Sponsor Bağlantı

Kasım 2011

Salı 29 Kasım 2011

Şefkat Tepe 1. Bölüm PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 29 Kasım 2011 20:12
Dizi / Şefkat Tepe
Read more
Son Güncelleme ( Salı, 29 Kasım 2011 20:59 )


Perşembe 17 Kasım 2011

Nasrettin hoca PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Perşembe, 17 Kasım 2011 17:06
Faydalı Bilgiler / Nasrettin Hoca
Bir gün Nasreddin Hoca sehire gelip, bir arkadasiyla birlikte handa kalmis. Gece yarisi arkadasi sormus :
-Hocam, uyudunuz mu?
-Buyurun birsey mi var?
-Biraz borç para isteyeyim demistim.
Nasreddin Hoca derhal horlamaya baslayip:
-Ben uyuyorum! demis. Read more

Bal İle Sİrke Nasrettin Hoca PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Perşembe, 17 Kasım 2011 17:02
Faydalı Bilgiler / Nasrettin Hoca
Bir gün Nasrettin Hoca'ya
-- Hocam bal ile sirke uyuşmaz derler, derler.
-- Nasıl uyumasın der? der ve gider yarım okka bal yer yarım okkada sirke içer. Yüzünün yemyeşil olduğunu görenler sorar.
-- Bal ile sirke birbiri ile anlaşamadı değil mi?
Hoca hiç mertliği elden bırakmaz.
-- Yoo, onlar anlaştılar anlaşmasına da şimdi beni aradan çıkarmaya çalışıyorlar
.

Read more


Ayva ile İncir Fıkrası PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Perşembe, 17 Kasım 2011 16:57
Faydalı Bilgiler / Nasrettin Hoca

Nasreddin Hoca birgün Timurlengi ziyarete karar verir.
Giderken yanına hediye olarak bir sepet ayva alır.Fakat hoca yolda ayva yerine incirin daha iyi hediye olacağına karar verir ve dönüp ayvaları boşaltır onların yerine sepeti incir doldurur. Padişah Timur 'a hocanın kendisine hediye getirdiği ve huzura kabul edilmesini istediği bildirilir. Hoca huzura alınır. Hediye olarak çok değerli şeyleyen padişah
incirleri görünce çok kızar ve incirleri tek tek hocanın kafasına vurur.Fakat hoca acıdan bağıracağına Allaha şükreder. Şaşıran Padişah sebebini sorar:
Hoca :
--Padişahım ya ayvaları getirseydim halim ne olurdu der...

Read more

Alış Veriş Nasrettin Hoca PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Perşembe, 17 Kasım 2011 16:53
Faydalı Bilgiler / Nasrettin Hoca
Nasreddin Hoca bir gün heybe almak için pazara gider. Güzel bir heybe görüp pazarcı ile pazarlık yapar ve 1 akçeye anlaşırlar. Tam oradan ayrılacaktır ki daha güzel bir heybe dikkatini çeker:
- Kaç akçe şu heybe muhterem?
- 2 akçe hocam.
- Aldım gitti, diyen hoca elindekini bırakır ve onu alıp tam gidecekken pazarcı seslenir:
- Hocam. Bu heybe 2 akçe. Sen 1 akçe verdin.
Hoca sinirlenir:
- Bre cahil adam! Sana önce 1 akçe verdim. Sonra da 1 akçelik heybe bıraktım! İkisi eder 2 akçe. Daha benden neyin parasını istersin!
Read more

Nasrettin Hoca Adam Olmak PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Perşembe, 17 Kasım 2011 16:48
Faydalı Bilgiler / Nasrettin Hoca

Bir gün Nasrettin Hoca'nın bulunduğu bir sohbette sormuşlar:

"Hocam, adam olmanın yolu nedir?"
Hoca düşünceli düşünceli, başını bir o yana bir bu yana sallayarak "Söyleyen olursa dinlemeli, dinleyen olursa söylemeli" demiş

Read more


Çarşamba 16 Kasım 2011

Hz. ZÜLKARNEYN KISSASI PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 23:28
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Hz. ZÜLKARNEYN (a.s) ve HÜKÜMDAR

Zülkarneyn (a.s), ölüm endişesi ve nefs engelini aşmaya çalışan bir kavme uğradı. Oradaki insanların elinde dünya serveti namına bir şey yoktu. Rızıklarını sebzeden temin ederlerdi. Sebzelerini korumakta çok ihtimam gösterirlerdi. Ayrıca bu kavimde herkes kendi mezarını kazar, hergün mezarını temizler ve ibadetlerini burada yapardı. Zülkarneyn (a.s.), bunların hükümdarlarını çağırttı. Hükümdar:
 "Ben kimseyi istemiyorum. Beni isteyen de yanıma gelir." dedi.
 Zülkarneyn (a.s.), bu söz üzerine hükümdarın yanına giderek:
"Ben seni davet ettim, niye gelmedin?" dedi.
Hükümdar:
 "Sana bir ihtiyacım yok, olsa gelirdim." cevabını verdi.
Bunun üzerine Zülkarneyn (a.s):
"Bu haliniz nedir? Sizdeki bu hali kimsede görmedim." deyince hükümdar:
 "Evet biz altın ve gümüşe kıymet vermiyoruz. Çünkü baktık ki, bunlardan bir miktar, bir kimsenin eline geçerse, bu sefer daha fazlasını isteyecek ve huzuru bozulacak. Onun için dünyalık peşinde değiliz." dedi.
Zülkarneyn (a.s):
"Bu mezar nedir? Neden bunları kazıyor ve ibadetlerinizi burada yapıyorsunuz?" diye sordu.
Hükümdar:
"Dünyalık peşinde koşmamak için bunu böyle yaptık. Mezarları görüp de oraya gireceğimizi hatırlayınca, her şeyden vazgeçeriz." dedi.
Zülkarneyn (a.s.):
"Niçin sebzeden başka yiyeceğiniz yoktur? Hayvan yetiştirseniz, sütünden, etinden istifade etseniz olmaz mı?" dedi.
Hükümdar:
 "Midelerimizin canlı hayvanlara mezar olmasını istemedik. Bitkilerle geçimimizi sağlıyoruz. Zaten boğazdan aşağı geçtikten sonra hiç birinin tadını alamayız." diye cevap verdi.

Osman Nuri, Mesnevi Bahçesinden Bir Testi Su 

Read more

YOKSUL VE ZENGİN PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 23:25
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,

YOKSUL VE ZENGİN
 
Resül-i Ekrem (s.a.a) her zamanki gibi meclisinde oturmuş ve dostları da etrafında halka şeklinde, onu bir yüzük taşı gibi ortaya almışlardı. Bu arada eski elbiseli fakir bir müslüman kapıdan içeriye girdi. İslami adetlere göre herkes her hangi mevkide olursa olsun bir oturuma girince nerede boş yer bulursa hemen oraya oturmalıdır. “Benim canım şurasını istiyor” görüşüyle özel bir yere oturmak gerekmez. O adam etrafına bakındı ve boş bir yer buldu; gitti oraya oturdu. Tesadüfen ileri gelen zenginlerden birisinin yanına oturmuştu. Zengin adam elbisesini toplayarak ondan bir az uzaklaştı. Bu hareketleri izleyen Resul-i Ekrem (s.a.a) ona dönerek:
-     Fakirliğinden sana bir şey geçer diye mi korktun?
-     Hayır ya Resülallah.
-     Servetinden ona bir pay düşer diye mi korktun?
-     Hayır ya Resülallah.
-     Elbiselerin kirlenir diye mi korktun?
-     Hayır ya Resülallah.
-     O halde niçin yanından uzaklaşıp bir kenara çekildin?
-     Yanlış bir iş yaptığımı ve hata ettiğimi itiraf ediyorum. Şimdi bu hatamın telafisi ve bu günahımın keffaresi olarak servetimin  yarısını bu müslüman kardeşime vermeye hazırım dedi. Çünkü ona karşı yanlış bir hareket yaptım. Beni bağışlayın ya Resülallah.
-     Eski giyimli adam: Fakat ben bunu kabul etmeye hazır değilim.
-     Cemaat: Niçin?
-     ”Çünkü bir gün beni de bir gururun sarmasından ve bir müslüman kardeşime, bu gün bu şahsın bana yaptığı gibi, aynı hareketi yapmaktan korkuyorum” der.
 
 Usul-ı Kafi c. 2. “Müslüman Fakirlerin Fazileti” babı
 

Read more

Yaşlı Kadınlar Cennete Giremez PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 23:24
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Yaşlı Kadınlar Cennete Giremez

Ensardan yaşlı bir kadın Resulullah'a (s.a.) gelerek.
- Ya Resulullah! Bağışlanmam için bana dua et.
Resulullah (s.a.)  :
- Bilmiyor musun ki cennete yaşlı kadınlar giremez, buyurdu.
Bunun üzerine kadının ağlamaya başlaması üzerine Resulullah (s.a.) gülümseyerek:
- Sen o gün ihtiyar bir kadın olmayacaksın. Allah'ın "Gerçekten biz hûrileri apayrı biçimde yeni yarattık. Onları, bâkireler kıldık.  . Eşlerine düşkün ve yaşıt." buyruğunu hiç okumadın mı? (Vakıa 36-37)
 
 

Read more

Yalnız Allah bilsin PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 23:22
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Yalnız Allah bilsin

Büyüklerden bir zat, ahaliden para toplamak istedi, düşmana karşı tedbir almak, bazı mevkileri tamir ve tahkim için... Hak bu parayı vermedi. o büyük zat, bundan mahzun oldu ve ağladı. Geceleyin, yatsı namazından sonra birdenbire bir adam peydahlandı ve o  büyük zatın önüne bir kese içinde iki bin akçe bıraktı ve dedi.
- Bu parayı dilediğiniz işe sarfediniz!...
Bu meçhul insan, ebu Amr... O büyük zat parayı kabul ve ona iyi dualar etti.
Sabahleyin o büyük zat, dostlarından ve yakınlarından ibaret bir kjalabalık topladı, keseyi meydana çıkardı ve sevinç içinde:
- Biz, dedi; Ebu Amr hakkında çok ümide düştük. dün gece bana, müslümanların kendilerini düşmana karşı müdafaa etmeleri için iki bin akçe getirdi. Allah iyiliğin karşılığını versin.
Birdenbire Ebu Amr'ın kalabalık içinde doğrulduğu görüldü. Ebu Amr haykırdı:
- Dün gece size verdiğim para anneme aitti. Annem paranın bu işe sarfolunmasına razı değildir. Lütfen bana iade ediniz ki, ben de kendisne vereyim!...
Büyük zat hemen elini keseye atıp Ebu Amr'a uzattı. Ebu amr keseyi aldı, uzaklaştı.
Yine akşam, gece, yatsı namazından sonra... O büyük zat odasında bire köşeye çekilmiş  düşüncede... Yine Ebu amr birdenbire peydahlanıyor... Yine elinde  aynı kese ve kesenin içinde iki bin akçe... Ebu amr parayı  o büyük zatın önüne koyuyor ve fısıldıyor:
- Parayı getiriyorum ve sizden tek bir şey rica ediyorum: Bu parayı o türlü  sarfediniz ki, ikimizden başka kimse birşey bilmesin... Onun nereden geldiğini yalnız Allah bilsin....

Veliler Ordusundan 333, Necip Fazıl Kısakürek, büyük Doğu Yayınları, 1976 

Read more

Yalan Söylemeyen Çocuk PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 23:10
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
YALAN SÖYLEMEYEN ÇOCUK

Seyyid Abdülkadir Geylâni hazretleri küçük yaşta iken, bir arefe günü çift sürmek için tarlaya gitti. Bir öküzün kuyruğuna tutunup ardından giderek oynuyordu. O anda bir ses işitti:
''Ey Abdülkâdir! sen bunun için yaratılmadın ve bunlarla emir olunmadın''!
Bu ses, Abdülkâdir Geylâni hazretlerini korkuttu. Eve gelince dama çıktı. Hacıları gördü. Arafat'ta vakfeye durmuşlardı.
-Anneciğim! bana izin ver de Bağdat'a gidip, ilim öğreneyim. Sâlihleri, evliyâyı ziyaret edeyim.
Annesi de dedi ki:
-Ey benim gözümün nûru ve gönlümün tâcı evladım, Abdülkâdir'im! senin ayrılığına dayanamam. Sensiz ben ne yaparım? Bu bakımdan müsâade edemiyorum.
Abdülkâdir-i Geylâni Hazretleri, tarlada olan bitenleri anlattı. Annesi ağladı. Kalkıp babasından miras kalan 80 altını alıp, kırkını kardeşine ayırdı. Kırkını da bir  keseye  koydu ve keseyi elbisesinin koltuğuna dikti. Sonra oğlunun gözlerinin içine bakarak dedi ki:
-Ey benim gözümün nuru ve gönlümün tacı evlâdım, Abdülkâdir'im! Hak teâlânın rızâsı için olmasaydı katiyyen bırakmazdım. Huzur ve esenlik içinde sefere çık! Yolun açık olsun! seninle belki ebedi olarak ayrılıyoruz. Sana son olarak nasihatım şudur ki:''Eğer beni memnun etmek istiyorsan, hiçbir zaman yalan söyleme , doğruluktan asla ayrılma! Allahü teâlâ her zaman ve her yerde doğrularla beraberdir''.
Abdülkâdir-i Geylâni hazretleri annesine söz verdi ve ağlayarak elini öptü. Bağdat'a gitmek üzere bulunan bir kervana rastgeldi ve aralarına katıldı. Hemedan'ı geçmişlerdi. Bir müddet yol aldılar. Arz-ı Tetrenk denilen mahalle geldiklerinde kervanda bir bağırıp, çağırma koptu. Önlerine aniden bir sürü eşkıya çıkıp kervana saldırdılar. Bir anda sandıklar yere yıkıldı. Eşyalar yağma edilmeye başlandı. Eşkıyalar, kervandakilere birer birer sual edip, üzerlerinde her ne buldularsa aldılar. Sıra Seyyid Abdülkâdir-i Geylâni hazretlerine geldi. Eşkıyalardan biri latife olsun diye bunu önüne çekip sordu:
-Fakir çocuk, söyle bakalım senin neyin var?
-Üzerimde yanlız 40 altınım var.
Eşkıya inanmamıştı. Bırakıp gitti. İkinci bir harâmi sual edip, o da aynı cevabı alınca vaziyeti reislerine bildirdiler.
''Bu çocuk 40 altınım var'' diyor dediler.
Bu defa da reisleri sordu:
-Senin üzerinde ne var?
-Hırkamda dikili 40 altınım var.
Reisleri adamlarına dönerek dedi ki:
-Açın bakın, bakalım! Adamları üstünü aradılar, içinde 40 altın bulunan keseyi bulup reislerine verdiler.
Eşkıya reisi hayretle sordu:
-Peki evlât, sen neden üzerinde altın olduğunu söyledin? Abdülkâdir-i Geylâni hazretleri dedi ki::
-Ben evden ayrılırken anneme asla yalan söylemiyeceğime söz vermiştim. 40 altın için sözümü bozar mıyım?
Bu sözleri duyup hakikate şahit olan eşkıya başının gözleri yaşardı. Abdülkâdir-i Geylâni hazretlerinin hakikat dolu gözlerine bakıp onunla kendi yaşını ölçtü. Kendisinin bu yaşa kadar nice hiyanet ve zulümler işlediğini, birgün Hakka yönelmediğini acı acı düşündü ve o güne kadar yaptıklarından pişman olup, ellerini başına vurarak şöyle haykırdı:
-Eyvah! biz de Allahü teâlâ söz vermiştik.::Bunca zamandır şeytana uyup ahdimizi bozduk. Fenalık yaptık. Yarın Hak huzurunda acaba bizim halimiz ne olacak? Sonra arkadaşlarına dönerek dedi ki:
-Ey arkadaşlarım! Bana bakınız, beni dinleyiniz! Ben, bunca senedir Hak teâlâ karşı olan ahdimi bozdum. O'na isyan ettim. İçimden gelen bir pişmanlıkla bütün günahlarıma tövbe ile Rabbimin yoluna iltica ediyorum. Bundan böyle inşaallah, Hak teâlânın râzı ve hoşnut olmadığı bir şeyi yapmıyacağım. Reislerine pek ziyade bağlı olan eşkıyalar hep bir ağızdan dediler ki:
-Efendimiz, reisimiz! Biz de sizden ayrılmayız. Eşkıyalıkta reisimizdin, hidâyette de reisimiz ol!
Bunun üzerine kervan ehlinden ne alınmışsa sahiplerine iâde edildi. Bir sürü eşkıya Seyyid Abdülkâdir-i Geylâni hazretlerinin önünde tövbe etti. Kendisi tekrar yoluna devam ederek Bağdat'a vardı. 

Read more

Yalancının mumu yatsıya kadar yanmadı PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 23:09
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Yalancının mumu yatsıya kadar yanmadı

Devr-i Saadet'te bir Yahûdi, bir Müslüman'a iftira ederek Peygamberimiz'e şikâyette bulundu:
-Bu adam benim devemi çaldı. Bu deve benimdir, işte şahidlerim, diyerek iki de münâfıklardan yalancı şahid gösterdi.
Gerekli inceleme yapıldı, durum Müslüman'ın aleyhine tecelli ederek devenin Yahûdi'nin olduğuna hükmolundu ve deve Müslüman'dan alınarak Yahûdi'ye teslim edildi.

Bununla kalsa iyi. Hırsızlık yaptığı için o Müslüman'ın ayrıca eli de kesilecekti. İslâm'ın hükümlerini bilen o sahabî ellerini açarak:
-Ya Rabbi! Sen her şeyi bilensin, görüyorsun ki Yahûdi yalancı şahidler göstererek devemi aldı. Şimdi de elim kesilecek. Her gece okuduğum Salavat-ı Şerife'nin yüzü suyu hürmetine sen beni bu belâdan kurtar! Şu anda beni kurtaracak hiçbir merci yok, diyerek Allah'a hulûs-i kalb ile yalvardı.

Daha Huzur-u Saadet'ten ayrılmadan deveye Cenab-ı Allah lisan ihsan etti, deve konuşmaya ve hakikatı olduğu gibi söylemeye başladı:
-Ya Resûlellah! Ben bu Yahûdi'nin değil Müslüman'ın malıyım. Beni sahibime iade et ki, adalet tecelli etsin, diyerek sahibinin huzuruna varıp diz çöktü.

İnsana konuşma hassasını veren Allah değil mi? Neye kadir değil ki, bir Yahûdi'nin karşısında bir Müslüman'ı küçük düşürmekten korudu ve deveye lisan bahşetti. Deve sahibine verildikten sonra Cenab-ı Peygamber Efendimiz, orada bulunanlar da bilsin diye bu Müslüman'a ne ile bu dereceye eriştiğini sordu. O sahabî de:
-Ya Resûlellah! Ben her gece sana 10 defa salavat okumadan yatmam! Burada da o salavatın yüzü suyu hürmetine Allah'tan yardım diledim. Allah Celle Celalühü hamdolsun ki benim yüzümü kara çıkarmadı, dedi.
Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s):
-Ne mutlu sana, salavat hürmetine dünyada elin kesilmekten kurtulduğun gibi, ahirette de cehennem azabından kurtulacaksın, buyurdular.

Orada bulunan münâfıkların çoğu îmanlarını yenilediler, kalblerini temizlediler, mü'minlerin ise bir kat daha îmanı ziyadeleşti...

Yeni Şafak Gazetesi
18 Kasım 2001 

Read more

Yalancının mumu yatsıya kadar yanmadı PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 23:09
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Yalancının mumu yatsıya kadar yanmadı

Devr-i Saadet'te bir Yahûdi, bir Müslüman'a iftira ederek Peygamberimiz'e şikâyette bulundu:
-Bu adam benim devemi çaldı. Bu deve benimdir, işte şahidlerim, diyerek iki de münâfıklardan yalancı şahid gösterdi.
Gerekli inceleme yapıldı, durum Müslüman'ın aleyhine tecelli ederek devenin Yahûdi'nin olduğuna hükmolundu ve deve Müslüman'dan alınarak Yahûdi'ye teslim edildi.

Bununla kalsa iyi. Hırsızlık yaptığı için o Müslüman'ın ayrıca eli de kesilecekti. İslâm'ın hükümlerini bilen o sahabî ellerini açarak:
-Ya Rabbi! Sen her şeyi bilensin, görüyorsun ki Yahûdi yalancı şahidler göstererek devemi aldı. Şimdi de elim kesilecek. Her gece okuduğum Salavat-ı Şerife'nin yüzü suyu hürmetine sen beni bu belâdan kurtar! Şu anda beni kurtaracak hiçbir merci yok, diyerek Allah'a hulûs-i kalb ile yalvardı.

Daha Huzur-u Saadet'ten ayrılmadan deveye Cenab-ı Allah lisan ihsan etti, deve konuşmaya ve hakikatı olduğu gibi söylemeye başladı:
-Ya Resûlellah! Ben bu Yahûdi'nin değil Müslüman'ın malıyım. Beni sahibime iade et ki, adalet tecelli etsin, diyerek sahibinin huzuruna varıp diz çöktü.

İnsana konuşma hassasını veren Allah değil mi? Neye kadir değil ki, bir Yahûdi'nin karşısında bir Müslüman'ı küçük düşürmekten korudu ve deveye lisan bahşetti. Deve sahibine verildikten sonra Cenab-ı Peygamber Efendimiz, orada bulunanlar da bilsin diye bu Müslüman'a ne ile bu dereceye eriştiğini sordu. O sahabî de:
-Ya Resûlellah! Ben her gece sana 10 defa salavat okumadan yatmam! Burada da o salavatın yüzü suyu hürmetine Allah'tan yardım diledim. Allah Celle Celalühü hamdolsun ki benim yüzümü kara çıkarmadı, dedi.
Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s):
-Ne mutlu sana, salavat hürmetine dünyada elin kesilmekten kurtulduğun gibi, ahirette de cehennem azabından kurtulacaksın, buyurdular.

Orada bulunan münâfıkların çoğu îmanlarını yenilediler, kalblerini temizlediler, mü'minlerin ise bir kat daha îmanı ziyadeleşti...

Yeni Şafak Gazetesi
18 Kasım 2001 

Read more

peygamberimiz Hikayeleri PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 23:03
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
YAHUDİNİN SELAMI
 
Resuli-Ekrem (.s.a.a)’in eşi Ayşe, Resul-i Ekrem (s.a.a)’ın huzurunda oturmuştu ki, Yahudi bir adam içeri girdi. Girdiği anda Selam un aleykum yerine
- Essamu aleykum” yani “ölüm üzerinize olsun”dedi. Uzun sürmedi, başka biri daha geldi. O da selam yerine
- Ölüm üzerinize olsun” dedi. Bunun tesadüf olmadığı malumdu. Resul-i Ekrem (s.a.a)’i dille incitmek için yapılan bir plandı. Ayşe çok öfkelendi, ve
- Ölüm sizin üzerinize olsun...” diye bağırdı.
Resul-i Ekrem (s.a.a) buyurdu:
- Ey Ayşe küfür  etme, küfür şekillenirse en kötü ve çirkin bir biçimde mücessem olur. Yumuşaklık ve sabırlı olmak, her neyin üzerine konursa, onu güzelleştirir, süsler ve her şeyin üzerinden kaldırılırsa güzelliğini azaltır. Niçin sinirlenip öfkelendin?
Ayşe:
- Görmüyor musun ya Resulullah’ın, bunlar küstahlık ederek, utanmadan selam yerine ne diyorlar?
-     Evet, görüyorum onun için bende, “Aleykum” yani “sizin üzerinize olsun” diye cevap verdim, bu kadarı kafiydi.”
 
Vesail, c. 2 s. 212 Emir Bahadır Basımı.  
Read more

Hz Musa Hikayesi PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 23:00
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,

Yahudilerin İftirası

Musa (a.s.) kardeşi Harun (a.s.) ile birlikte yolculuk ederken o zamana kadar görmedikleri bir ağaç görürler. Hemen ardında kapısı ardına kadar açık bir ev görürler. Seslenirler bir cevap alamazlar.Evin içinde bir kanepe görürler. Harun (a.s.):
- Ya Musa! Burası hoşuma gitti. İzin ver de şu kanepenin üzerinde biraz olsun uyuyayım.
- Uyu ya Harun.
Hz.Harun orada uyuduğu zaman ölüm meleği gelip Harun (a.s.) ruhunu kabzeder. İlk defa gördükleri ağaç kaybolur. Ev içindeki kanepe ile semaya kaldırılır. Musa (a.s.) bu duruma üzülerek yapayalnız İsrailoğullarına döner.
Onun kardeşiyle birlikte dağa çıkıp yalnız döndüğünü gören Yahudiler:
- Musa, İsrailoğullarının Harun'a karşı olan sevgisi yüüznden hased edip onu öldürdü, diye iftira ederler.
Musa (a.s.) :
- Kardeşimi öldürdüğümü ileri sürerek bana iftira ediyorsunuz. Halbuki o  daha önce kendisi için takdir edilen hükmün tecellisi karşısındadır. O İlahi hüküm yerine geldi.
Yahudiler, bu iftirayı çoğaltınca Musa (a.s.) iki  rekat namaz kıldı ve Rabbine kendisini temize çıkarması ve Yahudileri  susturması için dua etti. Dua kabul olundu. Bir mücize olarak kanepe göründü. musa (a.s.'ın doğru söylediğine inanırlar. 

Read more

Yabancı Adam PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 22:58
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
YABANCI ADAM

Çaresiz kadın, su kırbasını omuzuna yüklemiş ve soluyarak gidiyordu. Yabancı bir adam ona rastladı ve kırbayı kadından alarak, kendisi yüklendi. Kadının küçük çocukları gözlerini kapıya dikmiş, annelerini beklemekteydiler. Evin kapısı açılınca, masum çocuklar, yabancı bir adamın, annelerinin yanında eve geldiğini gördüler. O yabancı, annelerinin yerine su kırbasını omuzuna yüklenmişti. Yabancı adam, kırbayı yere bıraktı ve kadına sordu:
- Bizzat su çektiğine göre beyin yok galiba? Nasıl oldu kimsesiz kaldın?
- Kocam askerdi. Hz Ali bin Ebi Talib (a.s) onu, sınırlardan birine gönderdi ve orada şehit düştü. Şimdi birkaç çocuğumlayım.

Yabancı adam bundan fazla konuşmadı. Başını yere indirdi ve:
- Allahaısmarladık” deyip gitti. Fakat o gün, bir an bile o kadın ve çocuklarının düşüncesi aklından gitmedi. Gece rahatça uyuyamadı. Sabah hemen bir file aldı; et, un ve hurmadan meydana gelen bir miktar er zağı fileye koydu ve doğruca dün gittiği eve gitti, kapıyı çaldı.
-  Kimsin?
-  Dün su kırbasını getiren, Allah’ın kuluyum. Şimdi çocuklarına bir miktar yiyecek getirdim.
- Allah senden razı olsun. Allah, bizimle Ali İbn-i Ebi Talib arasında geçeni yargılasın.
Kadın kapıyı açtı açıldı ve yabancı adam, eve girdi. Sonra:
 - Canım yardım etmek istiyor, izin verirsen hamur yapmayı, ekmek pişirmeyi, çocuklara bakmayı üzerime alayım” dedi.
-  Çok güzel, fakat daha iyi hamur yoğurup, ekmek pişirebilirim. Ben ekmek pişirinceye kadar, sen de çocuklara bak.

Kadın hamur yapmak için gitti. Yabancı adam, hemen getirdiği bir parça eti kızarttı ve hurmayla beraber eliyle çocuklara yedirdi. Her birinin ağzına lokmayı koyarken
- Evladım, işinde kusur etmişse eğer, Ali İbn-i Ebi Talib’i helal ediniz” diyordu.
Hamur hazırlandı. Kadın,
- Ey Allah’ın kulu, hemen ateş yak” diye seslendi. Yabancı adam gitti, ateş yaktı ve yüzünü alevlerin yükselen ateşin şulelerine yaklaştırdı.
Kendi kendine:
- Ateşin sıcaklığını bir tad. Yetimlerin ve dulların işinde, kusur eden kimsenin, cezası budur, işte” dedi.
O anda, komşulardan bir kadın, eve girdi ve yabancı adamı tanıdı. Ev sahibe si kadına:
- Vay!; sana yardım eden bu adamı tanımadın mı? Bu, Emirülmüminin Ali İbn-i Ebi Talib’tir” dedi.
Zavallı kadın yaklaştı ve:
- Binlerce eyvahlar olsun bana, sizden özür dilerim” dedi.
- Hayır, ben senden özür dilerim. Çünkü senin işinde, kusur etmişim.
 
 Bihar ul-Envar 

Read more

Tevekkülün Böylesi PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 22:56
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Tevekkülün Böylesi
Yeni Şafak

Dindar ve mütevekkil bir köylü varmış. Bir de inancı kısa bir hanımı varmış. Köylü dayının ne zaman bir şeyi kaybolsa hanımı feryadı basarmış. Adamcağız da hiç üzülmezmiş ve hanımına:
- Aman hanım, eğer o bize helâlinden bir şeyse Allah ya onun daha iyisini verir, veya onu buldurur, dermiş.

Adamcağız bir gün şehre inip öküzlerini sattıktan sonra öküzlerin parasını ve bir miktar da biriktirdiği yüz altınını mola verip oturduğu bir çeşmenin başında unutmuş. Eve gelince durumu farketmiş. Karısına haber vermeden hemen dönüp çeşmenin başına varmış. Fakat altının yerinde yeller esiyormuş. Hani ya kendisi de üzülmeden edememiş. Tabii hanımı duyunca büsbütün hasta olmuş. Bu adam bir gün kırda bir kuyudan su çekerken başındaki sarığını kuyuya düşürmüş. Hemen sarığını almak için kuyuya inip kuyunun içinde bir beze sarılı yüz altın bulmasın mı. Sevinçle yukarı çıkmış. Meğer altınları ilk kaybettiğinde bir çoban altınları bulmuş, eşkiyalar gelirken benden altınları alır diye kuyunun içine atmış eşkiyalar da hiç para bulamayınca çobanı bir güzel dövmüşler ve hasta etmişler. Bir kaç gün evden çıkmamış ve kuyudan altınları gidip de alamamış. Dindar köylüye altınları böylece geri gelmiş. Köylü ve hanımı Allah'a hamdetmişler. 

Read more

Tezinin tövbesi PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 22:47
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
TERZİNİN TÖVBESİ

Bir terzi Allah dostlarından birine sorar:
-Peygamberimizin, "Allahü teâlâ, günahkâr kulunun tövbesini, canı gargaraya gelmeden kabul eder" hadis-i şerifi hakkında ne buyurursunuz?
Cevap vermeden o kimseye sorar mubarek zat.
- Mesleğin nedir?
-Terziyim, elbise dikerim.
-Terzilikte en kolay şey nedir?
-Makası tutup, kumaş kesmektir.
-Kaç senedir, bu işi yaparsın?
-Otuz senedir.
-Canın gargaraya geldiği zaman kumaş kesebilir misin?
-Hayır, kesemem!
-Bir müddet zahmet çekip, öğrendiğin ve otuz sene kolaylıkla yaptığın bir işi, o zaman yapamazsan,  ömründe hiç yapmadığın tövbeyi o zaman nasıl yapabilirsin? Bugün gücün yerinde iken tövbe et! O zaman belki yapamazsın, buyurdu.

... ve tövbe...
  

Read more

Gerçek Hikayeler PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 22:40
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Veliye Rastlamak İstiyorsan

Velilere rastgelmek istiyorsan, bir zaman hizmetten gaflet gösterme. Serçeye, kekliğe, güvercine yem ver. Belki  bir gün de tuzağına bir hüma kuşu düşer. Her tarafa doğru durmadan niyaz okunu at. Umulur ki, oklardan birisi bir ava rastgele.

Bir çok sedeften ancak bir inci elde edilir. Bir çok oklardan da yalnız birisi hedefe dokunur.

Bir yere konmuş kervandan birisinin bir çocuğu kayboldu. adamcağız geceleyin kafile içinde döndü, dolaştı. Her çadırdan sordu, her tarafa koştu. Nihayet gecenin karanlığı içinmde, gözünün nurunu buldu. Çocuğu aldı, getirdi. Kervan halkı ile konuşmağa başladı.
- Çocuğu nasıl oldu da, buldun?
- Önüme kim çıktı ise, kime rastgeldimse çocuğum budur diye onu tetkike başladım. İşte bu surette buldum.

İşte bundan dolayıdır ki, velilere rastgelmek isteyen gönül sahipleri, belki bir gün menzile varıırız, diye herkesin ardından koşarlar. Bunlar bir gönül için birçok yükleri götürür. bir gül için birçok diken acısını çekerler.

Bostan ve Gülistan, Şeyh Sad-i Şirazi

Read more

Yaşanmış Hikayeler PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 22:38
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
TAYİN EDİLMEYEN ÜCRET
 
O gün Süleyman bin Cafer Caferi ve İmam Rıza (a.s) birlikte dışarı çıkmışlardı. Güneş battı ve Süleyman evine gitmek istedi. Ali ibni Musa’r-Rıza (a.s) ona
- Bizim eve gel, bu gece bizle beraber ol” dedi. İtaat etti ve İmamla birlikte onun evine gittiler.
İmam, hizmetçilerini çiçek dikmekle meşgul gördü ve yine İmamdın gözü, onlarla birllikte çiçek dikmekte olan yabancı birine ilişti.
- Bu kimdir?” diye sordu.Hizmetçiler bunu bu ğün bize yardım etsin diye ücretli tuttuk.
-Çok güzel, ona ne kadar ücret tayin ettiniz?
- Sonra bir şeyler verip onu razı edeceğiz.
İmamda rahatsızlık ve öfke izleri belirdi. Ve hizmetçileri cezalandırmak üzere onlara döndü. Süleyman Caferi:
- Niçin kendinizi rahatsız ediyorsunuz?dedi.
İmam buyurdu:
- Bunlara tekrar tekrar talimat verdim. Bir işe başlanırken, işin ücretini tayin etmeden önce asla bir kimseyi görevlendirmeyin, dedim. İş ücretini tayin ederseniz, iş sonunda karşınızdakine bir miktarda fazladan verebilirsiniz. Elbette o da kendisine verilen muayyen ücretten fazlasını aldığı için size müteşekkir ve sizden memnun kalır. Sizi sever, aranızdaki ilgi daha da sağlamlaşır böylelikle yalnız kararlaştırdığınız miktara iktifa etseniz bile karşınızdaki sizden rahatsız olmayacaktır. Fakat ücreti tayin etmez de karşınızdakini görevlendirirseniz işin sonunda ona verdiğiniz her miktara rağmen, kendisine gösterdiğiniz sevgiye inanmayıp belki de sizin ona daha az ücret verdiğinize inanacaktır.
 
Bihar al-Envar Read more

Kısa Hikayeler PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 22:28
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Şimdi Pişer

Hz. Ömer (r.a.). Halife... Devlet Başkanı.... Sık sık kıyafet değiştirerek halkın arasına girer. Bir gece dolaşırken şehrin dışında küçük bir ışık pırıltısı görür. Mutlaka orada bir yaşayan vardır diyerek, ışığın parladığı yere ulaşır. Bakar, orada yaşlı bir kadın, üç çocuğu ile eski bir çadırda barınmaktadır.
Çocuklar :
- Anne açız... Yemek...
İhtiyar kadın çömleğin içine doldurduğu su ve bir kaç taşı karıştırırarak:
-  Şimdi pişer, sabredin çocuklar.
Hz.Ömer (r.a.) selam vererek:
- Çocuklar neden ağlıyor?
Kadın:
- Yoksuluz evladım. Kimsemiz yok. Bugün yiyeceğimiz kalmadı. Çocuklar açlıktan ağlıyor. Ne yapacağımı şaşırdım. Çömleğe su ve taş koyup karıştırıyorum ki onları avutup susturayım. Halife bizim halimiz görmüyor. Allah'ın huzurundfa ondan davacı olacağım.
Hz.Ömer (r.a.) duygulanarak :
- Siz Halifeye söylemezseniz sizin bu halinizi nereden bilecek?
Kadın :
- Halife, idaresi altında bulunanların hallerini soracak, ihtiyaç içinde kıvrananların yardımına koşacaktır. Yoksa Allah ondan bu perişan halimizi sorar.
Bunun üzerine Hz.Ömer (r.a.) pür telaş Medine'ye dönüp bir çuval un ve bir miktar yağ alıp bizzat kendi sırtıyla taşır. Sonra hemen sıcak bir çorba hazırlatıp çocuklara yedirir. Daha sonra onların huzur içinde uyuduklarını görünce Allah'a hamdeder.İhtiyar kadına kendisinin Halife olduğunu bildirir ve onu Beytülmal'dan maaşa bağlar.
  

Read more

Dini Hikaye PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 22:23
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Kısa Hikaye
ŞAHSİ İŞLER
 
Saatlerce yol katetmişti kafile, binenlerde ve binek hayvanlarının da her ikisinde de yorgunluk işaretleri belirmeye başlamıştı. Su bulunan bir mekana ulaştıkları vakit, kafile konakladı. Kervanda bulunan Resul-i Ekrem (s.a.a) devesini çöktürdükten sonra indi. Hepsinin düşüncesi bir an evvel suya ulaşıp namaz mukaddematını hazırlamaktı.

Resul-i Ekrem (s.a.a) indikten sonra yürüyerek su bulunan tarafa doğru gitti, fakat biraz sonra tek söz bile konuşmadan binek hayvanına doğru döndü. Ashab ve dostları, şaşkınlıkla, kendi kendilerine; acaba burayı konaklamak için beğenmedi mi? Yoksa hareket emri mi verecek diye düşündüler. Meraklı bakışlarıyla emir vermesini bekliyorlardı. Fakat bir an için topluluğun şaşkınlığı daha da arttı. Zira gördüler ki Peygamber, devesinin yanına varınca, devenin dizbağını kaldırarak hayvanın dizlerini bağladı ve sonra, ilk maksadına doğru yürüdü. Feryatlar yükseldi etraftan, neden bu işi yapmamız için bize emir vermedin de zahmet edip geriye döndün, dediler. Bu işi yapmak bizim için büyük bir şerefti.

Onlara cevaben şöyle buyurdu: Şahsi işlerinizde asla başkalarından yardım istemeyiniz. Ve sonra şöyle devam etti sözüne; bir parça misvak için bile başkalarına dayanmayınız 

Read more

Hikaye PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 22:20
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
SULTANIN KARŞISINDA İKEN

 Birgün İslâm âlimlerinden Ali Dekkak hazretlerine sordular:
-Namazda iken, sinek kovalayan kimse için ne dersiniz?
-Allahü teâlânın huzurundaki edep, Ayaz adındaki bir Türkün, Sultan Mahmud-i Gaznevi'nin yanındakinden az olmamalıdır. Şöyle anlatırlar:
''Ayaz isminde bir genç, bir gün Sultan Mahmud-i Gaznevi'nin resmi hizmetinde bulunurken, aniden ayakkabısının burnunu salladı. Sultan, Ayaz'ın bu haline şaştı. O zamana kadar kendisinden hiçbir zaman edepsizlik görmemişti. Sultan firasetle, Ayaz'ın bir özrü olduğunu anladı.Memurlarından birisine Ayaz'ı takip edip, durumu incelemesini emretti. Sultanın adamı, Ayaz'ı takip etti.Ayaz bir köşeye çekilip, ayakkabısını çıkardı.İçinden bir akrep düştü. Ayaz,ayakkabısıyla akrebi ezerek,'
- Bugün, bana Sultanın huzurunda edebimi bozdurdun. Bugüne kadar sultanın huzurunda bir edepsizliğim görülmemiştir'' diyordu. Memur, durumu Sultan'a arz etti. Ayaz geri dönünce Sultan:
-Ey Ayaz! Bugün niçin edepsizlik yaptın? Ayağını hareket ettirdin, durdun? dedi. Ayaz özür diler bir eda ile cevap verdi:
- 'Kabahat işlemek hizmetçilerin, kölelerin işindendir.Affetmek ise, sultanların şânındandır''.
-Akrep hikayeniz bize ulaştı, deyince:
-Madem ki, haberiniz oldu anlatayım: Sizin saltanat ni'metlerimize kavuşmuş biriyim .Akrep yedi defa ayağımı soktu, dayandım. Ayağımı oynatmadım. Sekizincisinde takadım kalmadı. Ayağımın ucunu yerden kaldırdım.
Ey kardeşim, iyi dikkat et! Bir sultanın yanında, kölenin, hizmetçinin gösterdiği edebe bak! Bir de makamların en yükseği olan Allahü teâlânın huzurunda ibâdet hâlinde olanların ne edepsizlikler ettiklerini, onlardan ne cüretkâr işler meydana geldiğine bir bak! O zaman, bu ibâdetlerimizden utanmamız gerektiğini hattâ ömür boyu hâyâ sebebi ile başımızı kaldırmamamız lâzım olduğunu anlarsın.

Kaynak:
Huzura Doğru

Read more

Dini Hikayeler PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 22:17
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
DİNİ HİKAYELER

Suçlunun Savunması
Hz.Ömer (r.a.) tayin ettiği valilerden biri, Cuma hutbesi esnasında Hz.Ömer'i  öyle överki, bir Sahabi dayanamaz, kalkar, valiye müdahale edip, onu susturmaya çalışır.
Namazdan sonra durum Hz.Ömer'e iletilir. Halifenin emriyle valiye karşı gelen adam yakalanıp bir suçlu gibi götürülür.
Suçlu kabul edilen Sahabi, Hz.Ömer'in huzuruna girince selam verir. Hz.Ömer (r.a.), hiddetinden selama mukabelede bulunmaz. Onu azarlar. Bunun üzerine sahabi:
- Ya Ömer! Ben bir suç işlediysem, sen iki suç işledin, diyince hiddeti birden kaybolan Hz.Ömer (r.a.):
- Nedir benim o iki suçum?
- Allah'ın selamını verdim de çok hiddetlendiğin için mukabelede bulunmadın. Vacibi terkettin. Bu bir. Suçluyu dinlemeden tek taraflı hüküm verdin. Bu da iki.
Hatasını anlayan Hz.Ömer (r.a.) olayı anlatmasını isteyince, Sahabi:
- Tayin ettiğin vali, hutbede seni öyle övdü, öyle övdü ki bu söz, cemaatin üzerinde sanki fazilet yönünden senin Hz. Ebubekir'den daha üstün olduğun izlenimini bıraktı. İşte bu yanlış düşünceyi zihinlerden silmek için müdahale ettim. Halbuki sen fazilet yönünden Hz.Ebubekir'in yarısı kadarsın.
Hz.Ömer (r.a.)
- Neden?
Sahabi:
- Orduya yardım ediniz ! emri-i peygamberi karşısında sen servetinin yarısını getirmiştin. Hz.Ebubekir ise servetinin tamamını getirmiş ve Ashabın gözlerini yaşartmıştı.
Bunun üzerine Hz.Ömer (r.a.), o zattan özür dileyip dua istedi ve onu serbest bıraktı. Böyle konuşan valiyi ise hemen görevden azletti. 
Read more

Hikayeler PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 22:11
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Sözün Yalanına

Bir gün Tebriz'de bir yahudi, Şems'e gelerek:
- Müjde ya Şems, Mevlana geliyor !...

Şems, bu müjde üzerine elinde ne v ar ne yoksa bu yahudiye hediye eder. Biraz sonra başka biri Şems'e gelerek:
- Yahudi seni  aldattı ve bütün malını aldı. Ortada ne Mevlana var, ne birşey... Gelen giden yok... Yahudi  seni aldattı.
Şems :
- Biliyorum, ben malımı ve mülkümü bu sözün yalanına verdim, doğrusuna canımı  vermek lazımdı.

Dostluk.... Büyüklerin dostluğu.... 

Read more

Söz PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 22:08
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
SÖZ

Bir müslüman. Bir ateşperest. Birlikte çalışıyorlar. Namaz vakti.
Müslüman:
-Namaz kılacağım. Namaz kılarken, bana ilişmiyeceğine dair söz verir misin?
-Veririm.
Namaz....
Bir müddet sonra... Ateşperest. İbadet zamanı...
-Şimdi sıra ben de, ben ibâdet ederken, bana ilişmiyeceğine söz verirmisin.
-Olur sana ilişmem... Rahatça ibâdetini yapabilirsin.
Fakat ateşperest ateşe tapmak üzere secdeye varınca, Müslüman hemen üzerine atılır. Sözünde duramaz..  Tam o esnada şöyle bir ses duyar:
- Söz verdiğin zaman sözünü yerine getir.
Bunun üzerine adama ilişmeden geri çekilir. Sonra ateşperest  ibâdetini bitirdiğinde sorar:
-Evvela hücum ettin. Sonra niye vazgeçtin?...
-Allah'dan başkasına secde ettiğin zaman, dayanamadım, üzerine atıldım. Seni öldürmek istiyordum. Fakat tam o anda :
-Söz verdiğin zaman ahdini yerine getir, diyen bir ses, beni o teşebbüsümden alıkoydu.
Bunun üzerine mecûsi:
-Şimdi inandım ki, asıl ve gerçek ilâh senin Rabbindir. Kendi düşmanı için dostunu bile azarlıyor. İşte huzurunda müslüman oluyorum diyerek kelime-i şehâdet getirir. 

Read more

Seyyide Tün Nefise Hazretleri PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 22:01
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
DİNİ HİKAYELER

Seyyide Tün Nefise
Allah dostlarından.... Seyyide Tün Nefise  Bir akşam vakti. Kapısı çalınıyor. Komşuları, gayrimüslim bir çift. Bir ricaları var.
-Komşu, sende biliyorsun, bizim felçli bir kızımız var. Önemli bir işimiz çıktı, sabaha kadar gelemeyebiliriz. Biz gelene kadar Allah için... kızımıza bakabilirmisin?
İşi gücü ibadet ve gözyaşı olan ulvi kadın:
- Ne demek, siz işinize bakın evladınızı düşünmeyin.
Anne baba işlerine, Seyyide Tün Nefise felçli  kızın yanına gider.
Saatler saatler... Allah dostunun gözleri, kızın üzerinde, sevgi dolu bakışlar ve kızdan sevgi dolu karşılıklar...
İçi bir an bir garip bir garip oluyor.
Gönül diliyle:
- Allahım Allahım, şu güzel kızı şu güzel kızı ayağa ayağa kaldır ve ona hak yolu nasip et.
Anne ve baba dönüyorlar. Hasta kızları komşularının ayağının dibinde oturmakta. Büyük bir mutluluk içersinde. Kapının açılmasıyla  birlikte ayağa fırlıyor...
... ve hepsi artık, Allah'ın razı oldukları içersinde, İslamın içinde.
  
Read more

Şeytan'ın Hilesi PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 22:01
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Şeytan'ın Hilesi

Şeytan, şeytanlığını yapabilmek için, insanların zihnine girebilmek için kendine bir yol arar ve bulur. Allah'tan sakınan, gece gündüz ibadet eden birçok kimse vardı. Onlar Allah'ı Allah'da onları sever, dualarını geri çevirmezdi. Allah'ın bu sevdiği kullarını insanlarda sever ve sayardı. Şeytan bu durumu değerlendirmeyi düşündü.

Bu Allah dostları, halk tecelli edip vefat edince, Şeytan halkın içine girer ve onlara her fırsatta onları hatırlatmaya başlar.
- Şunu, şunu nasıl bilirdiniz?
- Allah Allah. Sorduğun soruya bak. Nasıl  bileceğiz? Onalr Allah'a çok bağlıydılar. Duaları geri çevrilmezdi.
- Onlara ne kadar üzülüyorsunuz?
- Çok çok.. Tarifi mümkün değil.
- Öyleyse onları görmek isterdiniz değil mi?
- Hemde nasıl!
- Niçin onlara hergün bakmıyorsunuz?
- Ne demek istiyorsun? Hiç mümkün olabilir mi? Onlar vefat ettiler, aramızdan ayrıldılar.
- Siz de onların resimlerine bakın!

Şeytan'ın bu sözleri halkın beğenisini toplar. Bunun üzerine o salih inmsanların resimlerini yaparlar ve hergün o resimlere bakmaya başlarlar böylece ayrılık özlemlerini giderirler. Zamanla resimlerden heykellere geçerler. Bunları evlerine ve mabetlerine kadar her yere koyarlar.

Resim ve heykelleri ilk yapan bu insanlar Allah'a ibadet ediyorlar. O'na ortak koşmuyorlardı. Bu heykellerin taştan yapıldığını, yarar ve zararı olmadığını biliyorlar, ancak gene de saygı gösteriyorlardı. Gittikçe heykeller çoğaldı. Heykellerin çoğalmasıyla saygıda çoğaldı. Heykellere saygı ve bağlılık gösterisinde bulunmak moda oldu. Öyle olduki, salih bir kimse vefat edince, hemen heykelini yapmak bir görev haline geldi.

Nesiller geldi nesiller gitti. Çocuklar torunlar babalarının ve dedelerinin heykellere tavırların görmüş, onların önünde başlarını eğdiklerini, saygı duruşunda bulunduklarını görmüşlerdi. Boynuz kulağı geçer misali, çocuklar  saygıda babalarınıda geçtiler, secde etmeye, ihtiyaçlarını heykellerden istemeye başladılar. Bu arada heykeller için kurban kesmelerde başlamıştı.

Sonunda heykeller putlaştı. İnsanların ihtiyaçlarını gideren tanrılar olarak kabul görmeye başladı. İbadet artık onlaraydı. Şeytan'ın tuzağına düşülmüştü.  

Read more
Son Güncelleme ( Çarşamba, 16 Kasım 2011 22:47 )

Ser de Gitti Sır da PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 21:56
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Ser de Gitti Sır da

Server Baba namında bir velinin yaşadığı zamanda devlet maliyesi çok sıkışık duruma düşer. Padişah şöhretini duyduğu veliye haber gönderir. Veli de bir miktar iksir tozu gönderir, bakır eritilen kazanlara atılmasını söyler. Yalnız aynı kazandan bir kepçe kendisine verilmesini  ister. Kendisine verileni de fakirlikten şikayet eden dervişine aynen verir.

Bir müddet sonra padişah bu sırrın kendisine öğretilmesini Serve r Baba'dan ister ve ısrar eder. Server Baba:
-Bu mümkün değil, lakin bir kolayı var. Ben bu sırrı yazar dilimin altına koyarım. siz dce beni idam eder alırsınız. Başka çare yok." der. idam edilir.

Dilinin altından alınan kağıtta sade şu söz yazılıdır:
- Ser verip sır vermeyen Server Baba.
- Eyvah ser de gitti sır da gitti, derler.

(Server, sır verme demektir.)

Hatıratım, Ali Erol 

Read more

Sebe Kraliçesi - Belkis PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 21:53
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Sebe Kraliçesi - Belkis

Hz.Süleymanın haberdarı olan Hüdhüd kuşu ona bir gün şöyle haber getirir:
- Ben bugün şu ana kadar hiçbirimizin varlığından haberimiz olmadığı Sebe'yi  gördüm onun kraliçesini  gördüm. Büyüük mülkleri, geniş  topraklar var. Ancak bunlar bu kadar dünyalığa rağmen Allah'ı bırakıp güneşe secde ediyorlar. Ne yaptıklarının farkında değiller.

Hz.Süleyman bu durumdan rahatsız olur. Hemen  o kraliçeye ve kendi gibi Allah'a ortak koşan yöneticilerine bir mektup yazarak, hak yola, islama çağrıyor, yoksa ordularını sevk edeceğine değiniyor ve herşeyden önce ülkesine davet ediyordu. Kraliçe ülkesini akıllıca yönetiyor, acele kararların altına imza atmıyordu. Her şeyi ile mükemmeldi, sadece aklı ona Allah'ı bilmek ve sadece Allah'a ibadet etmek konusunda ihanet etmişti. Mektubu okuyunca öfkeye kapılmadı. Kendi başına bir karar almadı. Vezirlerine bu mektubu okuttu.

Bu mektup öyle sıradan bir mektup  değildi. Zamanın en büyük kralından ve insanları Allah'a davet eden bir peygamberden gelmekteydi. Vezirler, güçlerinden, askerlerinden, teknojilerinin üstünlüğünden bahsetmeyue başladılar. Ancak bu konuda Kraliçe ikna olmayıp diğer yok olan krallıkları hatırlatıp, ülkenin ve halkının sonu olabileceğinide belirterek:

- Ben süleyman'a çok kıymetli hediyeler göndereceğim. Eğer bu hediyeleri kabul ederse, o gerçekten bir kraldır ve bu takdirde durmayın hemen ona savaş açın. Yok eğer hediyeleri kabul  etmezse, bu takdirde o bir peygamberdir, o zaman hemen ona tabi olun!

Kraliçe, denemek içinHz.Süleyman' hediyeler gönderir. ancak Hz.Süleyman hediyelerine rağbet etmez, yüz çevirir.
- Beni  dünya malı ile etkilyeceğinizi mi sanıyorsunuz? Mallarınız da, şirkiniz da sizin olsun. Bana Allah tarfından verilen çok daha hayırlıdır. Durum ciddidir. Mesele davet ve itaat meselesidir, alışveriş  meselesi değil.

Hz.Süleyman daha sonra orduları ile üzerlerine söyler. Heyet gelip  durumu kraliçelerine anlatırlar. Analtılanları dinleyen  Kraliçe ve halkı Hz.süleyman'a itaat ederler ve Hz.Süleyman'ı ziyaret etmek üzere Kraliçe yola koyulur.

Hz.Süleymanonalrın itaat etmiş oldukalrına çok sevinir ve Allah'a hamd ü senalar eder. Kraliçeye Allah'ın mücizelerinden birini göstermek isterki bu mucize ile Kraliçe Allah'ın güç ve kuvvetine, Hz.Süleyman'a vermiş olduğu nimetlere daha fazla delalet etsin. Bunun için, kraliçenin kuvvetli  ve emin ellere teslim ettiği tahtını, o gelmeden önce getirmek istedi. Bu isteği yerine geldi ve mucize gerçekleşmiş oldu. Bu arada tahtın bazı detayda kalan özelliklerininde değişmesin emretti, emri yerine getirildi.

Hz.Süleyman insanlardan ve cinlerden olan ustalara camdan büyük bir saray yapmalarını emretti, onlarda yaptılar, altından su akıttılar. Durumu bilmeyen herkes her tarafın  su olduğunu sanırdı. Oysa su ile nehrin arasında cam vardı. Kraliçe Belkis onu gördüğünde, hiç kuşkusuz onu su zannedip, eteklerini  sıyıracaktı. İşte o zaman da hatası ortaya çıkacak, bakışının kusurlu olduğu ve dış görünüşün kendisini aldattığını idrak edecekti. Bu yöntem bin delil getirmekten daha tesirliydi.

Evet, öyle de oldu. Belkis, onca aklı ve zekasına rağmen beklenen hataya düştü. Salonun döşemesinin cam değil akan bir su olduğunu sanarak eteklerini topladı ve öylece suya adım atmak istedi. Bu arada Hz.Süleyman kendisini hemen uyardı:
- Bu, pürüzsüz bir camdır sadece...
O anda kraliçenin gözündeki perde kalktı ve dış görünüşe alkdama hususundaki  cehaletini anladı. Güneşe ibadet atmekle hata yaptığını idrak etti ve:
- Süleyman'la beraber alemlerin rabbi olan Allah'a teslim oldum, dedi. 

Read more

Sarık ve Sakal PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 21:49
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Sarık ve Sakal

Eski elbiseli,  fakir ve köse bir alim, bir kadı'nın mahkemesinde alimler sırasında üst sırada oturur. Kadı gerek giyiminden gerese tanımadığından olacak sert sert bakar. Bunun üzerine, Kadının adamı fakir alimin yanına gelerek:
- Buradan kalk. Haddini bil  burası senin yerin değil. Herkesmecliisn üst tarafına layık olamaz. Senin yerin aşağısı.Ya git oraya otur, ya da çık git, der.
Alim, bakarki olacak gibi değil, kalkar ve aşağılarda bir yere oturur. Derken alimler fıkıh konusunda tartışmaya başlarlar.
- Hayır, evet, kabul edemem, ben haklıyım, şeklinde her biri birbirine üstünlük kurma sevdasıyla mücadelelerini sürdürür  her biri bir dövüş horozuna döner. Bir karmaşadır gider.
Fakir alim dayanamaz kalkarak:
- Lütfen bir kere de beni  dinlermisiniz? Bu konuda benim de söyleyeceğim bir kaç söz var.
- Buyurun, iyi bir şeyle biliyorsan söyle.
Alim, çok güzel bir üslup ve konuya hakimiyeti ile onları ikna etmekle kalmaz aynı zamanda gönüllerinide fetheder. Sözünü öyle bir yere kadar götürürki, kadı, çamura saplanmış eşek gibi geride kalır.
Kadı, hatasını anlar, onun faziletinide takdir ederek, raftan cübbesiğni, sarığını indirip yakdim etmek ister ve:
- Yazık olsun, senin kıymetini bilemedik. Mecliismize teşrifinizden dolayı teşekkürlerimizi sunamadık. Sizin bu kadar fazilet ile  meclisin son kısımlarında oturmanızdan dolayı çok müteessirim.
Kadının iltifatı üzerine adamı da koşar, gelir, iltifatlara başlar, gönlünüğ almağa çalışır. Kadı'nın takdim ettiği sarığı, fakir alimin başına sarmağa çalışır. Ancak alim:
- Dur, çekil o sarığı sarmak istemem. Çünkü elli arşınlık sarığı sararsam, bana kibir gelir. Yarın eski elbiseli birisini  görürsem, onları beğenmemezlik yaparım. o sarık başımda oldukça, beni görenler bani  görenler, halkı gözümde küçük göstermeğe uğraşırlar.  Sen sen ol! Sarığa, sakala bakıp  da kafa tutma. Çünkü  sarık pamuktandır, sakal ise bir tutam ot gibidir. İnsan başına akıl ve beyin lazımdır. Böyle sarıklar senin ve senin gibilerin başına lazımdır, der ve verilenleri rededer.
 

 Bostan ve Gülistan'dan uyarlanmıştır.

Read more

Sarhoş ve Müezzin PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 21:45
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Sarhoş ve Müezzin

Sarhoş'un biri, şarabın tesiriyle bir camiye girer ve dua etmeye başlar:
- Yarabbi! Beni Cennetine koy, bana köşklerini ver, bana kevseri ver, bana hürülerine ver...
Bu yakarmaları işiten müezzin, sarhoşun yakasından tutarak:
- Ey akıldan, dinden gafil, senin camide işin ne? Sen ne yaptın ki, Allah'tan hem de bu sarhoş halinle dilyorsun? Hiç yakışıyormu?
Sarhoş bu sözleri işitince başlar ağlamaya ve:
- Müezzin efendi, müezzin efendi... ben sarhoşum, yakamdan elini çek, bana ilişme, dokunma bana, inciştme beni, kırma kalbimi. Unutma, bilmiyorsan bil. Cenab-ı Hakk'ın rahmetinden lütfundan günahkar kullarıda ümitlenir. Benim sana sözüm yok, ben senden mi isityorum. Tevbe kapısı açıktır. En büyük yardımcı Allah'dır.  O öyle lütuf sahibidirki, O'nun lütfunun, rahmetinin büyüklüğüğ yanında kendi günahımı büyük görmeye utanıyor, günahıma büyüklük veremiyorum.
  

Read more

Papaz ve Hz.Ali (r.a.) PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 21:35
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Papaz ve Hz.Ali (r.a.)

Hz. Ali r.a. ordusu ile harbe gitmekteyken uğradığı son bir kaç konak yerinde su bulamaz. Sonunda bir kilise görür ve o yana yönelirler. Kiliseye varır su isterler.  Kilisedekiler:
 -10 mil uzakta su var.
Hz. Ali r.a.
- Oraya gitmeye gerek yok şurayı kazın.
 İşaret edilen yer kazılır. Büyük bir taş ortaya çıkar. Uğraşırlar uğraşırlar değil taşı kaldırmak oynatamazlar bile.
Hazret-i Ali r.a. gelir. Mübârek parmaklarını taşın altına sokarlar, sanki bire tüy misali kalkar. Taşın kalkmasıyla beraber saf, tatlı ve soğuk bir su fışkırır. Sevinç ve şükürle sular içilir, kaplar dolar
Kilisenin Papazı diğer kilisedekiler uzaktan onları  seyretmektedirler, durumu görünce,  Sevinç içinde Hz. Ali'nin huzûruna gelir ve sorarlar::
-Peygambermisiniz?. Yoksa...
-Hayır ben peygamber değilim, ama son peygamberin dâmâdı ve halifesiyim!
Papaz hemen kelime-i şehâdet getirerek Müslüman olup şöyle der:
-Ey mü'minlerin emiri! Bu kiliseyi, bu taşı kaldıran zâtı bekleyip görmek için yapmışlardır. Kitaplarımızda yazar, büyüklerimiz anlatırdı; burada bir kuyu vardır. Üzerindeki taşı peygamber veya onun Halifesi kaldırabilir. Bu taşı sizin kaldırdığınızı görünce, yıllardır beklediğim arzuya kavuştuk.
Hazret-ü Ali buyurdu ki:
-Allahü teâlâya hamd olsun!

Ve râhib orduya katılıp, şehit olmak saâdetine kavuşur... 

Read more

Hz Ömer'e Gelin Olmak PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 21:18
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
ÖMER'E GELİN OLMAK

Hazret-i Ömer r.a.  Halife.. Her zamanki tedbili kıyafet haliyle.. Gece... Medine sokaklarını dolaşıyor dolaşıyor... Karanlık gece... Bir evin önünden geçmekte... Evden sesler gelmekte... Acaba ne oluyordu? Durdu. Kulak kabarttı. Dinlemeye başladı. Bir anne ve kızı.
Anne:
-Kızım, yarın satacağımız süte su karıştır!
-Anne, Halife süte su karıştırmayı yasak etmedi mi?
-Kızım, gecenin bu saatinde Halifenin nereden haberi olacak,  O şimdi yatağında uyuyor.
-Anne! Anne! Halife uyuyor, haberi olmaz diyorsun! Herşeyi bilen, gören ve herşeye kâdir olan Allahü teâlâ bizi görüyor, hâlimizi biliyor! Hilemizi insanlardan gizleyebiliriz, fakat herşeyi bilen ve gören Allah'tan nasıl gizlersin?

Hazret-i Ömer, bu kızın güzel ahlâkına çok hayran kaldı. Bu durumu hanımına da anlattı. Sonra da , o kızı oğlu Âsım'a nikâh etti. Kız Ömer'e gelin oldu.

Ömer'e gelin olmak o kadar kolay ki... Allah'ın her şeyi bildiğini  ve gördüğünü bilmek, ondan bir şey gizlenemeyeceğini idrak etmek ve o hal ile yaşamak o kadar o kadar kolay ki...
Gelin olunacak Ömer'mi, her devirde bir Ömer bulunur, yeterki o güzel ahlak olsun. Ömer bulur Ömer'e buldurulur... 

Hazret-i Ömer r.a.  Halife.. Her zamanki tedbili kıyafet haliyle.. Gece... Medine sokaklarını dolaşıyor dolaşıyor... Karanlık gece... Bir evin önünden geçmekte... Evden sesler gelmekte... Acaba ne oluyordu? Durdu. Kulak kabarttı. Dinlemeye başladı. Bir anne ve kızı.
Anne:
-Kızım, yarın satacağımız süte su karıştır!
-Anne, Halife süte su karıştırmayı yasak etmedi mi?
-Kızım, gecenin bu saatinde Halifenin nereden haberi olacak,  O şimdi yatağında uyuyor.
-Anne! Anne! Halife uyuyor, haberi olmaz diyorsun! Herşeyi bilen, gören ve herşeye kâdir olan Allahü teâlâ bizi görüyor, hâlimizi biliyor! Hilemizi insanlardan gizleyebiliriz, fakat herşeyi bilen ve gören Allah'tan nasıl gizlersin?

Hazret-i Ömer, bu kızın güzel ahlâkına çok hayran kaldı. Bu durumu hanımına da anlattı. Sonra da , o kızı oğlu Âsım'a nikâh etti. Kız Ömer'e gelin oldu.

Ömer'e gelin olmak o kadar kolay ki... Allah'ın her şeyi bildiğini  ve gördüğünü bilmek, ondan bir şey gizlenemeyeceğini idrak etmek ve o hal ile yaşamak o kadar o kadar kolay ki...
Gelin olunacak Ömer'mi, her devirde bir Ömer bulunur, yeterki o güzel ahlak olsun. Ömer bulur Ömer'e buldurulur... 

Read more

Padişah ve Genç Hikayesi PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 21:18
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,

Padişah ve Genç
 
Olay Peygamberimizden çok önce gçer. Zamanın birinde insanların kendisine taptığı bir padişah ve onunda bir sihirbazı vardı. Sihirbaz bir gün:
- Padişahım, artık ihtiyarladım. Bana bir genç verseniz de ona sihir öğretsem.
Padişah ona bir genç buldurur ve yollar. Gençin eviyle sihirbazın evi arasında bir rahip yaşamaktadır. Genç zamanla ona da uğramaya başlar. Sohbetederler. Rahibin  anlattığı  hoşuna gider ve arkadaşlıkları devam eder ve genç onun dinine girer. O'nunla beraber olduğu müddetçe zamanın nasıl geçtiğini anlamaz ve dolayısıyla hep geç kalır. Sihirbaz da kızar, kızmakla kalmaz dövmeye de başlar.

Genç durumu sonunda rahibe de iletir.Rahip:
- Sihirbazdan korktuğunda, "Evimizdekiler alıkoydu", ailenden çekindiğin zamanda "Sihirbaz bırakmadı" dersin. Bu hal üzerine epeyi zaman gidip gelir genç. Bir gün önünü yırtıcı bir hayvan keser ve kendi kendine:
- Sihirbaz mı daha üstün, yoksa rahipmi  bugün öğreneceğim.
Bir taş alır ve:-
- Ya Allah, ihtiyarın işi, sana sihirbazın işinden sevimli ise şu hayvanı öldürüver, der. Taşı atar ve vahşi hayvan ölür. Durumu olduğu gibi rahibe anlatır. Rahip:
- Bugün sen benden üstün haldesin. Eğer bir belaya uğrasan, benim ismimi söyleme..

Delikanlı bir çok hastalığa şifa verir hale gelir, körlerin gözlerini açar. Padişahın kör bir arkadaşı da bunu duyar ve bir çok hediyeyle beraber gencin yanına gelerek:
- Gözlerimi açarsan, bu hediyelerin hepsi senindir, der. Delikanlı:
- Ben kimseye şifa veremem. Şifayı ancak Allah verir. Eğer Allah'a iman edersen, Allah'a dua ederim, O da sana şifa verir.
Hasta derhal iman eder. Gözleri açılır. O sevinçle hemen padişahın yanına gider. Padişah sorar:
- Gözlerinin görmesini kim sağladı?
- Rabbim.
- Senin benden başka bir Rabbin mi var?
- Benim Rabbim de senin Rabbin de Allah'tır.
Hükümdar kızar, işin aslını öğrenen, delikanlının ismini alana kadar işkence ettirir. Genç hemen huzura getirilir. Padişah:
- Sihrin körleri bile iyileştirecek seviyeye ulaşmış, herkese şifa veriyormuşsun.
- Ben hiçbir derde şifa veremem, şifayı  anacak Allah verir.
Padişah, delikanlıya da rahibin ismini  verinceye kadar işkence eder. Rahip huzura getirilir. Padişah:
- Dininden dön.
Rahip de teklifi rededer. Derhal başı kesilir. Delikanlı getirilir, "Diniden dön" teklifini rededer. Padişah onu yakın adamlarına vererek:
- Onu falan dağa götürün, dağın tepesine çıkarın, dininden dönerse serbest bırakın, yoksa aşağı atın, der.
Yola girerler. Uzun  ve yorucu bir günün sonunda dağın tepesine ulaşırlar. Genç:
- Allahım, nasıl dilersen beni onlara karşı sen koru, diye dua eder.
Dağ sarsılır. Delikanlının dışında hapsi yuvarlanıp  gider. Delikanlı döner Padişaha gelir. Hükümdar sorar:
- Seninle beraber gidenlere ne oldu?
- Allah beni onlara karşı korudu.
Padişah bu sefer onu bir başka gruba teslim etti ve:
- Bunu bir gemiye bindirin, denizin ortasına getirin ayağına taş bağlayın, dininden dönerse serbest bırakın, yoksa denize atın, der.
Genç:
- Allahım, nasıl dilersen beni onlara karşı sen koru, diye dua eder.
Gemi onlarla beraber alt üst olur. Delikanlının dışında hepsi boğulur. Döner. Padişah:
- Seninle beraber gidenlere ne oldu?
- Allah beni onlara karşı korudu. Sana emrettiğimi yapmadıkça beni öldüremezsin.
- Nedir  o?
- Halkı, geniş bir meydana toplayacaksın, beni  de hurma dalına asacaksın. Sonra ok torbamdan bir ok al, yayın tam ortasına yerleştir, daha sonra bağırarak "Delikanlının Rabbi olan Allah'ın adı ile" de, sonra at. Sen, böyle yaptığın takdirde beni öldürebilirsin, dedi.

Halk meydana toplanır. Denildiği şekilde yapılır. Ok atılır. Delikanlı ruhunu teslim eder. bütün bunlara şahit olan halk:
- Delikanlının Rabbine iman ettik, derler.
Padişahın adamları gelerek:
- Çekindiğin oldu, halk iman etti. Padişah:
- Hemen hendekler açın. İçinde ateşler yakın. Kim dininden dönmezse ateşe atın.
Emir yerine getirilir. Sonunda kucağında çocuğu ile birlikte bir kadın gelir, ateşe düşmemek için bir an durur, sendeler.
Kucağındaki çocuk dile gelir:
- Ey anneciğim sabret. Çünkü hak din üzerinesin.
...ve çocuğun konuşmasıyla beraber....

Read more
Son Güncelleme ( Çarşamba, 16 Kasım 2011 21:35 )

Hazreti Ömer'e Neden Faruk Dendi PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 21:13
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Hz. ÖMER'E NEDEN FARUK DENDİ

Bir yahudi ile bir münafık bir meselede anlaşamadılar. Yahudi meseleyi halletmek için Resûlüllah'a gidelim diyor münafık ise yahudilerin başı Ka'b b. Eşref'e gidelim , diyordu.
Peygamber Efendimizin huzuruna gelip meselelerini anlattılar. Peygamberimiz yahudiye hak verdi. Huzur-u Saadetten çıktıktan sonra münafık bu sefer:
-Ben Muhammed'in hükmüne itimat etmiyorum. Bir de Ömer'in yanına gidelim, dedi.
Yahudi de bunu kabul edip Hazreti Ömer'in yanına vardılar. Yahudi meseleyi anlatıp, Muhammed (s.a.v.) 'in yanına gittiklerini fakat öbürünün onun hükmünü kabul etmediğini söyleyince Hazreti Ömer münafığa:
-Arkadaşın doğrumu söylüyor? diye sordu.
O da doğru söylediğini ve evvela Resûlüllah'ın huzuruna çıktıklarını söyleyince Hazreti Ömer:
-Tamam siz bir dakika bekleyin, ben şimdi gelir hükmümü bildiririm deyip içeri girdi.
Biraz sonra içeriden kılıçla çıktı ve kapıda bekleyen münafığın kellesini bir vuruşta yere yuvarladı:
-Allah ve Resûlünün hükmüne razı olmayana ben böyle hüküm veririm, nuyurdu.
O anda Cebrail Aleyhisselam gelip durumu haber verdi ve Hz. Ömer'in (r.a.) hakkı bâtıldan ayırdığını bildirdi. Hazreti Ömer (r.a.) Meclis-i Saadete gelmeden Peygamber Efendimiz ona "Faruk" adını verdiğini bildirdi

Read more

Öğüt PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 21:10
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Öğüt

Birgün Emir Süleyman Pervane, Mevlana'dan kendisine öğüt vermesi için ricada bulumuştu. Mevlana, dan kendisine öğüt vermesi için ricada bulunmuştu. Mevlana, bir zaman düşündükten sonra:
- Emir Pervane, Kur'anı ezberlediğini duyuyorum, doğru mu? Dedi.
Pervane:
- Evewt.
- Ayrıca, Şeyh Sadreddin'den hadis ilmi okuduğunu da duydum.
- Evet doğrudur.
Bunun üzerine Mevlana şöyle buyurmuştu:
- Mademki, Tanrı ve onun peygamberinin sözlerini okuyorsun... O sözlerden öğüt alamıyorsan, hiçbir ayet ve hadis'in emrine uyamıyorsan, benim nasihatimi nasıl dinler ve ona uyarsın.
Pervane, bu sözler üzerine ağlıyarak dışarı çıkar.

Mevlana, Mehmet Önder, Tercüman 1001 Temel Eser

Read more

Otuz Altın PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 20:28
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Otuz Altın

Hammad.. Bir zamanlar Bağdat'ın en zenginlerindendi. Dünyalık adına nesi var nesi yoksa dağıttı. ... ve  Bağdat'ın  en fakiri oldu.

Bir gün kapısını çalarlar. Evde değildir, bir müddet beklerler. Tam sonra geliriz diye ayrılmak üzere idirlerki gelir.  Elinde yiyecekler. Sofraya otururlar. Yemek esnasında içeriye o ana kadar görmedikleri yabancı biri gelir bir şey söylemeden Hammad'a otuz altın uzatır. Hammad'ın rengi gider, sarsılır ve:
- Almam!
- Alacaksın.
Yabancı adam o kadar ısrar ederki, Hammad almayacağı konusunda herkesin duyacağı şekilde yemin eder. O anda birkadın seslenir: :
- Bakın siz şunun yaptığına ! Bugün bu yediklerinizi alabilmek için, başımdan başörtümü aldı, pazara gitti sattı, yiyecek aldı. Şimdi de verilen parayı o kadar ısrara karşın kabul etmiyor, bir de üstelik almam diye yemin ediyor.
Sessizlkik.... Kadına hiç kimse cevap vermez... Sessizliğin ve sıkıntının hakim olduğu bir ortamda lokmalar boğazlardan aşağı yuvarlanır yuvarlanabildiği kadar. sonunda içlerinden bir dayanamaz ve sorar:
- Hem böyle bir ihtiyaç içindesin, hem de sana verilen otuz altını kabul etmiyorsun. Söyleyebilirmisin neden?
- Hanımımın başörtüsünü pazara götürüp satmak için dolaşırken bir ses duydum "Bu işi bizim için yapıyorsun! Karşılığı sana tez ulaşır!" Eve dönüp o adamın bana otuz altını getirdiğini görünce, anladım ki, karşılığı geliyor. Onun için kabul etmedim.

Aman! Aman! Dikkat! Dikkatli ol, bir iş yaptın da karşılık bekleme. Karşılık beklemek bir yana, karşılık ister gibi de durma.


Read more

O Senin Ailenden Değil PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 20:12
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
O Senin Ailenden Değil

Hz.Nuh'un kafirlerle beraber bulunan bir oğlu vardı. Hz. Nuh oğlunu dalgalardan kurtulmaya çalışırken görünce selendi:
- Ey oğulcağızım! Bizimle gemiye bin. Sakın kafirlerle beraber olma!
- Beni sudan koruyacak bir dağa sığınırım!
- Allah dilemedikçe, bugün O'nun azabından koruyacak hiçbir şey yoktur.

Hz.Nuh ile oğlunun arasına dalgalar girdi. Hz.Nuh'un oğlu da boğulanlardan oldu. Hz.nuh oğlu için çok üzülmüştü. Nasıl üzülmesin ki? O kendi oğlu değil miydi? Hz.Nuh dünyada sudan kurtulamayan oğlunu hiç değilse kıyamet günü kurtarmayı arzu etti!

Muhakkak ki, ateş sudan daha şiddetlidir. Ahiret alemindeki azap daha korkunçtur. Acaba Allah, kulu Nuh'a aile efradını kurtaracağına dair bir söz vermemiş miydi? Elbette vermişti. Allah Teala sözünden caymayacağı için Hz.Nuh Allah katında oğlu için şefaatte bulunmayı istedi.

Hz.Nuh rabbine şöyle yalvardı:
- Şüphesiz oğlum benim aile efradımdandır. Muhakkak ki, senin aile efradımı kurtaracağına dair verdiğin sözün haktır. Sen hakimlerin hakimisin!

Fakat Allah, soylara, soplara değil sadece amellere bakar. Allah kendisine ortak koşanlar hakkında yapılan şefaati kabul etmez. Allah'a ortak koşan bir kimse peygamberin ailesinden biri olamaz. İsterse öz oğlu olsun! Allah, Nuh kulunun dikkatini bu hususa çekerek şöyle buyurdu:
- Ey nuh! O senin ailenden değildir. Çünkü o iyi olmayan amellerin sahibidir. O halde bilmediğinm birşeyi benden isteme. Seni  cahillerden olmaktan menederim.

Hz.nuh hemen hatasını anladı ve derhal Allah'a yönelerek tevbe etti ve yalvardı:
- Ey rabbim! Bilmediğim bişeyi senden istemekten sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen, hüsrana düşenlerden olurum.

Alıntı:
Kur'an'ın Işığında Peygamberlerin Kıssaları, Ebu Hasan Ali En-Nedvi, Çev.Ali arslan, Hikmet Neşriyat, 

Read more

Onlar Oruç Tutmadılar PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 20:08
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Onlar Oruç Tutmadılar

Peygamberimiz bir gün  ashabına oruç tutmalarını emrederek:
- Ben izin vermeden kimse orucunu açmasın, buyurur.
Herkes orucunu tutar. Akşam olunca, teker teker müracaat edenlere, iftar müsaadesi verir. Bu arada bir adam gelerek:
- Ya Resulullah! İki genç kız oruç tuttu ve yoruldular. Zat-i alinize gelmeğe utanıyorlar. Müsaade buyurursanız iftar etsinler, dedi. Resul-i Ekrem (s.a.v.) müsaade etmedi. Adam iki defa daha geldi. Sonunda Resulullah (s.av.)
- Onlar oruç tutmadılar. Bütün gün  insanların etini yiyenler, nasıl oruçlu olurlar? Git onlara söyle: Oruç tuttularsa, istifra etsinler bakalım, buyurdu.
Adamcağız gitti, gerekeni  söyledi. Onlar da denileni yaptı ve kan parçaları kustular. Adam Resülullah Efendimize dönerek vaziyeti bildirdi. Bunu üzerine Peygamberimiz (s.a.v.):
- Nefsim kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki; eğer kusmayıp bu kan parçaları midelerinde kalsaydı, onalrı cehennem ateşi yerdi.
  

Read more

Nuşirevan'ın Adaleti PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 20:04
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Nuşirevan'ın Adaleti

Hazreti Ömer ve Sa'd İbni Vakkas Hazretleri, İran'a at satmaya gitmişlerdi. İran'a vardıkları zaman şehrin girişinde cirit oynayan bir kısım genç görüp seyre daldılar. Bir ara yabancıların kendilerini seyretmekte olduğunun farkına farkına varan gençlerden birisi yanlarına gelip "Bedeviler" gibi sözlerle hakaret ettikten sonra, satmak için getirdikleri ve üzerine bindikleri Arap atlarını ellerinden zorla aldılar.

Hazreti Ömer ve Sa'd ibni Ebi Vakkas Hazretleri ticaret maksadıyla geldikleri şehre meyüs ve mükedder vaziyette girdiler. Yanlarında yiyecek bir şeyleri olmadığı gibi paraları da kalmamıştı. Aç susuz akşam olmasını beklediler. Akşam olunca da bir hana vardılar. Kapıdan girer girmez hancı, misafirlerin yabancı olduğunu ve üzüntülü olduklarını anladı. Neden üzüntülü olduklarını sordu. Hazreti Ömer daha üzüntülü görünüyordu. O hiç konuşmadı. İbni Vakkas Hazretleri ise başından geçenleri hancıya dert yanarak anlattı. Hancı misafirlerini dinledikten sonra:
- Siz kederlenmeyin, bizim hükümdarımız son derece âdildir. Ya atlarınızı buldurur, yahut bedelini tazmin eder. Sizin anlattığınıza göre elinizden atları alan hükümdarın kendi oğludur. Ama o mutlaka bu meseleyi halleder, diyerek teselli verdikten sonra:
-Her sabah hükümdarımız pazar yerinde halkın önünden geçer ve halk ona dert ve dileklerini bildirirler. O da ne icab ediyorsa hemen yapar. Siz sabahleyin hemen pazar yerine gidin vaziyeti anlatın dedi.
Sabah, Hazreti Ömer ve arkadaşı pazar yerine çıkıp hükümdarı beklemeye başladılar. Biraz sonra hükümdar yanında tercümanları olduğu halde geldi. Herkes nesi varsa açık açık söylüyor o da gerekeni hemen orada yapıyor veya yapılmasını emrediyordu. Sıra Hz. Ömer ve İbni Vakkas'a geldi. Onlarda başlarından geçenleri anlattılar., atlarının bulunup geri veilmesini dilediler.
Hükümdar bunları dinleyince yüzü çok asıldı ve üzüntülü olduğu her halinden belli idi. Bir kese altın verdi ve atlarının da bulunacağını söyledi. Hükümdar tercüman vasıtası ile konuşuyordu, tercüman ise atı alanların hükümdarın oğlu olduğunu söylememişti. Hazreti Ömer ve Ebû Vakkas Hazretleri yine akşam kaldıkları hana geldiler. Bu sefer yanlarında paraları da vardı, karınları da toktu. Hancının parasını verdiler, o gece de orada kalıp sabahleyin yola çıkmayı düşünüyorlardı. Hancı ne olduğunu sordu. Onlar hükümdarla görüştüklerini ve atları bulacağını söylediler, dedi.
Hancı birden öfkelendi ve :
-Demek kendi oğlu olduğu zaman iş değişiyor, dedi.
Sabah oldu bu sefer hükümdarın karşısına hancı çıkıp:
-Hükümdarım, suçu işleyen başkası olur ceza verirler de, sizin oğlunuz olursa cezasız kalır öyle mi? dedi.
Nuşirevan bunu duyunca rengi değişti ve çok sinirli olduğu besbelli idi:
-At sahipleri yarın şehir terketsinler... Fakat biri şehrin kuzey, biri güney kapısından çıksın dedi.
Sabah oldu ve atların değerinden fazla para verdi. Hazreti Ömer ve Ebû Vakkas Hazretleri şehri terkediyorlardı. Bir de ne görsünler, şehrin bir kapısına atı alan genç, diğer kapısına ise hükümdara yanlış bilgi veren tercüman asılmışlar ve ölmüşler bile...
Fakat ne yazıktır ki, adaletiyle meşhur bu hükümdara iman nasip olmamış ve Efendimiz (s.a.v.) imansız gittiklerine teessüf ettiği isimler arasında bunu da symıştır.
Aradan zaman geçti, Hazreti Ömer Halife-i İslâm , Sa'd ibni Ebi Vakkas ise Mısır valisi oldu. Mısır'i İslamlaştırma ameliyesinde bir de cami yapılacaktı. Bu camiye en müsait yer ise bir yahudinin yeri idi. Mısır valisi yahudinin yerine cami yapımına başladı. Yahudi çaresiz bir şekilde düşünürken müslümanlardan bir zat:
-Nedir senin bu halin? diye sordu.
O:
-Bir evim vardı, başka bir şeyim yoktu. Vali şimdi oraya cami yapıyor. Ben ne yapabilirim? Şimdi açıkta kaldım, dedi.
Müslüman ona:
-Sen git Medine'ye... Orada Halife Ömer vardır. Derdinei ona anlat. Senin derdine mutlaka çare bulur, dedi.
Yahudi daha islamiyetin nasıl bir din olduğunu bilmiyordu. Medine'ye vardı. Halife'yi sordu, bahçede olduğunu söylediler. Gitti Bahçeyi buldu. Baktı ki, oarad bir adam çalışıyorYanına yaklaşıp:
-Ben Halife Ömer'le görüşmek istiyorum, dedi.
Ona göre hükümdarın tarlada ne işi vardı. Karşısındaki:
-Derdini anlat! Ömer benim, dedi.
Yahudi derdini anlatıp, bir çare bulunmasını söyleyince Hazreti Ömer, öfkelibir şekilde , bir kemiğin üzerine bir şeyler yazıp adamın eline verdi:
-Götür bunu valiye ver, dedi.
Yahudi bu yazışmadan pek bir şey anlamamıştı. Bundan bir şey çıkmaz, diyordu kendi kendine...
Mısır'a gelip kemiği Sa'd ibni Ebi Vakkas'a verince, vali çok korkmuştu. Hemen evi eskisinden daha güzel bir şekilde tamir etti ve yahudiye verdi. Hemde memnun etmek için bir miktar yardımda bulundu. Hazreti Ömer'in gönderdiği kemiğin üzerinde sadece şu iki kelime yazılı idi:
-Ben Nuşirevan'dan daha adilim!...
  

Read more

Musa (a.s.) ve Fakir PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 20:03
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Musa (a.s.) ve Fakir

Musa Aleyhisselam bir fakiri görür, fakir giyeceği olmadığı için kumun içine girmiştir.
Fakir:
- Ya Musa, bana dua et. Cenab-ı Hak ban yetişecek kadar dünyalık versin, yoksulluk beni tüketti.
Musa Aleyhisselam dua eder, Hak Teala fakire dünyalık verir.
Bir müddet sonra Musa Aleyhisselam bir kalabalık görür, ne oluyor diye yaklaştığında, o fakirin kalabalığın ortasında olduğunu görür ve sorar.
- Bu ne haldir, ne oluyor burada?
- Bu adam şarap içmiş, kavga etmiş, kavga ettiği adamı da öldürmüş, şimdi ona kısas uygulanacak.

Musa Alayhisselam bunun üzerine, Allah'ın adaletine bir kere daha iman ve bu cüretinden dolayı tovbe eder ve şu ayeti okur:
"Eğer Cenab-ı Hakk kullarına rızkı lüzumundan fazla verseydi, yeryüzünde ne azgınlıklar yaparlardı"

Allah herkese layık olduğu şeyi vermiştir.
Öküzdeki iki  boynuz eğer eşekte olsaydı, kimseyi yanına sokmazdı.
Bazı acvizler olur ki kuvvet kazanır kazanmaz, kalkar acizlerin elini büker.

Read more

Limon Arzusu PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Çarşamba, 16 Kasım 2011 20:01
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Limon Arzusu

Vaktiyle hamile bir kadın, komşusuna misafir olur. Oturdukları odada dalları limonlarla dolu olan büyük bir limon ağacı görür. Canı limon ister ama bir türlü komşusuna söyleyemez, utanır.

Bir ara komşusu mutfağa gidince o, yakasından çıkardığı bir dikiş iğnesini limona batırır ve deldiği yerden limon suyunu emmek suretiyle bu arzusunu tamin eder.

Nihayet bir erkek evledı dünyaya gelir. dışarıda dolaşma, oynama, daha doğrusu yaramazlık yapma çağına gelince dışarı çıkar. O zaman bazı insanlar tutukla su taşırlar. bu çocuk eline bir çivi alır ve su taşıyan adamların arkalarına takılır. Tulukları  deler ve akan sudan içmeye başlar. Bu durum birkaç gün böyle devam edince hemen çocuğun babasına durumu anlatır, bu yaramazlığından dolayı oğlunu şikayet ederler.

Adam düşünüp taşınır. Çocuğunun niçin böyle yaptığına bir türlü akıl erdiremez. Durumu hanımına anlatır. Çocuğun niçin böyle yaptığını sorar. O da başından geçen hadiseyi olduğu gibi anlatır.

Bu işin nerden kaynaklandığını anlayan aile reisi karısına:
- Hemen komşuya git ve hareketini anlat, sonra da helallik dile. Şayet böyle yaparsan öyle zannediyorum ki oğlumuz da bu garip hareketlerden vazgeçer, der.

Kadıncağız komöşusuna gidip vakiyle başından geçen hadiseyi anlatır. Kendisnden özür diler, hakkını  helal etrmesini ister. Komşu hanımı da bu duruma çok üzülür. Neden o zaman limon istemediğini; değil bir limonun ağaçta bulunan bütün limonların feda olmasını belirten komşu hakkını helal eder. O zaman Allahın izniyle çocukları da bu garip hareketlerinden vazgeçer. 

Read more


Salı 15 Kasım 2011

Komşunun Şikayeti PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 19:51
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
KOMŞUNUN ŞİKAYETİ
 
Biri, Resul-i Ekrem (s.a.a)’ın huzuruna geldi ve
- Bana eziyet ederek huzurumu bozuyor” diye komşusunu şikayet etti.
Resul-i Ekrem (s.a.a):
- Tahammül et ve komşunun gürültü patırtısına aldırma, belki gidişatını değiştirir, buyurdu.
Bir müddet sonra ikinci defa gelerek şikayet etti. Resul-i Ekrem (s.a.a) bu kez de tahammül et buyurdu.
Üçüncü defa geldi. ve
- Ya Resulallah, benim bu komşum gidişatını düzeltmiyor, beni ve ailemi rahatsız etmek için gerekenlerin hepsini yapıyor” dedi.
Resul-i Ekrem (s.a.a) bu defa ona
- Cuma günü, ev eşyalarını dışarı çıkar, yoldan gelip geçen halk görsün. Halk, sana “niçin ev eşyalarını buraya döktün?” diye soracaktır. “Kötü komşunun elinden” diyerek şikayetini bütün halka söyle.
Şikayetçi aynısını yaptı, eziyet eden komşu ise peygamber daima tahammül et diyecek diye, hayal ediyordu.
Halbuki zülmün def edilmesi hukukun müdafaası hususunda İslamiyetin, mütecavize saygı göstermeyeceğini bilmiyordu. Böylelikle herkesin huzurunda rezil olacağını sezen eziyetçi komşu, konuyu öğrenince yalvarıp yakarmaya başladı ve adamın, eşyasını evine taşımasını rica etti. Aynı zamanda komşusunu incitecek şekilde bir şey yapmamaya söz verdi.
 
Usul-i Kafi, c. 2, Bab-ı “Hak al-Cıvar” 
Read more

Kılıç Gibi Keskin Dil PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 19:46
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
KILIÇ GİBİ KESKİN DİL

Hicri üçüncü asrın yarısında, Abbasiler devrinde, İbnurrumi diye bilinen, Ali ibni Abbas, Kasım Ubeydullah adındaki Abbasi vezirinin meclisinde oturmuştu.O daima mantık ve beyan gücü olan kılıç gibi keskin diliyle gururlanırdı. Kasım bin Ubeydullah, İbnurrumi’nin dil yarasından çok korkuyordu ve endişeliydi. Fakat rahatsızlık göstermiyor ve öfkesini belli etmiyordu. Aksine, öylesine bir tavır takınıyorduki İbnurrumi; bütün kötümserliği, kuruntuları ve sahip olduğu, ihtiyatlı davranma, ve her şeyi kötüye yorma sanatına rağmen, onunla muaşeret etmekten çekinmiyordu.
Kasım gizlice, İbnurrumi’nin yemeğine, zehir koymalarını emretti. İbnurrumi yemeği yedikten sonra döndü ve hemen gitmek için kalktı.
Kasım :
- Nereye gidiyorsun?
- Beni gönderdiğin yere.
- O halde, anne ve babama da selam söyle.
- Fakat, ben cehennem yoluna gitmiyorum, dedi.
İbnurrumi evine gitti ve tedaviye başladı. Fakat tedaviler fayda vermedi ve böylece sonunda, dilinin kılıç gibi keskin olmasının, cezasını buldu.
 
 Tetimmetü’l-Münteha
  

Read more

Keramet Talebi PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 19:45
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Keramet Talebi
 

Bayezid-i Bestami (k.s.) Hazretlerinden, bir talebesi keramet talebinde bulunur. Hz.Şeyh:
- Biz onu çoban Abdullah'a verdik. Git sana göstersin, diye gönderir.

Bu talebe çobanın yanına geldiğinde, elindeki çomağı kırıp, sağına soluna diken çoban, çubuklardan meyve veren üzümleri göstererek:
- Şu sağımdaki beyaz üzüm benim amelim, şu siyah üzümde senin amelinin sonucudur.

Talebe o anda, sürü etrafında gezen ve koyunlara ziyan vermeyen kurtlara bakarak:
- Kurtla koyun ne zaman barıştı ? diyince Çoban:
- Allah ile çobanın barıştığı zaman, der. 

Read more

Kefeniniz sizin olsun PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 19:42
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Kefeniniz sizin olsun

Bir ihtiyar... Ömrünün son demlerini yaşamakta... Yolculukta...Azığı bitmiş. Aç. Susuz. Bir kasabaya  geliyor. Camiye gidiyor... Hoş geldin diyen yok, perişan haline bakıp bir ihtiyacın var mı diyen yok. Sadece boş ve donuk gözlerle bakıyorlar... Akşam oluyor.. Namaz. Yatsı oluyor. Namaz. Buyur eden yok. Tek başına camide. Allah'ın evinde. Allah'ın misafiri. O gece ölüyor. Belki  de açlıktan.

Sabah namazına gelen aynı insanlar. Yabancıya karşı vazifelerini yapıyorlar. Yıkıyorlar, kefenliyorlar ve gömüyorlar.

Gömüldüğünün gecesi  gene sabah namazı. O da ne; Mihrapta bir kefen. Kefen. Bir kağıt. Kağıt boş değil. Bir yazı:
- Biz size bir misafir gönderdik. Hem yorgundu. Hem de aç. Onu misafir etmediniz. Ne yedirdiniz ne de içirdiniz. Alı istemiyoruz. Kefeniniz de sizin olsun!

Aman...  Aman... Dikkat. Gelen Allah misafiridir... Aman... Aman ha.  

Read more

Kadın ve Vali PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 19:40
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Kadın ve Vali

Bir zamanlar vâlilik yapan birisinin çok güzel bir bahçesi vardı. Rengârenk çiçeklerle donatılmış, tam bir zevk ve sefâ yeriydi. Bir gün vâli, bu bahçeye geldi. Vâli, bir bahane ile kadının kocası olan bahçıvanı, bir iş için dışarıya gönderdi. Kadına da dedi ki:
-Bahçenin kapılarını kapat. Hiç bir kapı açık kalmasın!
Kadın, akıllı ve namuslu idi. Vâlinin kendisine kötü niyet taşıdığını anladı. Gidip bir ağacın arkasına saklandı ve biraz sonra gelip dedi ki:
-Kapıları kapattım. Yanlız bir tanesi kaldı. Onu kapatmaya gücüm yetmiyor. Ne kadar uğraşsam da kapatamıyorum.
-O, hangi kapıdır?
-Bu kapı, Allahü teâlânın (Basir) sıfatıyla bizi gördüğü kapıdır. Vâli, bu sözü duyunca, pişman olup tövbe etti. Bir daha aklına böyle kötülükler getirmemek için, Allahü teâlânın sevgili kullarından birinin bulunduğu yere gidip, onun sohbetinde yetişti. Allahü teâlânın sevgili kullarından biri oldu.
 

Basir : Her şeyi gören.  
Allah her şeyi, herkesin yaptığını görür. Onun görmesine hiç bir şey engel olamaz. Allah'ın,
 kalpteki  fısıltıları, beyindeki oluşumları, fikirdeki  gizliliklei, kalplerdekini, zifiri karanlık bir
 gecede kapkara bir taşın üzerinde yürüyen simsiyah bir karıncayı ve çıkardığı sesi  görür ,
 duyar, bilir. İbadette ihlas, kulun Allah'ı görmemesine rağmen, Allah'ın onu gördüğünü 
 bilmesi ve onu görür gibi ibadet etmesidir.
Read more

İmanı olmayanın hayrı PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 19:38
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
İmanı olmayanın hayrı

Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) bir kış gününde bir mecûsînin kuşlara yem dağıttığını görür ve aralarında şöyle bir konuşma geçer:

- Sen hayır yapıyorum diye kendini boşuna aldatıyorsun. Allah evvelâ îmanı farz kılmış, geri kalan hayır-hasenatı ondan sonra emretmiştir. İman etmedikçe senin bu yaptığın iyilik Allah indinde makbule geçmez
- Ben de biliyorum kabul olunmıyacağını. Fakat Allah bu yaptığımı görmez, bilmez mi? dedi.
- Elbette görür ve bilir.
- Öyleyse o da bana yeter, der ve bildiğine devam eder.

Aradan zaman geçer. Cüneyd-i Bağdadî Hazretler bir hac mevsiminde  Mescid-i Haram'ı tavaf ederken bir adamın ellerini açmış Allaha yalvarmakta olduğunu, hatta gözlerinden sel gibi yaşlar akıttığını görür. İyice dikkat eder, o zatın karlı bir havada kuşlara yem veren mecûsî olduğunu anlar. Tavaftan sonra yanına yaklaşıp hemen kollarından yakalar. Mecûsîde onu tanır ve şçyle der:
- İşte Allah gördü ve bildi, deyip kelime-i şehadet getirip  ruhunu oracıkta teslim eder.

O anda Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) Allah tarafından şöyle hitap olunur:
- Ya Cüneyd! Sen Beytimi arzu ederek geldin ona kavuştun. O ise beni arzu ederek geldi bana kavuştu.

Bir mecûsînin bile  mubarek bir ayda Allah rızası için hayırda bulunması nelere vesile oluyor .... 

Read more

İhtiyar Mecusi PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 19:36
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
İhtiyar Mecusi

İran da İslam'ıon yeni yeni yayılmaya başladığı bir zaman...  İhtiyar bir mecusi bir odaya çekilmiş, kapıyı üzerine kapamış, kimse ile görüşmüyordu. Bunun bir putu vardı. Vaktini hep onun hizmetine hasretmişti.
Zaman olur mecusinin bir sıkıntısı zuhur eder, kime koşacak, tabi yıllarca hizmetyinde bulunduğu putuna ve koşar, sıkıntısının giderileceği umuduyla, putunun önünde yalvarır, yakarır, yatar, yuvarlanır ve derki.
- Hey put! Aciz kaldım, canıma tak etti. Ban merhamet et, yardım et, sıkıntımı  gider.
Huzurda bir müddet daha kalır, fakat işleri yoluna girmez, hani  nerdeyse daha da kötüye gider. Put'un ne kabajhati varki, altı üstüğ bir put, ne karşısındaki  mecusinin anlattıklarını, yalvarmalarını, yakarmalarını duyabiliyor, ne de kendine yaptığı hizmeti görüp ona şahit olabiliyor, altı üstü bir taş bir odun parçası, üzerine konan sineği kovalamaktan aciz, başına eden güvercinlerin pisliğini mecusi temizlemezse pislik çamurundan çıkmaktan aciz.
Mecusi, isteği olmayınca bütün bu düşünceler ister istemez aklından bir filim şeridi gibi bir anda akıp geçiyor, kızıyor ve başlıyor puta söylenmeye:
- Bu kadar sene sana taptım, saçlarımı, sakallarımı senin yolunda ağarttım, Yapılması, muhim olan bir işim var. Yapmıyacaksan beni  bırak, şu anda Müslümanların Allah'ından diliyorum, der ve diler.
Mecusi daha putun karşısında, yüzü toprakta iken, Allah onun muradını yerine getirir. Odadan çıkmadan sıkıntısının giderilmiş olduğu müjdesini  alır. Olanı biteni bir mecliste anlattığıda oradaki hakikatleri  aramakla meşgul olan bir zat, düşüncelere dalar ve aklından şunları geçirir:
- Bir sersem, adi, batıla tapan, başı henüz puthane şarabı ile sarhoş, gönlünü küfürden, elini  hıyanetten çekmemiş olan böyle birinin Cenab-ı Hak dileğine anında cevap verdi.
O anda gönül kulağına şu kelimeler dökülür:
- O aklı eksik ihtiyar, putun önünde çok yalvardı. Fakat sözü makbule geçmedi, istediği olmadı. Onun niyazı eğer bizim dergahımızda kabul edilmeseydi, sanem ile Samed* arasında ne fark olurdu?"

Ey dost! Gönlünü Samed'e bağla ki, insanlar sanemden daha acizdirler. Eğer bu kapıya baş koyarsan, eli boş dönmezsin.
.........................

Samed: Cenab-ı Hak'kın güzel isimlerinden. Muhtaç olunan ihtiyaçsız, 
İnsan ve bütün varlıkların istek ve ihtiyaçlarını karşılayan yegane merci. Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan, her noksanlıktan münezzeh ve müstağni olan Allah, ihtiyaç ve isteklerden  uzak kalmaları hiçbir zaman söz konusu olmayan bütün varlık aleminin yöneldiği yüce zattır.  Kainatta her şey, varlığını sürdürebilmek ve ihtiyaçlarını karşılamak üzere, şuurlu ya da  şuursuz olarak O'na bakar.

Read more

Hz. Ali'nin Zırhı PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 19:33
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
HRİSTİYAN VE ALİ (a.s)’IN ZIRHI
 
Ali (a.s)’ın, halifeliği zamanında, Kufe’de zırhı kayboldu. Bir müddet sonra bir Hrıstiyan’ın yanında ortaya çıktı. Ali onu hakimin huzuruna götürdü.
“Bu zırh benim malımdır; onu ne sattım, ne de birine bağışladım; şimdi onu, bu adamın yanında buldum.” diye iddia etti.
Hakim:
“Halife iddiasını söyledi, sen ne dersin?” diye Hıristiyan’a sordu. O, bu zırhın, kendi malı olduğunu, aynı zamanda halifenin sözünü yalanlamadığını, söyledi.
Hakim Ali’ye dönerek
“Sen iddia ettin, bu şahıs ise inkar ediyor. Bu durumda iddian için şahit getirmen lazım” dedi.
Ali güldü ve
“Hakim doğru söylüyor, şimdi şahit getirmem gerek, fakat hiç bir şahidim yok” dedi.
Hakim, iddia edenin şahidinin olmamasına dayanarak, ırıstiyan’ın lehine karar verdi. O da zırhı aldı ve gitti.
Fakat, zırhın, kimin malı olduğunu daha iyi bilen Hristiyan’ ın, bir kaç adım yürüdükten sonra vicdanı uyandı ve geri dönerek “Böylesine bir hükümet ve davranış şekli alelade insanların keyfinden değil, peygamberlerin hükümet tarzıdır” dedi ve
“Zırh Ali’nindir” diye itiraf etti.
Kısa bir zaman sonra, onu, müslüman olarak Ali (a.s)’ın sancağı altında, Nehrivan harbinde, savaşırken gördüler.
 
El- İmam Ali Savt-ül Adalet-ül İnsaniyet, S. 63 ve devamı Bihar C: 9 Tebriz basımı S. 598.  
Read more

Hızır Olduğunu Söylerim PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 19:31
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Hızır Olduğunu Söylerim

Ramazan... Cuma günü... Cuma vakti... Cami... Cemaat tek tük camiye girmekte. İmam kürsüde... Girenlerin arasında... O... Hızır... Hızır a.s. da genç ihtiyar arasında onlardan biri gibi gidiyor bir köşeye oturuyor. Kürsüde imam sohbete başlıyor... Hızır'ın yanına  kırklarında bir adam gelip oturuyor. Cami yavaş yavaş  dolmakta.

Adam, bir müddet sonra uyuklar bir vaziyette sallanıyor, ha uyudu ha uyuyacak. Hızır a.s. adamı dürtüklüyor:
- Uyuyacaksın, der. Adam:
- Uyumam, beni rahat bırak.

Hızır a.s. ses etmez, ancak ezan okundu okunacak, adam ha uyudu ha uyuyacak, bir daha dürtükleyerek:
- Uyuyacaksın dedim, der. Adam:
- Ben de sana uyumam, beni rahat bırak dedim. Rahat bırak beni. Rahat bırak yoksa, Hızır olduğunu söylerim. Buradan çıkamazsın. Bu kalabalık sakalında bir tel bırakmaz.

Hızır a.s. susar ve gözlerine kapar, boynunu büker Allah'a yönelerek:
- Ya Rabbim! Bu nasıl iştir. Bu kulun benim kim olduğumu bildi. Bu nasıl iştirki bendeki listede bunun ismi yok.
Cevap gelir:
- Sana verilen listede beni sevenlerin isimleri var. O ise benim sevdiklerimden...

Allah sevdiklerinden etsin... Sevmek, seviyorum demek bir iddia. İş sevilenlerden olmak...

Read more

Hızır Geliyor PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 19:29
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Hızır Geliyor

Hoca, medresede ders verirken talebenin biri bazen ayağa kalkar. Hoca sebebini  sorar. Talebe:
- Efendim Hızır geliyor da ondan.
Hoca:
- Ben niçin göremem?
Talebe :
- Sorayım efendim, deyip tekrar geldiğinde sorar.
Hızır Aleyhisselam'ın:
- Hocan süsü ile çok uğraşıyor. Medreseye gelirken ayna önünde, cübbe sarık şöyle mi yakıştı, böyle mi yakıştı, diye fazlameşgul oluyor. bu gibi haller manevi terakkiye manidir, buyurduğunu hocaya bildirdiği günden itibaren, ayna karşısına geçmeyi terkedip, süslenmekten uzak kalan hoca efendinin, sarığı eskiyip sallanmaya bvaşaldığından "Saçaklı Hoca" ismi verilmiştir. (Rahmetullahi Aleyh)

Terakk-i maneviye mani olan zinetten uzak kalmalı.

Hatıratım, Ali Erol 

Read more

Hızır ve Gelin Gerçek Hikayeler PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 19:23
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Hızır ve Gelin

1930'lu yıllar. Rize. Anzer, halkın kendi tabiri ile Ancer. Dünyaca balı ile meşhur olan Ancer. Binlerce poleni ve şifayı içinde barındıran balıyla meşhur Ancer. Kış. Yaylacılık yapan Ancerlilerin bir kısmı aşağıya Rize'ye şehre inmemiş, kışlamışlar. Yazdan yığdıkları otlarıyla, mallarını kışdan çıkarıp, bahara eriştirmenin çabası içindeler. Evet hepsinin mal tabir ettiği koyunları, sığırları var, tektük birkaç tanesinin de kara kovanı var. Şifa niyetine ilaç niyetine küçük bir kavanozu dolduracak kadar balları olurdu çoğunun. O da kış  bitmeden tükenir giderdi.

Meryem. Lezgilerin kızı Meryem. Yeni  gelin, beyini gurbete Samsun'a göndermiş. O da o kış yaylada kışlamış. Sabaha kadar kar yağmıştır. Tam kürekle yolu açayım deyip, kapıya yönelmekte iken, kapısı çalınır. Kapıyı açari. İhtiyar bir adam selam verir ve:
- Kızım, ben Aşağı Ancerdenim, gelinim aş eriyor, canı bal çekti, Allah rızası için, bir  iki kaşık bal verirmisin?
Meryem gelin düşünmez bile, Allah rızası değil mi der, dibinde üç dört kaşık bal kalmış olan kavonozu getirir , onun da yarısını ihtiyar'a verir. İhtiyar:
- Allah razı olsun kızım, artsın eksilmesin der.
Meryem, kavanozu koymak için geri döner. Kavanozun ağzını kapatayım derken birde ne görsün, kavanoz ağzına kadar bal ile dolu. Meseleyi anlar, kapıya koşar, kar ile dolu yaylanın uçsuzluklarına bakar. Ne bir insan vardır ne de kar da bir iz. Gelen Hızırdır.

Aradan üç dört ay geçer, her gün bal yediği halde kavanoz her seferinde ağzına kadar bal ile doludur. Sırrını hiç  kimseye açmaz. Yaza doğru beyi gurbetten gelir. Beyine her öğün bal verir. Bal bitmez, hem ancer balı olacak, bütün kış kalacak birde her öğün kaşık kaşık yenecek, bal bitmeyecek. Beyini merak sarar, sorar, cevap alamaz. Beyi en sonunda:
- Ne olur beni  seviyorsan söyle ne oluyor. bunda bir iş var.
Meryem dayanamaz ve  ağzı kapalı kavonozu da alır ve olayı anlatır. Kavanozu açıp işte bak ağzına kadar dolu demek istediğinde bir de ne görsün?
Kavonozun dibinde iki kaşık bal kalmış.

Evet, gerçek yaşanmış  bir olay... Belki  sizin başınıza da geldi, belki  gelebilir. Meryem'in kavonozundaki  bal bitmeyecekti. Sizin de belki  cebinizdeki  araba parasını verdiğiniz bir ihtiyar ardından elinizi her cebinizdeki cüzdana attığınızda tükenmeyecek para... Ama sakın ha. Sakın ha. Hızır ile karşılaştığınızı ve sırrınızı kimseye söylemeyin....

"Bir Demet"

Read more

Harun Reşit ile İhtiyar PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 19:20
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
DİNİ HİKAYELER

Harun Reşit ile İhtiyar
Harun Reşit Veziri ile  birlikte tedbili kıyafet dolaşırken bahçesinde hurma fidanları diken bir ihtiyar görür. Selam verir ve aralarında şu konuşma geçer:
- Kolay gelsin, ne yapıyorsun böyle?
- Hurma fidanları dikiyorum.
- Peki bu diktiğin hurma fidanları ne zamana kadar büyür ve meyve vermeye başlar?
- Kim bilir belki on, belki  yirmi sene sonra yetişir ve meyve vermeye başlar.
- Peki onların meyvelerini  görebilecekmisin?
- Bu yaşlı halimle belki  göremem. Ama bizden öncekilerin diktikleri ağaçların meyvelerini biz yedik. Biz de bizden sonrakilerin istifadeleri için bu hurma fidanlarını dikiyoruz.
Bu cevap Harun Reşid'in hoşuna gider ve bir kese altın verir. İhtiyar, Allah'a hamdeder ve:
- Diktiğim ağaçlar hemen meyve verdi.
Bu söz üzerine Harun Reşid bir kese daha altın verir ve ihtiyar yine Allah'a hamdeder ve:
- Herkesin diktiği meyve ağaçları yılda bir defa mahsül verir, benim diktiğim fidan hem hemen meyve verdi hemde senede iki defa ürün vermeye başladı.
  
Read more

Hallaç Mansur PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 19:14
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Hallaç Mansur

Hüseyin Mansur... Bağdat... Mansur bir gün tanıdığı bir hallacın dükkanına uğrar. Mansur bir müddet sohbetten sonra, hallac arkadaşından rica da bulunur, arkadaşı kırmaz dükkanı ona emanet ede nasılsa kısa bir müddet içinde geri dönerim diye ayrılır. Ayrılır da iş pek rast gitmez, dönmek de dönemez bayağı gecikir. Darlanmasından dolayı biraz sitemli Mansur'a:
- Hüseyin, senin işini halledeyim derken, kendi işimdende geri kaldım, müşterilere ne diyeceğim şimdi der?
Mansur, gülümser, bunlar için mi üzülüyorsun der gibi parmağını henüz atılmamış  pamuklara doğru uzatınca pamuklar tel tel olup bir tarafa, süprüntüsü, işe yaramazı bir tarafa ayrılır. Arkadaş hayret içinde kalır ve bunu kısa zamanda işitmeyen kalmaz. Ve Hallaç diye anılmaya başlar.

... Ve dün dünyayı ayağa kaldıran malum sada:
-" Enelhak!" Hak benim!
Büyük bir sarsıntı. Hayret. Dehşet. İsyan ve itham:
- Küfür.
- Mansur, Hak O'dur de, Hak benim deme.
- Bundan böyle onunla kimse konuşmasın..

Zindanda... İdam fermanı... Halk akın akın ona koşmakta. Gene ölçüye sığmayan sözler.

Halife, iki defa  iki büyük zatı gönderir:
- Sözünden dön, tövbe et, özür dile...
Hallaç.
- Sözü kim söylediyse, özürü de dilesin.

Zindan... Her yerde Mansur'u aradılar. Yok. Ertesi  gece ne zindan ne Mansur. Üçüncü gece herşey yerli yerinde... Sordular ve Mansur cevapladı:
- İlk gece beni aradınız, bulamadınız, ondaydım... Ertesi gece ne ben vardım ne de zindan, O buradaydı... Ve her şeyin yeri yerinde olduğu gece, yerli yerine gelmesi gereken gece. Ta ki, O'nun kanunu korunsun, emri yerine gelsin.

Her gün bin rekat namaz... Soru:
- Hem "Hak benim" diyorsun, hem bu kadar namaz kılıyorsun, söyle namazı kjimin için kılyorsun?
Cebvap:
- Birbirimizin kadrini yine biz biliriz. Peki sizi zindandan kurtarayım mı?
- Nasıl olur?
Elini kaldırır, parmak uçlarıyla işaret ettiği noktalarda kapılar, kapıların açıldığı yollarda da emin gizli yollar açılır, mahpusların ayaklarındaki zinzirler çözülür.
Sorarlar:
- Ya sen kendini niçin kurtarmıyorsun?
- Biaz allah'ın esiriyiz, kurtulmak istemeyiz.. Hakkın bize suçlaması vardır, bizi suçlandıran haktır, bize düşen cezamızı beklemektir.

Mahşeri bir gün... Herkes orada... Mansur getiriliyor ve hala aynı nida:
- " Enelhak!" Hak benim!
Bir derviş yaklşır ve sorar:
- Aşk nedir?
- Bugün ve yarın görürüsün!
O gün asıldı ve bir gün sonra yakıldı.

Darağacında.... Mansura soruluyor:
- Tasavvuf nedir?
- En aşağı derecesi bende gözüken bu hal.
- Ya ileri derecesi?
- Onu görmeye yol gerek,  o da sizde yok.

Taşlar... Kan... Kasnlar içindeki Mansur... Ses yok.. Tebessüm... O esnada bir dost taş yerine bir gül atar. Bir inilti... Bir iniltiki  yürekler titrer ve sorarlar:
- Taş  yağmuru altında inlemedinde bir güle karşı ne diye böyle inledin?
- Taş atanlar, halden anlamazlarki attıkları taşlar bizi incitsin. Ama ya halden anlayanlar, değil taş gül atsalar dahi o gül incitir, inletir.
Son sözleri:
- Allahım; bana senin için bu işkenceyi reva görenlerden rahmetini esirgeme! Senin aşkın uğruna bana bu işkenceyi yapan ve canımdan ayıran bu kullarını affet affet. Aşkın hürmetine affet...

Gece,  küllerinin  Dicle'ye döküldüğü günün gecesi... Bir derviş Dicle'ye ulaşmak için yürüyor... Mansur'un vasiyeti aklında:
- Cesedimi yaktıktan sonra küllerim Dicle'ye dökülecek. Korkarım Dicle taşar, Bağdat'ı yutar. İstemem Bağdat'a bir şey olmasın... O gece hırkamı nehrin kenarına getir ve sulara at..

Derviş acele acele yürüyor. Dizle kabarıyor kabarıyor.. Sular tam Bağdatı almak üzereyken, hırka sulara kavuşuyor....

Öldüürldüğü  gece talebelerinden İbrahim Hatekoğlu rüyasında Allah'ı görüyoır ve soruyor:
- Allahım, ne sırdır ki, kulun Hüseyin Mansur'u bu hale getirdin?
Cevap:
- Kendi sırrımı ona açtım, o, herkese gösterdi. Ben, ona bahşettim; o halkı kendi nefsine davet etti. 

Read more

Halifenin Gömleği PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 19:04
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
HALİFENİN GÖMLEGİ

Ömer ibni Abdülaziz, halifeliği zamanında, bir gün minberde, söylevle meşguldü. Minberin yakınında olan, bir grup halk, konuşması esnasında halifenin zaman zaman elini götürüp, gömleğini hareket ettirdiğini görüyorlardı. Bu hareket orada bulunan ve dinleyenlerin dikkatlerini celbetti. Hepsi kendi kendilerine, neden halifenin konuşma esnasında, elini gömleğine götürüp, hareket ettirdiğini soruyorlardı.

Toplantı tamamlanarak sona erdi. Araştırıldıktan sonra belli oldu ki halifenin, kendisinden öncekilerin Beytülmaldan yaptıkları israfı telafi etmek ve müslümanların Beytülmalın gözetlemek için, bir taneden fazla gömleği olmadığı için yeni yıkanmış gömleğini tekrar aynısını giymişti şimdi de, daha çabuk kurusun diye, hareket ettiriyordu.
 

Alexis Carl’ın telif ettiği “Niyayiş” adlı kitabın tercümesinin önsözü, Muhammed Taki Şeriatı’nın kalemiyle, Şirket-i İntişar yayınları. 

Read more

Gerçek Anlaşılınca Hikayesi PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 17:14
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Gerçek anlaşılınca...

Zülkarneyn Aleyhisselam ordusuyla gece yolda giderken ordusuna:
- Ayağınıza takılan şeyleri toplayın, diye emir verir.
Ordu bu emri duyunca; içlerinden bir grup:
-Çok yürüdük, çok yorgunuz. Gece vakti bir de ayağımızı takılan şeyleri toplayarak boşuna ağırlık mı yapacağız. Hiçbir şey toplamayalım, diyerek hiçbir şey toplamıyorlar.
İkinci grup ise;
- Madem Komutanımız emretti, birazcık toplayalım, emre muhalefet etmeyelim. Zira ordun komutanına itaat etmek gerekir,  diyerek az bir şey topluyorlar.
Üçüncü grup ise;
-Komutanımız bir şeyi boşuna emretmez. Muhakkak bildiği bir şey vardır. Bir hikmete vardır, diyerek bütün abalarını ağzına kadar doldururlar.
Sabah olduğunda bir de bakıyorlar ki, meğer bir altın madeninden geçmişler de, ayaklarına değen şeylerin altın olduğunun farkına varamamışlar. Bunu anlayınca:
Hiç almayan birinci grup;
-Ah niçin almadık! Nasıl dinlemedik komutanımızın sözünü. Keşke alsaydık! Bir tane bari alsaydık diyerek pişman oluyorlar.
Az alan ikinci grup ise;
-Ah ne olaydı da biraz daha fazla alsaydık. Ceplerimizi, abalarımızı hınca hınç doldursaydık diye sitem ediyorlar kendilerine.
Çok alan üçüncü grup ise:
- Keşke gereksiz, lüzumu olmayan eşyalarımı atsaydım, daha çok toplasaydım. Her şeyimizi doldursaydık, daha fazla alsaydık diyerek, fazla almalarına rağmen üzülüyorlar.

İşte bu misalde olduğu gibi, Ahirette bütün insanlarda bunun gibi ağıtlarda bulunacak.
Kafir olan;
- Keşke iman etseydik, keşke inansaydık da hiç olmasa Cehenneme girdikten sonra iman etmemiz sonucunda Cennete girseydik,ebedi cehennemden kurtulsaydık,
Mü’min, fakat az sevabı olan;
-Keşke biraz daha sevap işleseydim de, biraz daha ikrama mazhar olsaydım.
Mü’min,çok sevabı olan ise;
-Ah ne olaydı da Makamımı biraz daha yükseltecek bir vakit daha namaz kılsaydım, biraz daha fazla sadaka verseydim,oruç tutsaydım, biraz daha sevap işleyecek ameller yapsaydım... diyeceklerdir.

Rabbim bu misallerden ders almak nasip etsin... 

Read more

Felsefenin sonu PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 17:09
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Felsefenin sonu
Yeni Şafak

Kadızade Hızır Bey'in oğlu olan ve sonradan üstün zekâsı ve son derece kaabiliyeti sayesinde büyük ilim adamlarından olan Sinan Paşa, gençlik çağlarında felsefeye çok önem verirmiş. Babası Hızır Bey her ne kadar oğlunu bu yoldan çevirmeye çalışmışsa da bir türlü başaramazmış. Hatta öyle olmuş ki, bir gün baba-oğul beraber yemek yerlerken yine münakaşaya başlamışlar. Baba oğlunun her şey hakkında şüphe etmesine çok sinirlenmiş.
Bir ara demiş ki:
–Yahu Sinan, sende o kadar evham var ki, her şey için o kadar şüpheye düşüyorsun ki, neredeyse şu yemek yediğimiz tabağa bile bakır değil diyeceksin, demiş.
–Doğru söylüyorsun baba! İnsanın hisleri bazan o kadar galip gelir ki, ben bu tabağa "bakır değildir" diyebilirim, demiş.
Bunun üzerine son derece sinirlenen Hızır Bey, yemek yedikleri tabağı kaldırdığı gibi, oğlunun kafasına geçirmiş.
Sinan Paşa, daha sonra ilmini ilerletip hakikatı anlayınca bu vehim sevdasından tamamen vazgeçip, değerli ilim adamlarından olmuştur.
Hatta o kadar yükselmiş ki, Fatih Sultan Mehmet Han tarafından Edirne medreselerinden birine, hadis müderrisi olarak tayin edilmiş, bilahare, Fatih onu sarayına alarak maiyetinde bulundurmuştur.
  

Read more

Garip Karşılanan Bir Adak PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 17:09
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,

Garip Karşılanan Bir Adak

Allah dostlarından biri olan Abdullah Kalanisi (K.S.) bir defasında gemi ile yolculuk ederken şiddetli bir fırtınaya yakalandı. Gemide bulunan yolcu ve mürettebat dua ettiler ve birer adakta bulundular.

Abdullah Kalanisi'nin de bir adakta bulunması için kendisine işaret ettiler. Abdullah Kalanisi, kendisine adfakta bulunması için işaret edenler:
- Ben şu fani dünyadan alakamı kestim. Beni  böyle işlere karıştırmayın, dediyse de dinlemediler ve adakta bulunması için ısrar ettiler.

Onların bu kadar ısrarları karşısındfa Abdullah Kalanisi:
- Eğer Allah beni buradan sağ salim kurtarırsa ben fil eti yemeyeceğim, diye onlara göre garip bir adakta bulunur.

Gewmi mürettabatı ve yolcular:
- Hiç insan fil eti yer mi? Neden böyle garip bir adakta bulunuyorsun?, dediler ve kendi aralarında bu zatın akli  dengesinin yerinde olmadığına hükmettiler.

Bu konuşmalara kulak misafiri olan Abdullah Kalanisi:
- Şu anda gönlüme gelen budur. Ben de bu şekilde adakta bulundum, dedi.

Cenab-ı Hak onları şiddetli fırtınadan kurtarıp karaya çıkardı. Orada günler geçmesine rağmen yiyecek buılamadılar. Açlıktan yıkılacak bir haldeyken bir fil yavrusu gördüler. Hemen onu öldürüp etini yemeğe başladılar, Abdullah bin Kalanisi ahdine ve adağına sadık kaldı ve fil etinden yemedi.

Onlar:
- Burada zaruret var. Biz zaruret olduğu için yiyoruz. Sen de ye!, dediler.

Fakat Abdullah bin Kalanisi onalrın sözlerini hiç dinlemedi, gerçekten aç olmasına rağmen yine de fil etinden yemedi. Onlar fil etini yiyince aniden üzerlerine bir uyku hali çöktü ve uyuyakaldılar. Biraz sonra fil geldi. Yavrusunun kemiklerini orada görünce, önce uyuyanları tek tek kokladı. Üzedrinde yavrusunun kokusu bulunan herkesi öldürdü. Sonra abdullah bin Kalanisiye geldi. Onda koku bulamayınca sırtını çevirdi ve sırtına binmesini işaret etti. O da filin sırtına bindi. Onu bilmediği bir yere götürdü. Orada sırtında indirdi. Sehar vakti bir cemaat ile karşılaştılar, cemaat onu alıp evlerine götüürp, misafir ettiler.

İşte ahde vefa ve onun güzel bir neticesi...

Dini Hikayeler, Bayram Altan 

Read more
Son Güncelleme ( Salı, 15 Kasım 2011 17:14 )

Fakir ve Kör PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 17:06
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Fakir ve Kör

Kibirli ve zengin birisi kapısına gelen bir fakire bir şey vermediği gibi, onu hem paylar hem de kapıyı yüzüne kapatır.. Zavallı fakir içlenir; bir tarafa çekilir ve oturur, ağlamaya başlar.. Bir kör, onun ağlamalarını duyar. Kalkar yanına gelir, niçin böyle üzgün olduğunu, ağladığını sorar.

Fakir olanı biteni anlatır.

Kör,  teselli  vererek, üzülmemesini, kendi evine gelmesini, evinde kalmasını, ekmeğini çorbasını kendisiyle paylaşmasını ister ve ısrarda eder.  Fakir onun içtenliği ve ısrarı karşısında kabul eder, onunla gider.

Kör ona karşı  çok güzel bir konukseverlik gösterir. Fakirin, hem karnı doyar hem de gönlü hoş olur.
Gönlü öyle hoş olur ki, o hoşnutluk içinde:
- Sen bana evini açtın, sen bana gönlünü açtın, Kadir Mevlamda senin gözünü açsın, diye dua eder.

Gece olur, körde bir gariplenir bir gariplenirki, o gariplik içersinde gözünden birkaç damla yaş damlar, gözleri birden açılır. Görmeğe başlar.

Körün görmesi ile ilgil i haber bir anda şehirde yayılır. Yer yerinden oynar. Bu haberi onu kapısından kovan, kovmakla kalmayan taş yüreklide duyar. İşin doğruluğunu anlamak için gözü açılan şahsa gelir:
- Çok şanslıymışsın. Gözün nasıl açıldı, kim açtı.
- Hey! seni gidi gafil seni, sen nasıl bir adammışsınki, öyle bir mübarek zatı azarladın, üzdün, yüzünü yıktın. devlet kuşunu bıraktın, baykuş ile meşgul oldun. Gözümün kapısını, senin yüzüne kapıyı kapattığın o kimse açtı.
- Desene kendime yazık ettim, öyle bir doğanmışki öyle bir devletmiş ki, kıymetini bilemedim, bana değil sana nasip oldu, ben avlayamadım sen avladın, der ve kıskançlıkla parmağını ısırır.

Dişini sıçan gibi hırsa batırmış kimse koca doğanı nasıl avlayabilir? İyilerin bastıkları toprak dermandıe, göz açar. ancakgönül gözü kör olanlar o dermandan gafildirler, kıymetini  ne bilsinler.

 Bostan ve Gülistan'dan uyarlanmıştır.
  

Read more

Etme Bulma Dünyası PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 17:04
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Etme Bulma Dünyası

Bir adam, karısı ve yaşlı babası. Kadın kayınpederini istememekte, huysuzluk etmekte, evin huzurunu boznaktadır.
Bir gün kocasına:
- Bey... bey.. Bezdim bezdim. Bir gün göremedim. Gençliğim gidiyor. Ya ayrılalım, babanla kal., ya da al babanı al da nereye getirirsen getir beraber kalalım. Yoksa ben gidiyorum.
Adamcağız  şaşkınbiraz da sitemli   bir vaziyette:
-Ne diyorsun hanım, o babam babam; öldüreyim mi, atayım mı? Kimi var bizden başka bakacak, dese de karısı ısrarda ısdrar  ediyordu.
Adam baktı olacak gibi değil babasını  dağa bırakmaya karar verdi. Yanına oğlunu da alarak yola koyulurlar. Babasına da:
- Baba, torununla beraber dağa oduna gidiyoruz, istersen sen de gel" der. Baba gelinin dırdırını dinlemektense onlarla beraber ağın yolunu tutar..
yola koyulu dağlara, ormanların içlerine girip bir müddet gittikten sonra, babasına:
- Baba sen burada biraz dinlen. Bizde odun toplayalım, der ve oradan ayrılırlar.
Odun toplamadan, babasını orada bırakarak dönerler.
Yolda oğlu:
- Dedemi almadık baba.
- Dedeni oraya bıraktık. Artıki htiyarladı orada kalacak.  
Torun ısrar eder:
- Dedemi isterim... . En sonunda babasına ne dese desin fayda etmeyceğini anlayan çocuk:
- Baba, sen ihtiyarladığında ben de senin gibi  seni getirip dağa mı bırakacağım? der demez adamın aklı başına gelir. Babasını almaya karar verir İhtiyar, kendisini almak için yoldan geri dönen oğluna:
- Evlâdım, sen beni  bırakıp gidemezsin. Çünkü ben babamı bırakmadım. Ölünceye kadar hizmet ettim.
Adam babasını alıp eve getirir. 

«Bu dünya etme-bulma dünyası» diye... Sen ne yaparsan sana da onun aynısının yapılacak.
  

Read more

Eşkiya Farkı PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 17:03
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Eşkiya Farkı

İrşad faaliyetinden dönen bir Osmanlı  alimini dağ başında o  günün eşkiyası çevirir. Birinin gözü hocanın köstekli saatine dikilmiştir. Hemen saldırır.

Ama eşkiyabaşı'ndan serrt bir ihtarı almaktan da geri kalmaz:
- Hocaefendinin saatine dokunma! Namazlarını o saatle kılıyor!

Bir başka gün, tarladaki çeşme başında, çocuğuyla yemeğini yemekte olan bir kadını ablukaya alan eşkiya, kadının feryadı üzerine şöyle seslenir:

- Bacım korkma. Bizim senin namusunda gözümüz olamaz. Bizim de bacımız, anamız vardır. Biz sadece şu çantadaki ekmeğe muhtacız. Bize bir-iki parça ekmek ver yeter.

Bugün kadın-çocuk, genç-ihtiyar demeyip katleden eşkiyayı düşündükçe....
 

İslam Farkı, Vehbi Vakkasoğlu 

Read more

En son Söz PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 17:01
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
EN SON SÖZ

İmam Kazım (a.s) ın annesi, Ümmü Hamide’nin gözü, eşi İmam Sadık (a.s)’ın vefatı münasebetiyle, kendisini teselli etmek için gelmiş olan Ebu Basir’e ilişince, gözyaşları akmaya başladı. Ebu Basir’de, bir müddet ağladı. Ümmü Hamide’nin ağlaması durunca, Ebu Basır’e:
- İmam’ın can çekiştiği anda, hazır değildin! Tuhaf bir mesele oldu.
- Ne meselesi?”
- İmamın hayatının son anlarıydı. İmam ömrünün son dakikalarını geçiriyordu. Gözleri kapanmıştı. İmam, ansızın gözlerini açtı ve “hemen şimdi akrabalarım ve yakınlarımın hepsini toplayın” buyurdu. Tuhaf bir (emir) istekti. Böyle bir vakitte İmam, madem ki emir vermişti, biz de gayret ettik ve hepsini topladık. İmamın yakınları ve akrabalarından gelmemiş kimse kalmadı. Hepsi, bu hassas anda İmam ne yapacak, ne söyleyecek diye hazırdılar ve merakla bekliyordı.
İmam, hepsini hazır görünce topluluğu karşısına alarak:
- Bizim şefaatimiz namazına önem vermeyen kimselere asla nasip olmayacaktır” buyurdu.
 
 Bihar ul-Envar 

Read more

Dua İçin Rica PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 16:57
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
DUA İÇİN RİCA

Bir şahıs, heyecan ve ıstırapla, İmam Sadık (a.s)ın  huzuruna gelerek:
-  Ne olursunuz efendim, Allah’a bana daha fazla rızık vermesi için dua da bulunun, çünkü çok yoksulum, dedi.
İmam:
- Hayır, asla dua edemem buyurdu.
- Niçin edemezsiniz efendim?
-   Zira Allah bu iş için bir yol tayin etmiştir; rızk peşinden koşun ve onu elde edin diye de emir buyurmuştur. Halbuki sen evinde oturup, dua etmek suretiyle, rızkın senin peşinden gelmesini istiyorsun.
 
Vesail 

Read more

Deli Hafız PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 16:56
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Deli Hafız

Fatih dersiamlarından biri, münasebeti olmayan bir müeseseye, münasip olmadığı halde ders verdiği için, ariflerden "Deli Hafız" namıyla maruf bir zat, kendisine, yaptığı işin ihanet olduğunu, emaneti ehlinin gayriye verildiğini ihtar edersede hoca kabul etmez ve biraz kırılır.

Ertesi sabah erken, hocanın kapısını çalan hafız, pencereden kendisine bakan ve özür dileyecek zanneden sözde alim kişiye şöyle der:
- Dün size söylemeye unutmuştum; onun için geldim. Bugün sana, sade bu deli Hafız kafir, diyor. ,bundan elli-altmış sene sonra herkes kafir diyecek" der ve döner.

Emaneti ehline vermeli...
 
 

Hatıratım, Ali Erol
  

Read more

Dağ başına mı, şehir içine mi? PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 16:53
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Dağ başına mı, şehir içine mi?..
Ahmed Şahin
Zaman Gazetesi

İki kardeştiler. Biri köyde çobanlık yapmayı tercih ederek diyordu ki: Bu zamanda şehre gitmek, oranın günahlı hayatına karışmak çok kötü. İyisi mi, ben köyün çobanlığını yapayım, günahlardan uzak kalayım.
Diğeri ise şehre gitti. Bir mahallede küçük bir tamir kulübesi açıp başladı ayakkabı tamirine.
Çoban dağda koyunları, keçileri otlatıyor, hiçbir namazını kaçırmıyor, hiçbir şekilde de nâmahreme nazar etmiyordu. Bütün gün ormanın sessizliği içinde zikirle, fikirle, şükürle yaşayıp gidiyordu.
Bu sebeple de manen bir hayli ilerledi, kerametlere mazhar oldu.
Düşünüyordu ki, kardeşi şehirde bir sürü günah ve nâmahreme nazar ile manen sukût ediyor...
Bir ara ona acıyarak ziyaretinde bulunmayı düşündü. Otlattığı koyunlarından bir miktar süt sağıp bir bez torbaya doldurarak ağzını bağlayıp şehrin yolunu tuttu.
Sora sora bir mahalledeki eskici kulübesinde kardeşini buldu.
Torbadaki sütünü duvardaki bir çiviye asıp oturarak hal hatır sormaya başladı. Bu sırada bir hanım geldi, ayakkabısını çıkarıp topuğunu gösterdi. Kardeşi baktı. Tamir edebileceğini söyledi. Hanım çıplak ayakla beklemeye başladı. Kadın az sonra ayakkabısını giyip giderken ormanda görmediğini gören çobanın zihnindeki temizlik de gitmeye yöneldi. İşte o sırada yukarıdan bir şeyler dökülmeye başladı. Başlarını kaldırıp yukarıya baktıklarında bunun süt damlası olduğunu anladılar. Meğer o anda torbadaki süt de damlamaya başlamış.
Eskici kardeş şöyle bir baktı ve söylendi:
- İnsanlardan kaçarak dağ başında veli olmak kolay şey. Bütün mesele işte bu insanların içinde veli olabilmekte. Anladın mı şimdi farkı?
Çoban başını sallayarak cevap verdi:
- Sen haklısın şehirli kardeşim. Demek senin manen yükselmene mani bu gibi manzaralar. Bunun için düşüş var sende.
Eskici cevap verdi:
- Nereden bildin bende düşüş olduğunu?
- Baksana, bir anda düştüm senin yanında. Sen ise her gün bunlarla yüz yüze, göz gözesin. Düşmemen mümkün mü?
Eskici cevap verdi:
- İşte ben de onu söylüyorum sana. Asıl mesele bunların içinde kendini muhafaza etmektedir. Rabb'ime şükürler olsun ben kendimi şimdiye kadar muhafaza ettim, bundan sonra da muhafaza ederim, inşaallah.
Çoban buna itiraz etti.
- Beni bir anda makamımdan düşüren manzara seni her gün neden düşürmesin? Sen çoktan düşmüşsün de haberin bile yok.
Eskici buna bir cevap vermek istiyordu. Bunun için şehadet parmağını ağzına götürüp dilinin ucuyla ıslattıktan sonra doğruca torbanın süt akan yerine Bismillah diyerek bastırdı. Bir de baktılar ki, şıp şıp diye akan süt anında kesildi.
Birbirlerine bakıştılar. Bir anlık sessizliği yine çobanın feryadı bozdu. Kucakladığı kardeşine şöyle diyordu:
- Sen haklıymışsın şehirli kardeşim! Asıl mesele, dağ başına kaçmak değil, insanlar içine girmek, onların arasında durumunu muhafaza etmekmiş.
Siz ne dersiniz bu olaya? Dağ başına mı gitmeli, yoksa şehir içinde mi muhafaza olmalı? 

Read more

Çoban Ve Ağaç PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 16:51
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
ÇOBAN VE AĞAÇ

Yaşlı çoban sürüsünü otlatmak için yaylaya çıktığında tepeye yakın bir elma ağacının altında dinlenir ve eğer mevsimiyse, onunla konuşarak:
"Hadi bakalım evladım, derdi. Bu ihtiyarın elmasını ver artık".
Ve bir elma düşerdi, en güzelinden, en olgunundan. Yaşlı adam sedef kakmalı çakısını çıkartarak onu dilimlere ayırır ve küçük bir tas yoğurtla birlikte ekmeğine katık ettikten sonra, babasından kalan Kur'an'ını okumaya koyulurdu.

Çoban, bu ağacı yirmi yıl kadar önce diktiğinde sık sık sular, bunun için de büyükçe bir güğüme doldurduğu abdest suyundan geriye kalanı kullanırdı. Elma ağacının kökleri, belki de bu sularla kuvvet bulmuş ve kısa sürede serpilip meyve vermeye başlamıştı. Çoban o zamanlar henüz genç sayıldığından şöyle bir uzandı mı en güzel elmayı şıp diye koparırdı. Fakat aradan geçen bunca yıl içinde beli bükülüp boyu kısalmış, ağacınkiyse bir çınar gibi büyüyüp göklere yükselmişti. Ama boyu ne olursa olsun, ağaç yine de yavrusu değil miydi? Onu bir evlat sevgisiyle okşarken :
"Ver yavrum, derdi, gönder bakalım bu günkü kısmetimi."
Ve bir elma düşerdi hiç nazlanmadan, yıllar boyu hiçbir gün aksamadan.

Köylüler, uzaktan uzağa gözledikleri bu hadiseyi birbirlerine anlatıp yaşlı çobanın veli bir zât olduğunu söylerlerdi.

Yaşlı adam, ağacın altında dinlenip namazını kıldığı bir gün, yine elmasını istedi. Ancak dallar dolu olmasına rağmen nedense birşey düşmemişti. Sonra bir daha, bir daha tekrarladı isteğini. Beklediği şey bir türlü gelmiyordu. Gözyaşları, yeni doğmuş kuzuların tüylerini andıran beyaz sakalını ıslatırken, ağacın altından uzaklaşıp koyunların arasına attı kendini. Yavrusu, meyve verdiği günden bu yana ilk defa reddediyordu onu. İhtiyar çobanın beli her zamankinden fazla bükülmüş, güçsüz bacakları da vücudunu taşıyamaz olmuştu. Hayvanlarını usulca toplayıp köye doğru yöneldiğinde, aşağıdaki caminin her zamankinde daha nurlu minarelerinden yankılanan ezan sesiyle irkildi birden. Yeniden doğmuştu sanki çoban. Birşey hatırlamıştı.
Çocuklar gibi sevinerek ağacın yanına koştu ve ona şefkatle sarılırken :
"Canım" dedi, hıçkırıp ağlayarak.
"Benim güzel evladım, mis kokulum. Şu unutkan ihtiyarı üzmeden önce neden söylemedin, bu günün Ramazan'ın ilk günü olduğunu ?"

Kaynak:
Huzura Doğru 

Read more

Cennet Komşusu PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 16:49
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Cennet Komşusu

Vaktiyle padişahlardan biri şehri dolaşmaya çıkmıştı. Tanınmamak için kıyafetini değiştirmiş, yanına da bir kölesini almıştı. Halkın kendi yönetimi hakkında neler düşündüğünü öğrenmek istemisti.
Mevsim kıştı. Soğuk her yeri kasıp kovuruyordu.
Yolu bir mescide düştü.
İki yoksul bir köşede titreyerek oturuyordu. Gidecek başka yerleri yoktu.
Onların ne konuştuklarını merak eden padişah yanlarına sokuldu.
Fakirlerden şakacı olanı soğuktan şikayet ediyordu:
- Yarın cennete gittiğimizde bizim padişahı oraya sokmayacağım! Cennetin duvarına yaklaştığını görürsem, pabucumu çıkarıp kafasına vuracağım.
Öteki merakla sordu:
- Onu niçin cennete sokmayacakmışsın?
- Tabii sokmam. Biz burada soğuktan donarken o sarayında keyif sürsün. Bizim halimizden haberdar olmasın. Sonra da kalkıp cennette bana komşu olsun. Ben öyle komşuyu istemem arkadaş, dedi.
Gülüstüler.
Padisah kölesine:
- Bu mescidi ve adamları unutma! dedi.
Saraya dönünce mescide adamlarını yolladı. İki fakiri alıp saraya getirdiler.
Zavallılar başımıza neler gelecek diye korkuyla bekleşirken onları dayalı, döşeli bir odaya yerleştirdiler.
- Burada yeyip, içip yatacak, padişahımıza dua edeceksiniz. Cennette size komşu olmasına karşı çıkmıyacaksınız, dediler.
Padişah ne iyi kalpli imiş, değil mi? Peygamberimiz yoksula yardım edenleri şöyle övmüştür:
"Bir mü'mini dünya dertlerinden kurtaranı, Allah, ahiret dertlerinden kurtarır."
 

Read more

Cehaletin tek ilâcı sormak PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 16:47
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Cehaletin tek ilâcı sormak...

Câbir radıyallahü anh anlatıyor: Arkadaşlarımla beraber sefere çıkmıştık. İçimizden birinin başına taş isabet etti ve başını yaralayıp kemiğini kırdı. Sonra aynı adam uykuda ihtilâm olduğu için, arkadaşlarına:
- Teyemmüm edebilir miyim, bu hususta benim için ruhsat buluyor musunuz? diye sordu.
Arkadaşları da:
- Hayır, su mevcut oldukça teyemmüme ruhsat yoktur, diye cevap verdiler. Bunun üzerine o şahıs gusül abdesti aldı ve açık vaziyetteki yaradan içeriye giren suyun tesiri ile vefat etti. Peygamber aleyhisselâmın huzuruna geldiğimiz zaman, kendisine hadiseyi naklettiler.
Bunun üzerine Resûlüllah aleyhisselâm:
- Adamı öldürmüşler, Allah onları öldürsün, buyurdu.
Ve «Bilmiyorlarsa sorsaydılar ya; cehaletin ilâcı sormaktır, o adama teyemmüm etmek kâfi gelirdi. Yarasına da bir bez parçası koyar, üzerine mesheder ve vücudunun diğer yerlerini de yıkardı» diye ilâve etti (Ebû Davud)

Read more

Bugün Param Yok PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 16:45
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Bugün Param Yok

Allah dostlarından....
Bir gün Karaköy'e geçmek üzere kayıkçılara:
- Bugün param yok, Allah için beni karşıya kim geçirir? teklifinde bulunur. Ses çıkmaz. Az sonra biri :
- Ben diye talip olur ve götürür.

O günün gecesi o kayıkçı, rüyasında kıyamet kopmuş, mizan kurulmuş, herkes amellerine göre  muamele olunurken, şaşkın, sıratı   geçmekkorkusu ve düşünenlerin dehşeti içinde iken ona bir el uzanıp selamete götürür. Kayıkçı:
- Siz kimsiniz? Bu badireden beni kurtardınız, diye sual edince:
- Ben iki cihan serverinin mağara arkadaşı Ebu Bekir Sıddıyk'ım. evlatlarımıza hizmet eli uzatanlara, imdad elimiz böyle ulaşır, buyururlar.

Hatıratım, Ali Erol 

Read more

Bu Akşam Hindistan'da PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 16:43
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
BU AKŞAM HİNDİSTAN'DA

Hz. Süleyman'ın sarayına kuşluk vakti saf bir adam telaşla girer. Nöbetçilere, hayati bir mesele için Hz. Süleyman'la görüşeceğini söyler ve hemen huzura alınır. Hz. Süleyman (a.s) benzi sararmış, korkudan titreyen adama sorar:
- Hayrola ne var? Neden böyle korku içindesin?  Derdin nedir? Söyle bana...
Adam telaş içinde:
- Bu sabah karşıma Azrail (a.s) çıktı. Bana hışımla baktı ve hemen uzaklaştı. Anladım ki, benim canımı almaya kararlı..
- Peki ne yapmamı istiyorsun?"
Adam yalvarır:
- Ey canlar koruyucusu, mazlumlar sığınağı Süleyman! Sen her şeye muktedirsin. Kurt, kuş, dağ, taş senin emrinde. Rüzgarına emret de beni buradan ta Hindistan'a iletsin. O zaman Azrail (a.s) belki beni bulamaz. Böylece canımı kurtarmış olurum. Medet senden!
Hz. Süleyman, adamın haline acır. Rüzgarı çağırır ve:
- Bu adamı hemen al. Hindistan'a bırak!" emrini verir. Rüzgar bu... Bir eser, bir kükrer. Adamı alır ve bir anda Hindistan'da uzak bir adaya götürür.
Öğleye doğru Hz. Süleyman, divanı toplayarak gelenlerle görüşmeye başlar. Bir de ne görsün, Azrail (a.s.) da topluluğun içine karışmış, divanda oturmaktadır. Hemen yanına çağırır:
- Ey Azrail! Bugün kuşluk vakti o adama neden hışımla baktın? Neden o zavallıyı korkuttun?" der.
Azrail (a.s) cevap verir:
- Ey dünyanın ulu sultanı! Ben, o adama öfkeyle,hışımla bakmadım. Hayretle baktım. O yanlış anladı. Vehme kapıldı. Onu, burada görünce şaşırdım. Çünkü Allah (cc) bana emretmişti ki:
- "Haydi git, bu akşam o adamın canını Hindistan'da al!" Ben de bu adamın yüz kanadı olsa, bu akşam Hindistan'da olamaz. Bu nasıl iştir, diye hayretlere düştüm. İşte ona bakışımın sebebi bu idi.

Osman Nuri, Mesnevi Bahçesinden Bir Testi Su 

Read more

Birlikte Yemek PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 16:41
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
BİRLİKTE YEMEK
 
Resul-i Ekrem, dostlarıyla birlikte, binek hayvanlarından iner inmez, yüklerini yere koydular, daha sonra bir koyun keserek yemek hazırlamaları için karar aldılar.
Birisi: “Koyunu ben keserim” dedi.
Diğeri: “Derisini ben yüzerim” dedi.
Üçüncüsü: “Etini de ben pişiririm” diye söze katıldı.
Dördüncü:............
Resul-i Ekrem (s.a.a):
"Çölden odunu da, ben toplarım.” buyurdu.
Topluluk:
“Ey Allah’ın elçisi, siz zahmet etmeyip sakin bir köşede oturursanız, biz bu işlerin hepsini seve seve yaparız” dediler.
Resul-i Ekrem(s.a.a):
"Evet, yapabileceğinizi biliyorum. Fakat Allah, “Her hangi bir kulunun, kendi dostları ve arkadaşlarından, özel imtiyazlarla ayrılarak, seçkin bir vaziyette görünmesini sevmez” Buyurdu. Sonra çöle doğru gitti ve çölden çalı çırpı toplayıp getirdi. 
Read more

Biri İki Etmek PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 16:38
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Biri İki Etmek

Allah dostlarından... Talebesi anlatıyor.
Bir sabah hazır olduğumuz yere teşrif edip, hatır sorarken, halimi arzedip:
- Efendim, benim şu kadar lira borcum var idi. Günü geldi  sıkılıyorum. Üç gün izin verirseniz memlekete gidip öder gelirim, dedim.
- Biraz sabret, geceler gebedir, buyurdular.

Birkaç gün sonra, münasip lisanla tekrar hatırlatmak zarureti hasıl oldu. Zira memlekette, "borçtan kaçtı" sözleri de gelen haberler arasında idi.
Hz.Üstazın sözü yine evvelki gibi idi.
- Geceler gebedir.

Fakat bir gün sonra bana:
- Memlekette nerden vereceksin bu parayı? diye sual ettiler.

İşin en canlı noktası da burası.
- Efendim, babamdan kalma bir bağım var, üç bin lira eder. Onu satıp veririm, dediğimde Hz.Üstazın rengi birden değişti. mübarek gözleri buğulandı. Ve ... çu sözler döküldü:
- Biz kardeşlerimizin evini bağını satmak değil, birini iki  etmekle mükellefiz.

İkinci gün ..... bir tüccar ağabeyimizden ödünç para alıp parayı bana verdiler. Sonra ödedim.

Hatıratım, Ali Erol 

Read more

Bir hikmeti vardır PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 16:37
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Bir hikmeti vardır

Adamın biri bir pislik böceği görür
" Bu yaradılışı çirkin pis kokulu bir yaratıktır.Allah bunu niçin yaratmışki ? " der.

Aradan zaman geçer, adamın yüzünde bir çıban çıkar. Nereye başvurduysa derdine bir derman bulamaz.  Çııban yara haline gelir. Bir gün sokakta dolaşırken, yüzündeki yara bir yolcunun dikkatini çeker. ayak üstü sohbetten sonra yolcu kendine yardım edebileceğini, bu tip çıbanların oluşturduğu yaraların tedavisini bildiğini söyler. Adam her ne kadar inanmadıysa Allah'tan umut kesilmez diyerek kabul eder.

Yolcu bir pislik böceğinin getirilmesini ister.Orada bulunanlar bu isteğe gülerler. Fakat hasta olan adam, o böcek hakkında söylediği sözleri o an hatırlar ve derki ;
- Adamın isteğini yerine getirin, ne diyorsa yapın.
Yolcu getirilen böceği yakar ve külünüyaranın üzerine serper ve yara Allah'ın hikmetiyle iyileşir. Bunun üzerine hasta olan adam etrafına der ki ;
- Unutmayın ! Allah'u Teala'nın yarattıklarının, yaratılışında bir hikmet vardır, bir derde deva vardır. Velev ki pislik böceği olsa dahi. 

Read more

Bir gencin tövbesi PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 15 Kasım 2011 16:35
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Bir gencin tövbesi

Allahü teâlâ, peygamberi Musa aleyhisselâma hitap edip
" (Ey Musa! Filân mahallede, bizim dostlarımızdan biri vefât etti. Git onun işini gör. Sen gitmezsen, bizim rahmetimiz onun işini görür) buyurdu.
Hazret-i Musa, emir olunduğu mahalleye gitti.
Oradakilere:
-Bu gece, burada, Allahü teâlânın dostlarından biri vefât etti mi? diye sorunca:
-Ey Allahın peygamberi! Allahü teâlânın dostlarından hiç kimse vefât etmedi. Ama, filân evde zamanını kötülüklerle geçiren fâsık bir genç öldü. Fıskının çokluğundan, hiç kimse onu defnetmeye yanaşmıyor, dediler.
Musa aleyhisselâm:
-Ben onu arıyorum, buyurdu. Gösterdiler.
Hazret-i Musa, o eve girdi. Rahmet meleklerini gördü.Ayakta durup, ellerinde rahmet tabakları olup, Allahü teâlânın rahmet ve lütfunu saçıyorlardı.Hazret-i Musa, yalvararak münacaat etti:
-Ey Rabbim! sen buyurdun ki, o''Benim dostumdur.'' İnsanlar ise fâsık olduğuna şahitlik ediyorlar. Hikmeti nedir?
Allahü teâlâ:
(Ey Musa! İnsanların onun için fâsık demeleri doğrudur. Ama, günahından haberleri var, tövbesinden haberleri yok. Benim bu kulum, seher vakti, toprağa yuvarlandı ve tövbe etti. Bizim huzurumuza sığındı. Ben ki, Allah'ım! Onun sözünü ve tövbesini kabul ettim. Ona rahmet ettim ki, bu dergâhın ümitsizlik kapısı olmadığı anlaşılsın!) buyurdu.  

Read more


Pazartesi 14 Kasım 2011

Besmelenin Fazileti PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazartesi, 14 Kasım 2011 22:34
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Besmelenin Fazileti

Saliha bir kadının, münafık ve cahil bir kocası vardı. Bu kadın " Bismillahirrahmanirrahim " diye besmele çekmeden, hiçbir işine başlamazdı. Kocası,onun bu haline kızar, kadıncağıza yapmadığı eziyeti bırakmazdı. O saliha kadın ise, kocasının eza ve cefalarına sabreder ve onun doğru yola gelmesi için Allah'a dua ederdi.

Birgün,kadının kocası iyice öfkelenmişti..Karısına yapacağı eziyet ve kötülük için bir bahane arıyor ve kendi kendine :
" Şuna bir oyun çevireyimde görsün ; bakalım onu rezil olmaktan kim kurtaracak ? " diye söylenip duruyordu. Başkalarına açıkça söyleyemediği inkarcılığı,artık bütün çirkinliğiyle,içinde dolup taşmıştı.

Hanımını çağırdı,ona bir kese altın vererek :
- Bunu iyi sakla !!! diye tenbih etti. Kadında kocasının emri üzerine hemen gitti,besmeleyi çekerek keseyi iyice sakladı. Bu arada kocasıda onu gizlice takip ediyordu. Sonra karısının haberi olmadan keseyi, karısının sakladığı yerden aldı. İçindeki altınları boşaltarak, keseyi derin bir kuyuya attı. Aradan çok geçmeden karısını çağırdı ve :
- Sana verdiğim bir kese altını hemen getir. dedi.
Kadın koştu ; keseyi sakladığı yere,
" Bismillahirrahmanirrahim " diyerek elini uzattı.
Tam o anda, Allahu Tealanın emriyle, kese kadının sakladığı yerde içindeki altınlarla beraber aynen duruyordu.  Islanan keseden suları damlıyordu. Kadın kesenin neden ıslak olduğunu anlayamadı ve keseyi kocasına getirdi. Adam içi altınla dolu keseyi görünce çok şaşırdı ve karısının söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu anladı.
Sonra karısına ;
- Sana çok zulmettim,çok canını yaktım,beni affet. diye yalvarmaya başladı. Allah'a tevbe ve istiğfar etti. İbadetlerine bağlı bir insan oldu. O günden sonra dua ve yakarışlarında hep şöyle derdi ;
- Ya Rabbi ! Bana dünyam ve ahiretim için hayırlı, Saliha bir kadını eş olarak verdiğin için,sana hakkıyle şükretmekten acizdim,beni affet Alah'ım...
O saliha kadın ise ;
- Ya Rabbi ! Sana şükürler olsun ki,duamı kabul edip kocamı salihlerden eyledin,diye dua ediyordu.

Bu hikayeden alınacak ibretler ve çıkarılacak hikmetler çoktur.Büyükler demişlerki ; " Sabrın kendisi acıdır,lakin meyvesi tatlıdır."
 
Kaynak : Ahmed Şihabuddin El-Kalyubi'nin," Dini Hikayeler ", Çeviri : Hüseyin Erdoğan  

Read more

Besmele PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazartesi, 14 Kasım 2011 21:57
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
BESMELE

Bişr-i Hafi. Evliyânın büyüklerinden. Genç. Günah çukuruna düşmüş yuvarlanıyor yuvarlandıkça batıyor...

Bir gün Gecesini içki masalarında sabahladığı bir gecenin günü. Sarrhoş. Evinin yolunu tutturmuş, gidiyor, gitmeye çalışıyor. Yürüyor. O da ne? Bir kağıt, üstünde Besmele yazılı bir kağıt.  İçi cız ediyor. Eğiliyor. Çamurların içinden Besmele yazılı kağıdı alıyor. Hiç Allah'ın ismi yerde olur mu, çamurlar içinde  olur mu, bin bir düşünce bin bir ah ediş. Kağıdı öpüyor, çamurlarını siliyor, temizliyor, evine götürüyor, güzel kokulare sürüyor ve eveinin en güzel yerine asıyor.

O gece âlim bir zât bir rüyâ görür. Rüyâda,'' Git, Bişr'e söyle! İsmimi temizlediği gibi onu temizlerim. İsmimi büyük tuttuğu gibi büyültürüm. İsmimi güzel kokulu yaptığı gibi, onu güzel ederim. İzzetime yemin ederim ki, onun ismini dünyada ve âhirette temiz ve güzel eylerim'' denildi.
Bu rüyâ, üç defa tekrar etti. Rüyâ gören kimse, sabah olunca, Bişr-i Hafi'yi arayıp meyhanede buldu. Mühim haberim var diye içeriden çağırdı. Bişr geldiğinde, gelen zâta dedi ki:
-Kimden haber vereceksin?
-Sana Allahü teâlâdan haber vereceğim. Bunu duyan Bişr, ağlamaya başladı ve sordu:
-Bana kızıyor mu, şiddetli azap mı yapacak? Rüyâyı sonuna kadar dinleyince arkadaşlarına dönüp şöyle söyledi:
-Ey arkadaşlarım! Beni çağırdılar, bundan sonra bir daha beni buralarda göremiyeceksiniz.
O zâtın yanında hemen tövbe etti. Bu anda ayağında ayakkabı bulunmadığı için, hiç ayakkabı giymedi. Sebebini soranlara,''Söz verdiğim zaman yalınayaktım, şimdi giymeğe hayâ ederim'' derdi.

Ayakkabı giymediği için kendisine ''Hafi'' (yalınayak)denilmiştir. 

Read more

Ayyaşı Alıkoyma Hikayesi PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazartesi, 14 Kasım 2011 21:37
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
AYYAŞI ALIKOYMA

Mansur’un emriyle, Beytülmalın kasasını açmışlardı ve herkese oradan, bir miktar veriyorlardı. Şakrani de Beytülmaldan payını almak için gelenlerden biriydi. Fakat kimse onu tanıyamadığı için, kendisine bir pay almaya, vesilesi yoktu. Cedlerinden birinin köle olup Resul-i Ekrem (s.a.a)’in onu azat etmiş olması itibariyle bu azatlık unvanı ister istemez Şakrani’ye de, oradan miras kalmıştı ve onun için kendisine, “Mevla Resulallah” yani Resulullah’ın azatlısı diyorlardı. Kendisine gelen bu unvan, Şakrani için, bir nevi intisab ve iftihar sayılıyordu. Bu yüzden o da kendisini, risalet hanedanına mensup sayıyordu.

Bu arada, Şakrani’nin meraklı ve endişeli gözleri, Beytülmaldan kendisi için payını alacak bir, vesile aramaktaydı ki, İmam Sadık (a.s) ‘ı gördü. Yanına giderek hacetini söyledi. İmam gitti uzun sürmedi. Şakrani için bir pay alıp bizzat getirdi onu Şakrani’nin eline verdiği zaman yumuşak bir dille ona, şu cümleyi söyledi:
- İyi bir iş kimin tarafından yapılırsa yapılsın, iyidir fakat senin tarafından ve risalet hanedanına bağlı olduğun için daha iyi ve daha güzeldir. Kötü bir işe gelince, oda her kimse tarafından yapılırsa yapılsın, kötüdür fakat aynı intisabından dolayı, senin tarafından yapılırsa, daha çok kötü ve daha çok çirkindir.

İmam Sadık (a.s) bu cümleyi buyurunca, İmamdın onun sırrından yani, ayyaşlığından haberdar olduğunu anladı. İmam onun, ayyaş olduğunu bildiği halde, kendisine sevgi gösterdi ve sevgisinin arasında, kusurunu da söyledi. Şakrani bundan çok utandı ve kendisini kınadı.

 El-Envarü’l- Behiyye 

Read more

Aynen Senin Gibi Olmak İsterim PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazartesi, 14 Kasım 2011 21:35
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
AYNEN SENİN GİBİ OLMAK İSTERİM

Bir gün Azizan Hazretlerine, hatırı sayılır bir zat misafir geliyor. Fakat evde hazır yemek yok... Azizan Hazretleri üzülüyorlar. Evlerinin kapısına çıkıyorlar. O sırada, paça satan bir genç, elinde bir çömlekle geliyor. Çömlekte donmuş paça var...
Genç:
-Bu yemeği sizin ve yakınlarınız için hazırladım. Kabul buyurursanız beni mesut edersiniz.
Diyor.
Azizan Hazretleri bu nazik anda gelen yemekten son derece hoşnut kalıyorlar ve gence iltifat ediyorlar. Gelen yemekle misafir ağırlanıyor. Misafir gidince Şeyh Hazretleri paça satan genci çağırtıp:
-Senin getirdiğin bu yemek, sıkıntılı bir ânımızda imdada yetişti. Sen de şimdi bizden ne muradın varsa iste ki, Allah dileğini verse gerektir.
Genç:
-Aynen senin gibi olmak isterim.
Diyor.
Bu çok güç bir şey... Üzerimizdeki yük senin omuzlarına çökecek olursa ezilirsin!
Cevabını veriyor Azizan Hazretleri...
Fakat genç yana yakıla ısrar ediyor:
-Benim âlemde tek muradım bu... Tıpkı tıpkısına senin gibi olmak... Başka hiç bir şey beni teselli edemez. Başka emel tanımıyorum!
-Peki, diyor, Azizan Hazretleri; öyle olsun!
Ve genci elinden tuttuğu gibi halvet odasına çekiyor. Orada nazarlarını gence mıhlayıp kalpleriyle kalbine yöneliyorlar. Biraz sonra gençte bir değişiklik başlıyor. Genç hem zahirde ve hem batında Azizan Hazretlerinin ayı olarak meydana çıkmaya başlıyor. Bu hal tam 40 gün devam ediyor ve 40'ıncı gün genç girdiği yükün ağırlığında bekâ âlemine göçüyor. Fakat muradına ermiş ve ebedi saadete erişmiştir 

Read more

Asalet & Terbiye PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazartesi, 14 Kasım 2011 21:30
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Asalet & Terbiye
 
Firavun'un kahinleri, saltanatı yıkacak çocuğun dünyaya geldiğini kendisine haber verdiler. Firavun ölmemek için öldürmek sevdasına kapıldı. O sene dünyaya gelen erkek çocuklarını, kılıçtan geçirtmeye başladı.  Cellatlar; sokak sokak, ev ev dehşet ve ölüm saçıyorlardı.

Kadının biri, doğum sancıları başlayınca, mağaraya vardı ve çocuğunu orada dünyaya getirdi. Çocuğunun , gözünün önünde öldürülmesinden korktuğu için orada bırakarak evine döndü. Mukadderatı ile başbaşa kalan çocuğu, Cenab-ı Hakk'ın emriyle, Hz.Cebrail besleyip  büyüttü.

İlk fırsatta mağaraya koşan kadın, çocuğunu hayatta bulunca sevindi, onu emzirip doyurdu ve tekrar evine döndü. Günler  böylece geçerek küçük büyüdü ve sonunda Hz.Musa'nın kavmini, altından buzağıya taptıran kimse bu çocuk oldu. Adı Musa.

Samira kabilesine mensup bulunduğu için, kendisine Samiri lakabı verilmiştir. Asalet olmayınca, Cebrail aleyhiselamın verdiği  gıdaya ihanet etti.

Diğer bir Musa da Allah'ın Kelimi, Peygamberi ve Firavun'un helakinin zahir planda sebebi oldu. Cenab-ı Hakk, onu Firavun'un sarayında ve kucağında büyüttürdü. Hz.Musa'nın annesi, kalbine gelen bir ilhamla oğlunu bir sandık içine koyarak Nil'in akıntısına bıraktı. Nil'in kıyısında yapılmış sarayının balkonunda, karısı Asiye ile birlikte oturmakta bulunan :Firavun, nehirden gelmekte olan sandığı yakalatıp açtırdı. Derhal, içinden çıkan küçük Hz. Musa'yı öldürtmek için emir verdiyse de Asiye buna mani olarak:
- Benim için de, senin içöin de bir göz bebeği! Onu öldürmeyin. Olur ki, bize faidesi dokunur, yahut onu evlat ediniriz, dedi. Netice itibariyle Firavun'un büyüttüğü Musa; Peygamber oldu ve Firavun'un saltanatını yıktı. Bir Arab şairi, aslet olmayınca terbiyenin fayda vermeyeceğini dile getiriken:

                                    Fe Musa'llezi rabbahü Cibrilü kafirün
                                    Ve Musa'llezi rabbahü Fir'avnü mürselü
demiştir. Yani": (Asalet olmadığı için) Cebrail'in büyüttüğü Musa kafir oldu ve (asil bir soya sahip olduğu için) Firavun'un beslediği Musa ise Peygamberdir"  

Read more

Altın Top PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazartesi, 14 Kasım 2011 21:28
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Altın Top

Zengin bir ailenin fakir bir komşusu varmış. Evlerindeki saadetin dalgalanmaları, zengin ailenin duvarlarını aşarak kulaklarına kadar ulaşırmış. Akşam olunca , fakir ailenin evindeki  gülme ve saadeti  duyunca zengin komşu gıpta edermiş. bir gün karısına demiş ki:
- Biz bu kadar zengin olduğumuz halde neden neşemiz yok? Sen yarın fakir komşunun hanımından sor bakalım, saadetlerinin sebebi ne ise, biz de onlar gibi saadete nail olmaya çalışalım.
Kadın sabah olunca fakir komşuyu ziyarete giderek, konuşma sırasında evlerindeki saadetin sebebinden sual açmış, fakir komşunun hanımı demiş ki:
- Bizim küçük bir altın topumuz var. Akşam olunca ben efendime o da bana altın topu atarak oynar eğleniriz.
Akşam olunca zenginin  karısı meseleyi kocasına nakletmiş. Adam ertesi gün bir kuyumcuya giderek altın bir top  sipariş  etmiş. Topu aldığı günün akşamı karısı ile karşı karşıya oturup, altın topu birbirlerine atmaya başlamışlarsa da, hayal ettikleri neşe bir türlü  doğmamış... Hatta madeni topun ağırlığı sebebeiyle canları yanmış; sert atışlar yüzünden topun isabet ettiği vücutları, yer yer morarmış. Sabah olur olmaz zenginin karısı, alelacele fakirin  ailesinden sual etti:
- Biz senin dediğin altın topu yaptırdık, fakat neşelenemedik, dedi. Fakir komşu:
- A komşum, o bildiğin gibi top değil. Sarı saçlı masum bakışlı bir yavrumuz var. biz ona "altın top" diyoruz. akşam olunca kah benim kucağıma, kah babasına koşar ve bizi eğlendirir. Onunla meşgul olurken yorgunluğumuzu unutur, neşeleniriz, cevabını verdi.

Binaya konulan harç, nasıl tuğlaları birbirine kaynaştırır ise, evlat da karı ve kocayı birbirine bağlar.

İslam'da Kadın ve Aile, Mehmed Emre, Bedir Yayınevi, 1979, 6. Baskı 

Read more

Alın Teri Dini Hikaye PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazartesi, 14 Kasım 2011 21:22
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
ALIN TERİ

İmam Kazım (a.s) kendi tarlasında çalışmakla meşguldü. Fazla faaliyet İmamdın bütün vücundan terler akıtmıştı bu arada Ali ibni Ebi Hamza-i Bata ini geldi imamın yanına, ve o manzarayı görünce:
-     Kurban olayım, niçin bu işi başkalarına bırak mıyorsun? diye sordu.
-     Niçin başkalarına bırakayım? Halbuki benden daha üstün kişiler bile, daima bu gibi işlerle meşgul olmuşlardır.
-     Allah’ın elçisi, Emirülmü’minin ve bütün ecdadım. Esasen tarlada çalışmak ve ziraatla meşgul olmak Peygamberlerin, peygamber vasilerinin ve Allah’ın seçkin kullarının başta gelen, en önemli adetlerinden biridir.
 
 
 Bihar ul-Envar 

Read more

Allah'ın Emaneti Hikaye PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazartesi, 14 Kasım 2011 21:18
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Allah'ın Emaneti

Hz.Ümm-i Süleym, gayet temiz ahlak sahibi bir hatun idi. Çocuğu vefat ettiği zaman, sabır ve metanetle bizzat kendisi yıkadı ve kendisi kefenledi ve bir tarafa bırakıp, komşularına dönerek:
- Babasına haber vermeyin.

Hz. Ebu Talha orada bulunmamaktaydı. Akşam eve döndüğünde, çocuğu sordu, hanımı:
- Gördüğünden şimdi çok iyidir, der.

Sonra yemek yediler, oturdular, birlikte oldular. Bir müddet sonra Hz.Ümm-i Süleym, beyine gayet metanetle şöyle der:
- Ebu Talha, ödünç alınmış bir şeyi geri vermek icap eder mi etmez mi?
- Söylediğin bu söz nasıl bir söz, elbette ki ödünç alınan şey geri verilmeli.
- O halde, Hak Teala da sana emanetten vermiş bulunduğu çocuğu aldı.
Ebu Talha bu sözü duyunca :
- Biz Allah için  halk edilmiş bulunuyoruz ve hep onun tarafına döneceğiz, der ve şükreder.

Sabah olunca gidip Resulullah'a (s.a.v.) anlatır. Resulullah (s.a.v.):
- Ya Rabbi bunun daha iyi bir karşılığını Ebu Talha'ya ver, diye dua eder.

Nitekim, dokuz ay dokuz gün sonra Abdullah diye bir çocukları olur. Çocuk, Peygamberimizin himayelerinde büyürler, İslam Tarihinde önmeli bir şahsiyet olur. 

Read more

Akşama Kadar Yaşamak PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazartesi, 14 Kasım 2011 21:15
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,
Akşama Kadar Yaşamak

Mekke...
Yaşlı bir adam ve genç bir delikanlı bir köşede oturup konuşmaktalar. Önlerinde iyi giyimli bir adam belirir. Genç olanın önüne bir kese altın koyar.
Genç:
- Sağol, paraya ihtiyacım yok.
- Olsun, ben sana veriyorum, ister sen harca, ister fakirere ver.
Genç fazla ısrar etmez. Keseyi alır hemen hepsini ihtiyacı olduğunu bildiklerine dağıtır.
Yaşlı adam aynı akşam genci bir başkasından yardım isterken görür ve sorar:
- Niçin o bir kese altından kendine ayırmadın?
Genç:
-Akşama kadar yaşayacağımı düşünemezdim.
  

Mekke...
Yaşlı bir adam ve genç bir delikanlı bir köşede oturup konuşmaktalar. Önlerinde iyi giyimli bir adam belirir. Genç olanın önüne bir kese altın koyar.
Genç:
- Sağol, paraya ihtiyacım yok.
- Olsun, ben sana veriyorum, ister sen harca, ister fakirere ver.
Genç fazla ısrar etmez. Keseyi alır hemen hepsini ihtiyacı olduğunu bildiklerine dağıtır.
Yaşlı adam aynı akşam genci bir başkasından yardım isterken görür ve sorar:
- Niçin o bir kese altından kendine ayırmadın?
Genç:
-Akşama kadar yaşayacağımı düşünemezdim.
  

Read more

Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri'nin Bir Üniversite Talebesine Nasihatleri PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazartesi, 14 Kasım 2011 20:39
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,
HiZMET MUVAFFAK OLSUN DA, VARSIN BiZiM YERiMiZ CAMiiNiN PABUÇLUGU OLSUN.
Bir Üniversite Talebesine Nasihatleri

  • Allah yolunda ol, dosdoğru ol, verdiğin sözün eri ol. Evladım, ağzın laf
ediyorsa dilinle doğru ol, sözünle doğru ol. Sana inanan kişilere karşı
sözünden cayma. Eger sözünü tutarsan "söz" olur ve seni cennete götürür,
tutmazsan "köz" olur.


  • Elinle doğru ol. Kolunu, muzırda değil yardım işinde kullan. Tartıyla iş
yapıyorsan terazinde, ölçüyle iş yapıyorsan metrende ve litrende doğru ol.
Doğrunun doğruluğu bütün sülalesine akseder, hepsini hayra götürür.

  • İnsanları sev ve kimseyi kendinden alçak görme. Tevazu sahibi ol, zira en
halis ziynet alçakgönüllülüktür. Mütevazi olan kimse, en güzel ziyneti
takınmıştır. Kimseyi kendinden aşağı görme. Hayatta haset etmeden say,
kıskanmadan sev. Bazı insanlar, başkasındakini istemez. Öyle olma. Gıpta et,
fakat haset etme. Zira Allah'ın huzuruna fesatla çıkılmaz.

  • Memur olduğun zaman, sana gelen vatandaşlara sakın yüksekten bakma, 
yanına geleni ayakta bekletme. Yanında, daima bir sandalye bulundur ve oturtuver.
Biraz dinlendirdikten sonra halini sor, işini hallet. Sakin ha "bugün git
yarın gel" deme! İşini, o gün bitir. Eğer öyle yapmazsan on parmağım yakanda
olacaktır. Eger memursan ve başında müdürün varsa, haset etmeden say,
kıskanmadan sev.

  • İnsanlar muhteliftir. Bazısı daha kabiliyetli, bazısı daha yakışıklıdır.
"Ben niye onun yerinde olmayayım" deme, elindekinden olursun. "Allah bana
bir verirse, arkadaşıma, komşuma iki versin" diye düşünürsen, seninki üç
olur. Eğer arkadaşın veya komşun böyle düşünmüyorsa, onunki ikide kalır.

  • Senden daha iyi hizmet edecek olan varsa, makamını ona ver. İşte
vatanperverlik budur.

  • Çalışkan ol, üretici ol. Zira Peygamber Efendimiz "Çalışmak ibadettir"
buyuruyor. Evladım, alınteri olmadan hiçbirşeyin kıymeti bilinmez. Tarlanı
ek, mahsülünü al, komşuna ver, agaç dik. Sadaka-i cariye , iyi evlat
yetiştirmek, ilmi eser bırakmak ve ağaç dikmektir ki, ağaç dikmek en
efdalidir. Bunun için biz, heykel dikmeyeceğiz, yeşil ağaç, yeşil âbide
dikeceğiz. Bir dut ağacı 400 sene, ceviz ağacı 700 sene, kestane ağacı 900 sene,
çınar ağacı 1500 sene yaşar. Ihlamur ağacı dik, çiçegi şifalıdır.
Bursa'da Osman Gazi'nin ve Orhan Gazi'nin diktigi bin senelik çınarlar var.
Ben bekarken, her sene bir ağaç dikerdim. Şimdi evliyim ve yengen için de
her sene bir ağaç dikiyorum.

  • Aziz öğret, temiz ol ve temizliğinle örnek ol. Münevver kişi, nurlandıran kişi
demektir. Öyleleri var ki, üç fakülte bitirir de, hasedinden,
kıskançlığından (dolayı) hiçbirşey öğretmez. Gerçek münevver, bildiğini
yapan ve öğreten kişidir.

  • Temizlik, ibadettir ve imanın yarısıdır. Eğer sokakta birisi hata yapmışsa
(yola pislik yapmışsa) sen, onu ayağının ucu ile örtüver.

  • Günde en az iki kişiye iyilik et, gönlünü al. Çünkü cennetin yolu, gönül
almaktan geçer. Gönül almak, Cennetin Firdevs kapısını açmaktır. Bu beş
maddenin en kolayı, fakat en "içten geleni" de budur. Bir gönül kazanmak, 40
vakit namaza bedeldir. Bir gönül kırmak ise, 40 vakit namazın sevabını
kaybettirir. Ben sabahları kalkarken, "Ey Allah'ım, bana, bugün bir kişiye
iyilik yapmak nasip eyle" diye dua ederim.


  • Evden çıktığında veya eve dönerken karşından gelen ilk kişiye selam ver.
Onun vermesini beklersen olmaz, evvela sen ver. İşte o zaman, o da sana
karşılığını verecektir. Veren el, alan elden, sunan gönül, alan gönülden
azizdir.


Muhtelif Tavsiyeleri

  • Oğlum! ilimsiz ibâdetin tadı olmaz. Tek kanatlı kuş uçmaz. İnsanların
dünyaya dalıp, istikbâl sevdasına düştükleri şu günde, Mevlâ'nin ilmini
okuyacağız. O, insana iki cihanda izzet ve şeref veren âli bir iştir. İhlâs
ve samimiyetle Allah ve Rasûlune yönelen kimse, gölge gibi dönen dünyayı ve
her hayrı kendine tabi kılar. Âhirete çalışan, dünyayı elde eder. Dünyaya
çalışan ise Âhireti kazanamaz. Zira âhiret hakikat, dünya haleftir. Ağacı
kökünden götürürsen, gölgede beraber gider. Âhirette ne varsa, dünyada onun
misâli vardır. Eğer olmasa dünya yalan olur. Teyemmüm abdestin halefidir,
dünya da ahiretin.

  • Bizim vazifemiz aşı yapmaktır. Zorla ağaç meyve vermediği gibi insan da
zorla irşâd olmaz. Zorla yapılan iş semere vermez. Aşı ise iki kısımdır.
1-Nûr, 2-Zulmet. Zulmetin aşısıyla meşgul olanlar çok. Neticesi vahim olan
bu işle başlarına bela bulanlar, sayılara sığmıyor. Biz nûr aşısıyla
meşgûlüz. Ağacı, güzel meyve vermeye zorlayıp sopa ve balta ile vurulsa,
altına ateş yakarak tehdit edilse, bozuk meyvelerini iyi yap, iyi çıkar,
tenbih ve tehdidinde bulunulsa, hiç kâr etmez. Ancak aşılamak suretiyle
meyvesi değişip, menfaat hasıl olur.

  • Şöyle düşünmeli: Ya Rabbi! Âciz kulunu Ümmeti Muhammede hizmet etmeye
muktedir kıl. Eger "Yâ Rabbi bana ilim ihsan et" denirse, şahsi menfaate
taalluk edeceğinden, rızâyi ilâhiye muvâfik olmaz. Zira her ilim sahibi bu
ümmete hizmet etmiş değildir, edemez. Bu itibarla da rizâ-yi Bâriyi bulamaz.
Ilim ve cennet istemek menfaati sahsiyedir. Gaye ise rizâ-yi Bâridir.


  • Bizim yolumuz, imân, Islâm ve Ahlak-i Muhammediyeyi aşılamaktan ibarettir.

  • Bizim para, pul, mevki, makam, siyaset, politika, kavga ve gürültüyle işimiz
yok. İstisnasız her müslümanın çocuğunu da okuturuz. Bir tek fert geri
dönmüşse haber versinler.

  • Biz akla ve zekâya kıymet vermeyiz. Salıverdin mi evinin yolunu bulabilecek
kadar aklı olsun kâfidir.

  • Hak'tan korkan, halktan korkmamalı. İşini düzgün yapanın, içi de düzgün
olur.

  • Vasiyetim olsun: Tefrikaya düşmeyiniz. Kavmiyet gütmeyiniz. Ehl-i Sünnetin
gayri olan yanlış yollara sapmayınız.

  • Her yerde birlik ve beraberlik lazımdir. Muvaffak olmak için her hususta
ittifak etmeli ve dayanışmayı asla elden bırakmamalıdır. Çünkü Allahın
nusreti, maddi ve manevi yardımı cemaat ile beraberdir. Toplu çalışanlar
bunun semeresini kısa zamanda elde ederler.


  • Dini dünyaya âlet eden hocalar, halkı kendilerinden soğuttular. Bir şeyler
alır da vermez diye, esnaf bunlara yüz vermez ve kaçar hale geldi. Siz öyle
olmayın. Maddeyi maneviyata karıştırmayın.


  • "Her koyunu kendi bacağından asarlar" sözü yanlıştır. Dinimizde neme lazım
demek yok. Bana lazım demek vardır.

  • Bu dünyanın cefâsından sefâsına sıra gelmez, gâfil olmayın, ilme çalışın,
geçen günler geri gelmez.

  • İlim, nûr-i ilâhidir. İnsan ise kovan. Kirli bir kovanda arının durmadığı
gibi, isyan ve zulmetle kirlenmiş vücud ve kalbde de ilim durmaz.

  • İnsan gibi, ilminde anâsiri erbaası ( 4 unsur ) vardır; ağızdan öğrenmek ve anlatmak, gözünden görmek, kulağından işitmek, eliyle yazmakla beraber, kalbiyle de feyzi ilâhiyi çekecek.

  • Ben size "eceztü" ( icazet verdim.) dediğim zaman sizler alim olmadınız, ilmin anahtarlarını almış oldunuz. Bu aldığınız anahtarla Anadolu'ya gidecek, büyük büyük
kitapları açacaksınız ve onun içindeki hakikatleri Ümmet-i Muhammedin
evladına anlatacaksınız.


  • Ders okuturken takıldığınız bir yer olursa, orada fazla durmayın. Nasıl ki
etrafı kazılan bir ağaç kolayca devrilirse, evveli ve âhiri anlaşılan
kitabında ortasını anlamak kolaylaşır.


  • Şimdiye kadar müslümanları hakir görmüşler; üstü başı pejmürde, kirli, paslı
insanlar olarak millete tanıtmaya çalışmışlardır. Benim evladlarım tertemiz
giyinip gezecekler, yolda, sokakta yürürken gayet vakûr bir şekilde
ilerleyecekler. Müslümanlığın şahsiyetini, bu millete tanıtacaklar, onu
hakki ile temsil edeceklerdir.


  • Macaristan vaktiyle müslümandı. Fakat bir gün geldi orada yalnız zâhiri
ulemâ kaldı. Zâhiri ulemâ maneviyattan mahrûm olduğu için dengeyi tartamadı.
Ve işte gördüğünüz gibi hristiyan olup gittiler. Bu din maneviyatsız
muhâfaza edilemez.


  • Sırf bâtınla meşgul olanlar mülhiddir. Sırf zâhirle meşgul olanlar gâfildir.
Kemâlat her ikisinin birleşmesindedir.

  • İnsanlarla iyi geçininiz. Kimseyi darıltmayınız. Günün birinde araba
kaldırmaya olsun, yarar.

  • Din asıl, dünya ve siyaset fer'idir. Dünya ve siyaset dinin inkişâfına alet
olabilir. Fakat din, dünya menfaat ve siyasetine âlet olamaz. Âlet edenlere
lanet vardır.


  • Yemek yerken, su içerken "ibadet için kuvvet olsun yâ rabbi" diye, Mevlâ'nın
huzûrunda olduğunu düşünmek lazım.

  • Emir vermeye alışmayın. Ben vâlidenizden su dahi istemem. Emir vermekle
sözün rûhu ölür. İhbar, emirden daha müessirdir (tesirlidir). Misâl: "Benim oğlum sigara içmez değil mi?" gibi.

  • "Yâ Rabbi! Dünyayı kalbime koyma, elimden de alma!"

Read more

Seyyid Kutub Hazretleri PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazartesi, 14 Kasım 2011 20:34
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,

Günahlardan uzak durmak için sabır ,
Allah a ulaştıracak yolu kesmek isteyenlere karşı
yapılan cihadı devam ettirmek için sabır;
Türlü türlü düşman tuzaklarına karşı sabır;
Zaferin gerçekleşmesi ve başarının gecikmesi karşısında sabır;
Eğer hedefe ulaşma süresi uzar ve sıkıntıların baskısı yoğunlaşırsa
ortada azık ve güç bulunmadığı takdirde, sabır zayıflar ve tükenebilir .
Bundan dolayı yüce Allah sabırla namazı yanyana getiriyor .
Çünkü namaz korunan bir kaynak ve bitmez bir azıktır ,
azıkların en hayırlısı olan takva azığı , namazla elde edilir .
Bu azık , sabır için bir güç kaynağıdır .
Onun sayesinde sabır ipi uzar ve kopmaz hale gelir."

 

Read more

Sadi PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazartesi, 14 Kasım 2011 20:20
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,
  • Kusuru kendisine söylenmeyen adam, ayıbını hüner sanar. 
  • Doğru söyleyip zincire vurulmak,   yalan söyleyerek zincirden kurtulmaktan iyidir.     
  • Halkın bahçesinden padişah bir elma yerse,   adamları ağacı kökünden sökerler.     
  • Gecenin ne kadar uzun olduğunu ancak hastalar bilir.
Read more

Reca Carudi (Roger Garaudy) PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazartesi, 14 Kasım 2011 20:15
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,
  • Batı, tarihin en büyük günahıdır.
  •  Önemli olan, bir adamın imanı hakkında neler söylediği değil   aksine bu imanın o adamı ne yaptığı, ne hale getirdiğidir. 
  •  Kaynaklara dönüş demek, kuru ayin ve ibadetlere dönüş   demek değildir. Aksine, hem manevi hayatın, hem de   kurtarıcı eylemin (amelin) mayasını oluşturan canlılığa, yani islamın doğuş yıllarının kusursuz canlılığına dönmektir. İşte ancak o zaman İslam tekrar şahlanacaktır.
Read more

Reca Carudi (Roger Garaudy) PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazartesi, 14 Kasım 2011 20:15
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,
  • Batı, tarihin en büyük günahıdır.
  •  Önemli olan, bir adamın imanı hakkında neler söylediği değil   aksine bu imanın o adamı ne yaptığı, ne hale getirdiğidir. 
  •  Kaynaklara dönüş demek, kuru ayin ve ibadetlere dönüş   demek değildir. Aksine, hem manevi hayatın, hem de   kurtarıcı eylemin (amelin) mayasını oluşturan canlılığa, yani islamın doğuş yıllarının kusursuz canlılığına dönmektir. İşte ancak o zaman İslam tekrar şahlanacaktır.
Read more

Peyami Safa PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazartesi, 14 Kasım 2011 20:11
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,
*  Aptallar bütün hayatları boyunca akıllı kişilerle gezseler bile gerçekleri öğrenemezler. Hiç, kaşık çorbanın lezzetini alabilir mi?

*
Alçak gönüllü olmak bilginin süsüdür.

* Ağaç nasılsa meyvası da ona göredir.

*
Güzel fakat uygulaması olanaksız sözler, kokusuz güzel çiçeklere benzer.

* Başkalarının karısına kız kardeş gözüyle, başkasının servetine bir yığın toprak gözüyle ve bütün yaratıklara kendi canını taşıyorlarmış gibi bakan kimse gerçekten akıllı bir kişidir.

*
Gözü tanede olan kuşun ayağı tuzaktan kurtulmaz.

* Kedinin kanadı olsaydı, serçelerin adı olmazdı.

*
Her şeyin yenisi, dostun eskisi.

* İlk insan kendine ve çevresine baktığı zaman "nasıl mı" demiştir,"niçin mi?". Peygamberler bu soruya "niçin"demiştir diye cevap veriyorlar. Niçin? sorusunu gördüğümüz her yerde, dini var kabul etmek zorundayız. Hangi din olursa olsun, ne biçim ve kalitede olursa olsun bu böyledir.
Felsefe, niçin sorusuna, dinin ikinci plana ittiği bir güçle cevap vermek cehdinin ürünüdür. Lakin bu cehdin başarıya ulaştığını kabul edecek durumda değiliz. Ölmez sorumuz karşısında akıl kalbe, sezgiye mağlup olmuş görünüyor. Yirminci yüzyıl bu mağlubiyetin reddedilmez bir şahidi oldu.

*
Eski başka, eskimiş başkadır. Nice eskiler vardır ki, hiç eskimez.

Read more

Nurettin Topçu PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazartesi, 14 Kasım 2011 20:06
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,
Alem 3 şeyin mecmuundan ibarettir:
varlık,düşünce ve hareket.


 Bunların hepsini kendinde toplayan insan,üç şeyin
peşinde olmak için yaratılmıştır.
hakikatın, hayrın ve güzelliğin


İnsan ruhunda bu üç şeye götüren üç yeti vardır:
zeka, duygu, irade.

 Bu üç yetinin birlikte ve ahenkli olarak kalp,
üç şeyin muhafazasıdır.
aşkın ümidin ve imanın.


 Üç şeyi sevmeyen ruh, ölü odaları gibi karanlıktır
çocuğu,tabiatı,zalimle kuvvet sahibinden başkasına itaatı.

  Üç kişiye acıyınız;
zenginlikten sonra fakir düşene,
şerefli iken itibarını yitirene,
cahiller arasında kalan alime....



Read more

Necip Fazıl Kısakürek PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazartesi, 14 Kasım 2011 19:51
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,
Bir iğne deliğinden deve geçer mi? Geçer! Bir iğne deliğinden develer, dağlar ve denizler geçer. İğne deliği kadar küçük göz bebeklerimizden nasıl bütün gökyüzü geçiyorsa, öylece bir iğne deliğinden her şey geçer.

*
Pastör'ün, mikrobu keşfetmiş bulunduğu bir asırda Allah'a
inanamayacağını söyleyen doktora, bizim diyalektiğimizde
verilecek cevap şudur. -Sen bu davaya Pastör'ü senet diye kullanırken,
yani kuvvetini Pastör'den alırken, O'nun bu konuda ne düşündüğünü
biliyor musun? Pastör diyor ki:"Alemde hiç bir delil kalmasa,
bir mikrobun hayatı bana Allah'ı ispat etmeye yeter."Sen onu
senet diye kullanıyorsun da bizzat sahibinin ondan çıkardığı
manayı tersine çevirmek rezaletini nasıl kestiremiyorsun?...


* Bir doktora; neşterini de iyi kullandığını duyduğumuz veya
bildiğimiz doktora, burnumuza koyduğu bayıltma ilacına kadar
kendimizi teslim ediyoruz. O beni keser mi, öldürür mü diye
düşünmüyoruz da ebediyetin doktoruna(Peygamber) nasıl teslim olmuyoruz?

*
Bu dünya renkli bir gölge gibidir. Onun peşine düşersen kaçar, sen kaçarsan, o sana kaçar.

* Bugün ağla çocuğum, yarın ağlayamazsın! Şimdi anladığını sonra anlayamazsın!

*
Devler gibi eser vermek için karıncalar gibi çalışmak gerekir.

* Kırık aynada, bütün aranmaz.

Read more

Muhammed İkbal PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazartesi, 14 Kasım 2011 19:47
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,
*Atasözleri, yüzyılların damgasını yemiş, sayısız denemelerle doğrulanmış, onlardan süzülmüş, ilkeleşmiş özlü sözlerdir. Her biri ayrı bir hayat dersi olan bu sözlerde insan olmanın onuru ve insanca yaşamanın yolu belirtilmektedir. Renk renk çiçeklerle bezenmiş, mis kokulu bir bahçe düşünün.  İşte insanlığın kültür bahçesinden derlediğimiz bu demette, küçük bir güzellik armağanı, Tagor'un dediği gibi "insanın sonsuz kişiliği ancak bütün insan ırklarının muhteşem bir ahenkleşmesi içinde meydana gelebilir."

* Sen ki, Allah'ın "bak" diye hitap ettiği varlıksın. Niçin
bu yoldan körler gibi yürüyüp geçiyorsun? Bahar rüzgarı
gibi güllerin üzerinden geçip gitme, gülistanın manasına dal.


*
Uykuyu hafif ölüm, ölümü de ağır uyku bil..

Read more

Montaigne PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazartesi, 14 Kasım 2011 19:18
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,
  • İnsanlar başaklara benzerler, içleri boşken başları havadadır, doldukça eğilirler.
  • Hedefi olmayan gemiye hiç bir rüzgar yardım edemez.
  • İnsanın düşebileceği en kötü durum, yönetemez hale geldiği durumdur.
  • İyiliğin ilmine sahip olmayana, bütün diğer ilimler zarar verir. 
  • Ölümden niye korkacağım ki, ben varken o yoktur o gelince de ben olmayacağım. 
  • Kanunlar doğru oldukları için değil, kanun oldukları için yürürlükte kalırlar. 
  • Okunu hedeften öteye atan okçu, okunu hedefe ulaştıramayandan daha başarılı sayılmaz. İnsanın gözü karanlıkta da iyi görmez, fazla ışıkta da. 
  • Kanunlar doğru oldukları için değil kanun oldukları için yürürlükte kalırlar.
Read more
Son Güncelleme ( Pazartesi, 14 Kasım 2011 19:47 )


Pazar 13 Kasım 2011

Nur Fm PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazar, 13 Kasım 2011 20:49
Tv izle / Radyo
Read more
Son Güncelleme ( Pazar, 13 Kasım 2011 21:12 )


Cumartesi 12 Kasım 2011

Dini radyolar, dini radyolar dinle PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cumartesi, 12 Kasım 2011 21:32
Tv izle / Radyo

Dini Radyolar

Dolunay FmDost FmMoral FmRadyo HabibullahRadyo OnbeşAkra Fm

Radyo ÇınarRadyo NebiGözyaşı FmRibat FmSeyr FmArifan Radyo

 Dini Radyolar, Dini Radyolar dinle, Dini Radyo dinle, Dini Radyo online dinle, Dini Radyo canlı dinle, Dini Radyo dinlemek istiyorum, dini radyo dinle canlı, dini radyolar dinle canlı

Read more

Son Güncelleme ( Cuma, 31 Ağustos 2012 21:37 )

Radyo İslamla PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cumartesi, 12 Kasım 2011 20:06
Tv izle / Radyo
">
Radyo iSLaMLa

uygun olanı Tıklayınz

ITunes Winamp RealAudio WindowsMediaPlayer
Read more
Son Güncelleme ( Pazar, 13 Kasım 2011 20:17 )

Radyo Ehlibeyt PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cumartesi, 12 Kasım 2011 20:06
Tv izle / Radyo

Radyo Ehlibet

 

Read more
Son Güncelleme ( Pazar, 13 Kasım 2011 20:37 )

Gözyaşı Fm PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cumartesi, 12 Kasım 2011 18:49
Tv izle / Radyo
Read more
Son Güncelleme ( Cumartesi, 12 Kasım 2011 19:34 )

Moral Fm PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cumartesi, 12 Kasım 2011 18:47
Tv izle / Radyo
Yayını dinlemek için açma butonuna basınız.
Read more
Son Güncelleme ( Cumartesi, 12 Kasım 2011 19:42 )


Cuma 11 Kasım 2011

Dolunay Radyo PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cuma, 11 Kasım 2011 22:06
Tv izle / Radyo
k Read more
Son Güncelleme ( Cuma, 11 Kasım 2011 22:54 )

Seyr Fm PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cuma, 11 Kasım 2011 21:47
Tv izle / Radyo
Read more
Son Güncelleme ( Cuma, 11 Kasım 2011 22:06 )

Radyo Nebi PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cuma, 11 Kasım 2011 21:35
Tv izle / Radyo
Radyo Nebi
 

 

Read more
Son Güncelleme ( Cuma, 11 Kasım 2011 21:47 )

Radyo Çınar PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cuma, 11 Kasım 2011 21:15
Tv izle / Radyo
Radyo Çınar


Read more
Son Güncelleme ( Cuma, 11 Kasım 2011 21:20 )

Lalegül Fm PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cuma, 11 Kasım 2011 20:44
Tv izle / Radyo
Read more
Son Güncelleme ( Çarşamba, 04 Ocak 2012 16:54 )

Radyo Onbeş PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cuma, 11 Kasım 2011 20:24
Tv izle / Radyo
Untitled Document Radyo Onbeş   
       

      

    


Read more
Son Güncelleme ( Cuma, 11 Kasım 2011 20:44 )

Dost Fm PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cuma, 11 Kasım 2011 20:06
Tv izle / Radyo
Dost Fm Dost Fm Canlı
DOST FM 'İ DİNLİYORSUNUZ
Read more

Radyo Arifan PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cuma, 11 Kasım 2011 19:54
Tv izle / Radyo
Radyo Arifan . : : Canlı Yayın | Arifan Radyo Resmi Web Sitesi | Canlı Yayın : : .

...

 ...
 
Read more
Son Güncelleme ( Cuma, 11 Kasım 2011 20:02 )

Ribat Fm PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cuma, 11 Kasım 2011 19:46
Tv izle / Radyo

                                                             Ribat Fm 

 

 

Read more

Son Güncelleme ( Cuma, 15 Mart 2013 21:00 )

Akra Fm PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cuma, 11 Kasım 2011 19:08
Tv izle / Radyo

Akra Fm


Read more
Son Güncelleme ( Cuma, 11 Kasım 2011 19:43 )

Radyo Habibullah PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cuma, 11 Kasım 2011 18:40
Tv izle / Radyo
Radyo Habibullah
Read more


Salı 08 Kasım 2011

Hazreti Mevlana PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 21:59
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,
  • Dua ve ibadet Allah ile olmaktır. Allah ile olan kimse için ölüm de, ömür de hoştur. 
  •  Sopayla kilime vuran kilimi dövmez tozlarını silkeler. 
  •  Fikir ona derler ki bir yol açsın Yol ona derlerki bir gerçeğe ulaşsın. 
  •  İçteki kiri su değil, ancak göz yaşı temizler. 
  •  Bütün cihanı araştırdım, iyi huydan daha iyi bir  liyakat görmedim. 
Şefkat ve merhamette güneş gibi ol,
Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol,
Sehavet ve cömertlikte akar su gibi ol,
Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol,
Tevazu ve merhamette toprak gibi ol,
Olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol. 
 
  • ÖNCE FARENİN ŞERRİNİ DEF ET, SONRA BUĞDAY BİRİKTİRMEYE ÇALIŞ.  
  •  İNSAN YÜZLÜ PEK ÇOK ŞEYTAN VARDIR; HER ELE; EL VERMEMEK GEREK.  
 Allah îmanı şirki temizlemek,
namazı ululuğu bırakmak, 
zekatı rızka sebeb olmak, 
orucu kulların ihlasını sınamak, 
haccı dîni kuvvetlendirmek, 
savaşı (cihadı) îslamı yüceltmek, 
doğruyu buyurmayı halkı düzgün bir hale sokmak, 
kötülükten nehyetmeyi (yasaklamayı), kötü kişileri fenalıktan çekmek, 
yakınlarla buluşup görüşmeyi, onları görüp gözetmeyi, Müslümanların sayılannı çoğaltmak, 
kısası onları korumak, 
ahitleri yerine getirmeyi, haram olan şeylerin ne kadar kötü olduğunu 
anlatmak için emretti.
İçkiyi aklı korumak, 
hırsızlığı temizliği bildirmek, 
zinayı soyu-sopu gözetmek (korumak), 
livatayı (hem cinsi ile ilişkiyi) yasaklamayı, nesli çoğaltmak, 
Tanıklıkta bulunmayı kulların haklarını yerine getirmek için buyurdu.
Yalanı bırakmayı gerçeğin yüceliğini bildirmek için emretti. 
Selam vermeyi zarardan, korkudan korunmanız, 
İmameti ümmetin düzenini sağlamak, 
imama itaat etmeyi de imameti ululamak için emir buyurdu. 
 
 Ya olduğun gibi görün, 
 ya da göründüğün gibi ol. 
 
 Herkes herkese bir lokma birşey verebilir ama 
 boğaz bağışlamak, ancak Allahın işidir. 
 
 Tatlı suyun başı kalabalık olur. 
 
 Putların anası, nefsinizin putudur. 
 
 Ecel verileni almadan önce, 
 verilmesi gereken herşeyi vermek gerekir
 
 Nefis üç köşeli dikendir, ne türlü koysan batar. 
 
 Kusursuz dost arayan, dostsuz kalır. 
 
 Bir şeyi bulunmadığı yerde aramak, 
 Onu aramamak demektir. 
 
 Hiç bir el, gönülden gizli bir iş yapamaz. 
 
 Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından birşey kaybetmez. 
 

Read more

Mevdudi PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 21:53
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,
Mevdudi
  • Ev işlerimizde, şehirde, okulda, pazarda, işyerinde,   parlementoda, hükümette, mahkemede, sivil idarede, askeriyede, poliste, savaş alanında ve barış görüşmelerinde Allah'a ve onun rehberliğine ihtiyaç duymayacaksak, bunlara başka nerede ihtiyacımız olacak ? Hayatımızın hiçbir alanında bize rehberlik etmeyecek, hiçbir meselede emirleri uygulanmayacak, akla ve mantığa uygun düşmeyecek, -Haşa- saçma bir İlaha neden inanalım ve ibadet edelim. ?...      

  •  Benim davetim şudur:   Gelin dünyanın her yerinde yayılmış olan zulme ve kargaşaya son verelim.   İnsanın insana tahakkümünü kökünden kazıyalım.   Beşeriyetin gerçek yerini tekrar alacağı, insanların şerefle, özgürce, adalet ve kardeşlik içinde yaşayabileceği Kuran-ı Kerimin gösterdiği çizgi üzerinde, YENİ BİR DÜNYA KURALIM.
Read more

Prof Dr. Mehmet Kaplan PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 21:30
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,
Prof Dr. Mehmet Kaplan
 
     Kur'an anlaşılmak için indirilmiştir. Tefekkürün en büyük
davetçisidir. Onu her gün anlamak, her yeni hadisede yeniden
ona dönmek zorundayız. Kur'an bizim medeniyetimizin anahtarıdır. 
Onu anlamadan kendimizi anlamak mümkün değildir. 
Ayrıca kainatın sırlarını ifşa eden kitap olarak Kur'an, 
bütün insanlık için de çok önemlidir. Yoksa kur'an, yerine hiç bir şeyin
geçemeyeceği bir kitaptır..


davetçisidir. Onu her gün anlamak, her yeni hadisede yeniden
ona dönmek zorundayız. Kur'an bizim medeniyetimizin anahtarıdır.
Onu anlamadan kendimizi anlamak mümkün değildir.
Ayrıca kainatın sırlarını ifşa eden kitap olarak Kur'an,
bütün insanlık için de çok önemlidir. Yoksa kur'an, yerine hiç bir şeyin
geçemeyeceği bir kitaptır..

 2.Dünya Savaşı sıralarında hapse atılan batılı bir yazarın
hapishane avlusunda bulduğu bir çakıl taşı hakkında yazdığı
iki sahifelik bir yazıyı okumuş ve hayret etmiştim. 
Yazar benim için alalade bir şey olan çakıl taşında kainatı 
seyrediyordu. Yunus:"Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır"
der. Gerçek alim, gerçek sanatkar varlığa "ulu nazar" ile bakar
ve mutasavvıfların söylediği gibi "Zerrede Allah'ı" görür..


hapishane avlusunda bulduğu bir çakıl taşı hakkında yazdığı
iki sahifelik bir yazıyı okumuş ve hayret etmiştim.
Yazar benim için alalade bir şey olan çakıl taşında kainatı
seyrediyordu. Yunus:"Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır"
der. Gerçek alim, gerçek sanatkar varlığa "ulu nazar" ile bakar
ve mutasavvıfların söylediği gibi "Zerrede Allah'ı" görür..
 
Yarının Türkiye'sinin ne olacağı hakkında bir fikir mi edinmek istiyorsunuz? Çocuklarınızın okuldan her gün getirdiği ve oraya götürdüğü şeye dikkat ediniz..

Read more

Konfüçyüs PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 18:35
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,
 
Konfüçyüs
  • Dünyaya güzel karakterlerini göstermek isteyen eskiler, 
önce devletlerini bir düzene koymaya çabaladılar.
Devletini düzenlemek isteyenler,
önce evlerine çeki düzen verme gereğini gördüler.
Evlerini düzene koymak isteyenler,
önce kişiliklerini terbiyeden geçirme gereğini anladılar.

  •     Üstün seviyeli kişi beğendiği davranışı kendinde arar.

              Düşük seviyeli ise başkalarında. 
  • Düşünmeden öğrenmek vakit kaybetmektir. 


  • Karanlığa küfredeceğine bir mum yak.


  • Bir neslin kaderini, bir evvelki nesil tayin eder.



  • Büyük ve üstün insan, daima memnun ve rahattır.
          Küçük insan ise, daima üzüntü ve telaş içindedir.


  • Bildiğini bilenin, arkasından gidiniz.
           Bildiğini bilmeyeni, uyandırınız.
          Bilmediğini bilene, öğretiniz.
          Bilmediğini bilmeyenden, kaçınız.


  • Bir insanı doyurmak istiyorsanız, ona hergün bir balık vermeyin, Ona balık tutmasını öğretin.


  • Elmas yontulmadan, insan yanılmadan mükemmelleşemez.
Read more

Arif Nihat Asya PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 16:20
Faydalı Bilgiler / Yazarlar Ve Şairler
ARiF NiHAT ASYA
(7 Şubat 1904- 5 Ocak 1975) Şair, Çatalca'nın İnceğiz köyünde doğdu. Balkan Savaşı'nın sonunda İstanbul'a geldi. Kocamustafapaşa ve Haseki mahalle mekteplerinde okudu. Gülşen-i Maarif Rüşdiyesi'nde iken Bolu Sultanîsi'ne, buradan Kastamonu Sultanîsi'ne geçti. Lise öğrenimini tamamladıktan sonra İstanbul Darulmuallimîn-i Âliyyesi'ne girdi. Buraya bağlı olarak Edebiyat Fakültesi'ni bitirdi (1928). 14 yıl edebiyat öğretmenliği ve idarecilik yaptıktan sonra 1950-1954 yılları arasında Adana milletvekili olarak Meclis'te bulundu. 1959-1961 yılları arasında Kıbrıs'ta öğretmenlik yaptı. 1962'de emekli oldu. Ankara'da öldü.
ESERLERi:
DUALAR ve AMiNLER
Çeşitli şiirlerden oluşmuştur.
KÖKLER ve DALLAR
Çeşitli şiirlerden oluşmuştur.
BiR BAYRAK RÜZGAR BEKLiYOR
Çeşitli şiirlerden oluşmuştur.
Read more

Ali Bulaç PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 16:17
Faydalı Bilgiler / Yazarlar Ve Şairler
ALİ BULAÇ
yazar-gazeteci
 
1951 yılında Mardin’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Mardin’de, yüksek öğrenimini İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü (1975) ve İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nde (1980) yaptı. 1976’da Düşünce Dergisi ve Düşünce Yayınları’nı, 1984’te İnsan Yayınları’nı kurdu. 1987 yılında Zaman Gazetesi’nin kurucuları arasında yer aldı ve bir yıl Gazete’nin İstanbul Büro Şefliği görevini yürüttü. 1985-1992 yılları arasında Kitap Dergisi’ni, yönetti. Çeşitli dergilerde, Milli Gazete, Yeni Devir, Yeni Şafak ve Zaman Gazetesi’nde çok sayıda yazı ve araştırmaları yayınlandı. 1988’de Türkiye Yazarlar Birliği “Fikir Ödülü”nü aldı. Evli ve dört çocuk babası olan yazar, halen Zaman gazetesinde günlük yazılar yazmaktadır.
ESERLERİ: Modern Ulus Devlet, Çağdaş Kavramlar ve Düzenler, Kutsala tarihe ve hayata Dönüş,Din ve Modernizm,Din Felsefe Vahiy Akıl İlişkisi, Modernizmİrtica Sivilleşme, İslam ve Demokrasi, İnsanın Özgürlük Arayışı,İslam Dünyasında Düşünce Sorunları, İslam ve Fanatizm, İslam Dünyasında Toplumsal Değişme, Bir Aydın Sapması, Nuh’un Gemisine Binmek, Ortadoğu’dan İslam Dünyasına, Tarih Toplum Gelenek, İslam ve Fundamentalizm
Read more

Ahmet Mithat Efendi PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 16:15
Faydalı Bilgiler / Yazarlar Ve Şairler
AHMET MİTHAT EFENDİ
Yazar
1844 yılında İstanbul’da doğdu.Babası Hacı İsmail Ağa’dır.Babası küçük yaşta ölünce Mısır Çarşısı’nda çıraklığa verildi.Burada çalışırken bir yandan okuma yazma bir yandan da Frasızca öğrendi.Kendi kendini yetiştirdi.Annesi ile Vidin’e ağabeyinin yanına gitti. Öğrenime bu şehirde başladı.Niş, Rusçuk gibi Balkan şehirlerinde memurluk yaptı.Mithat Paşa’yla Bağdat’a gitti.İlk yazılarını halkı eğitmek maksadıyla yazdı.1871’de İstanbul’daki evinde bir küçük matbaa kurarak yazılarını kendisi yayınlamaya başladı.Daha sonra devlet memurluklarında yükseldi, o zamanki üniversitede tarih dersleri verdi.Bir yandan da Tercüman-ı Hakikat gazetesini çıkarıyordu.Eserlerinin sayısı ikiyüzü bulur.Bunların çoğu roman ve hikaye, bir kısmı da çeşitli bilgiler vermek maksadıyla yazılan eğitici ve tarihi eserlerdir.Piyesleri ve tercümeleri de vardır.
Eserleri:Letait-I Rivayat, Hasan Mellah, Denizci Hasan, Hüseyin Fellah, Eflatun Beyle Rakım Efendi, Süleyman Musli, Henüz Onyedi Yaşında, Dürdane Hanım, Jön Türk, Yeniçeriler,Obur.
Kaynak:
1)Türk Edebiyatı Tarihi Hürriyet Gazetesi Yayınları sf.51-52
2)Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü Behçet Necatigil Varlık Y. İstanbul 1980 sf.19-20
Read more

Ahmet Kutsi Tecer PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 16:12
Faydalı Bilgiler / Yazarlar Ve Şairler
Ahmet Kutsi Tecer
şair-yazar
4 Eylül 1901'de Kudüs'te doğdu. 1929'da İstanbul Darülfünunu Felsefe Bölümü'nü bitirdi. Bir süre edebiyat öğretmenliği yaptıktan ve Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Dairesi üyeliğinde bulunduktan sonra 1942-1946 döneminde milletvekili seçildi. 1949-1951 arasında öğrenci müfettişi olarak Fransa'da bulundu. 1950'de Unesco Merkez Yönetim Kurulu üyeliğine getirildi. Türkiye'ye döndükten sonra, emekli olduğu 1966 yılına kadar İstanbul'da öğretmenlik yaptı.Tecer edebiyata şiirle başladı.
Şiirleri 1921'den sonra Dergâh ve Milli Mecmua gibi dergilerde çıktı. Daha sonra Varlık, Oluş, Yücel ve Ankara Halkevi'nin çıkardığı, kısa bir süre de kendisinin yönettiği Ülkü gibi dergilerde şiirlerini yayınladı.Şiirlerini 1932'de Şiirler adlı kitabında topladı.Bu kitabın yayınından sonra yazdıkları yalnızca dergilerde kaldı.Şiirlerini hece ölçüsüyle yazdı.Daha sonra başladığı oyun yazarlığında da milli değerlere önem vermiştir. İlk ve en önemli oyunu Köşebaşı'nda Batı'ya özenenleri eleştirir. 1961'de sahnelenen son oyunu Satılık Ev yayımlanmamıştır. Çoğunluğu dergilerde olmak üzere Halk edebiyatı ve folklor konularında çeşitli incelemeleri de vardır. 23 Temmuz 1967'de İstanbul'da öldü.
ESERLERİ Şiir: Şiirler, 1932. İnceleme: Köylü Temsilleri, 1940.
Oyun: Yazılan Bozulmaz, 1947; Köşebaşı, 1948; Köroğlu, 1949; Bir Pazar Günü, 1959; Satılık Ev, 1961.
Read more

Ahmet Hamdi Tanpınar PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 16:09
Faydalı Bilgiler / Yazarlar Ve Şairler
Ahmet Hamdi Tanpınar
Ahmet Hamdi Tanpınar, 23 Haziran 1901 tarihinde İstanbul'da doğdu.İstanbul'da Ravaz-i Maarif İbtidaisi'nde, Sinop ve Siirt rüşdiyelerinde, Vefa, Kerkük ve Antalya sultanilerinde öğrenim gördü. Baytar mektebini bırakarak girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nden 1923 yılında mezun oldu. Erzurum, Konya ve Ankara liseleriyle, Gazi Eğitim Enstitüsü ve Güzel Sanatlar Akademisi'nde edebiyat öğretmenliği yaptı, aynı akademide estetik ve sanat tarihi dersleri verdi (1932 - 1939). 1939 yılında İstanbul Üniversitesi'ne Yeni Türk Edebiyatı Profesörü olarak atandı. Maraş Milletvekili olarak 1942-1946 yıllarında Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde bulundu. Bir süre Milli Eğitim Müfettişliği yaptıktan ve Güzel Sanatlar Akademisinde eski görevinde çalıştıktan sonra 1949 yılında İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne yeniden döndü ve bu görevde iken 24 Ocak 1962 tarihinde İstanbul'da öldü.
Öykü Kitapları
Abdullah Efendi'nin Rüyaları (1943), Yaz Yağmuru (1955), Hik(yeler (Kitaplaşmayan iki hikâyesiyle birlikte tüm öyküleri, 1983).
Bir Öykü - BiR YOL
Birdenbire ayağa kalktı ve eliyle trenin penceresinden işaret ederek:
-İşte, dedi, şu gördüğünüz küçük yol, şu iki ağaç arasında tepenin eteğini kıvrılan patika... Fevkal(de hiçbir tarafı yok değil mi? Hemen her yerde bol bol rastgelebileceğimiz alelade bir şey... Bununla beraber nereye gittiğini, nereden geldiğini bilmediğim, bir dönemeçte kaybolan tozlu parçasından başka hiç bir tarafını tanımadığım bu yol benim hayatımda bütün bir sergüzeşttir.
Onbeş seneden beridir ki bu yolda her ay bir iki seyahat yaparım. Bu uzun şeridin iki yanında ve onun döne döne değişen ufkunda tanımadığım hiç bir şey yoktur. Yattığım yerden gözüme ilişen sivri bir kaya parçası, yalnız aydınlık havada ürperen tepesini gördüğüm bir ağaç, ne bileyim hatta daha alelade bir işaretle bütün ufku kendi kendime canlandıracak kadar bu yolların aşinasıyım, fakat yıllar var ki bu küçük yol parçasını, yol bile diyemeyeceğimiz bu dövülmüş kırmızı toprak genişliğini daima yeni, yepyeni bir şey gibi seyrettim. Onu her defasında görür görmez ürperdim, onda saadetlerin, hasretlerin, beklenilen şeylerin bütün güzelliğini ve şiirini duydum.
Şüphesiz bunda ilk defa gözüme çarptığı günün hususiyetinin de mühim bir hissesi vardır. İstanbul'dan soğuk ve yağmurlu bir günde ayrılmıştım, İlk çocuğum on gün evvel ölmüştü, karım hasta idi, başka üzüntülerim de vardı. Kısacası kaderle diş dişe, yumruk yumruğa olduğum günlerden biriydi.
Bilmem sizde de böyle midir; yolculuk benim üzerimde daima iyi ve unutturucu bir tesir yapar. Iztıraplarımızın, üzüntülerimizin mekanla, yahut hayatımızın tabii muhiti ile sıkı bir alakası olsa gerek. Bir muharririn dediği gibi, falan yerde en kesif şiddetinde olan bir acı iki yüz kilometre daha ötede ve başka insanlar içinde biraz daha hafif ve daha kabil-i tahammül oluyor. Bununla beraber acıdan acıya fark var. Ve benimki acıların en büyüğü, evlat acısı idi, üstelik de yağmur yağıyordu. Oh, size bu yağmurlu günlerin bende yaptığı aksülameli nasıl anlatmalı? Böyle günlerde ben değişir, büsbütün başka adam olurum. Başka bir adam, tam kelimesi değil... Bütün bir mazi, en kötü, en karanlık, en tamir edilmez taraflarıyla içimde canlanır, hortlaklarımla başbaşa kalırım. Böyle zamanlarda hayat sanki bütün çeşmelerini kapatır, yalnız bir tanesi, azap ve üzüntünün kaynağı kalır ve ben onun bulanık aynasında bütün ömrün en kötü muhasebesini yapa yapa kendimi seyrederim. Bu sefer de böyle oldu; her zaman ayak basar basmaz gündelik üzüntülerimden sıyrıldığım, yalnız kendimin olduğum Haydarpaşa garı bana bu sefer büyük ve karanlık bir lahit gibi geldi. Trene aynı ruh haleti içinde bindim. İzmit'e kadar hep aynı ıslak ve rutubetli hava içinde, tıpkı bir olukta seyahat eder gibi geldik. Hiç bir şey düşünmedim, hiç kimseyi görmedim, sadece vagonların üstüne ve pencerelerin camlarına değdikçe yağmurun çıkardığı sesi dinledim. Bir tabutta uyuyanlar yeraltının mutlak sessizliğinde kendi nabızlarını ancak böyle dinlerler. Zaman zaman içimdeki boşluğu kısa bir şimşek gibi oğlumun hatırası deliyor, bir an için onun küçücük ve muztarip yüzü, bir büyük örümcek gibi yağmurun dört bir tarafıma gerdiği kül rengi üzüntü ağlarının içinde uzanıyordu. O zaman ben bu hayalden kurtulmak için ellerimle yüzümü kapatıyor, biteviye yer değiştiriyordum. Sonra tekrar yağmurun sesine dalıyor, tekrar bu ince ve muzır ağın altında insana sıkıntının ve kabusun bizzat kendisi gibi görünen, güneşsiz, renksiz hayalet manzaralara dalıyorum.
İzmit'ten sonra uzun bir müddet yine böyle sürdü, sonra yağmur biraz diner gibi oldu, gök yükseldi; bulutların arasından çamur rengindeki dünyaya, başka renkler, iki gün süren bu kötü havanın unutturduğu sıcak kuvvetler girdi. Ve tren yavaşladı. O zaman ben, bu küçük yolun üzerinde iki günden beri ilk defa küçük bir güneş parçasını, küçük ve aydınlık bir halı gibi serilmiş buldum. Islak söğüt dallarına sevinçle yayılan ve sonra orada, yerde sıcak ve aydınlık bir müjde gibi biriken güneş... Ve aynı zamanda, bütün içimi altüst eden acaip akisli uğultu... O anda içimden geçenleri nasıl anlatmalı? Bu aylarca toprağın karanlığında kaybolan bir göğün birdenbire küçük bir filizle mavi havaya ve aydınlığa kavuşması gibi bir şeydi. İşte o zamandan beri bu yol, birçoğu, binlercesi gibi birkaç, yüz metre sonra küçük bir Anadolu köyünün inzivasında kaybolacağına hiç şüphe olmayan bu küçük ve sade yol benim için mahiyetini değiştirdi. Saadetin, ruh muvazenesinin bir nevi sembolü, kapısında güneşin divan durduğu bir iklimin başlangıç noktası oldu; ve müthiş bir arzu ile, her şeyi, bütün üzüntü ve kederlerimi, bütün sevgi ve zenginliklerimi burada bırakıp inmek, bu küçük yolda yürüyüp gitmek istedim.
Bana öyle geldi ki bunu yapacak olursam hayatımda her şey değişecek, bütün sefaletlerim, hasretlerim dinecek, yepyeni bir insan olacağım.
O zamandan beri dokuz sene geçti. Ölen çocuğumun acısını zaman ve yenileri unutturdu. Küçük sefaletlerim ve sıkıntılarım düzeldi, yahut yerlerine başkaları geldi. Her şey az çok değişti, fakat bu yolun benim içimdeki manası hep aynı kaldı. Onunla her karşılaşışımda hep aynı saadet hissi beni dayanılmaz kuvvetiyle çekti, her defasında oracıkta her şeyi bırakıp inmek ve o yolun uzletinde kaybolmak ihtiyacını duydum. Hatta şu anda bile aynı ihtiyacın içindeyim. Ne yazık ki...
Bu kaçınma ihtiyacına bakıp da beni, her an talihin yeni bir gadrine uğrayan, hayatı felaketlerle dolu biçarelerden sanmayınız. Herkes gibi ben de zaman zaman kaderin iyi veya kötü yüzüyle karşılaştım. Fakat düşünülürse ondan şikayete büyük hakkım yok. İyi bir kadınla evlendim, epeyce kazanıyorum, hayatım kendi çizilmiş yolunda düzgün ve rahat gidiyor. Bununla beraber ondan memnun değilim. İçimde kendi hayatımı yaşamadığım kanaati var. Daha samimi olayım ister misiniz? Bu yaşadığım hayat o kadar benim değil ki her hangi bir saatimde birisi gelip de bana "Haydi kalk, sıran geldi, kendi kendin ol!" diye bağırsa sanki böyle bir şey mümkünmüş gibi inanıp koşacağım. Bu his bende o kadar kuvvetli... Her hangi bir kalabalıkta kendimden başka herkes olmağa razıyım. Ah bir elbise değişir gibi hüviyetini değiştirebilmek, lalettayin içinde kaybolmak, bir avuç kum içinde, bir kum tanesi olmak ve böyle olduğunu dahi bilmemek. Ne bileyim, bir maske, bir numara, bir sicil varakası, bir manivela, bir çark, bir düğme, her şey olmak, yalnız...
Felaketim şu ki, ben zaman zaman kendimi bulan adamım. Niçin gülüyorsunuz? Beni bir budala zannetmeyiniz. Bu gülüşümden sizin bu azabı tanımadığınız anlaşılıyor. Kendi kendini bulmak... Bu hakikaten korkunç bir şeydir, fakat aynı zamanda güzel ve dikkate değer bir eğlence de olabilir. Bir sarhoş tasavvur ediniz ki kadeh elinde ve sofra başında birdenbire uyanıyor, kendisini ve etrafını görüyor, eşya ile, zaman ile kendi arasındaki alakanın istihzasına geçiyor; bu bedbahtı zannetmem ki bir daha kolay kolay kendinden geçirebilesiniz, elveda alkolün unutturucu cenneti... Bu uyanış şüphesiz ancak bir dakika veya bir saniye içinde olabilir, fakat bu saniye, bir uçurum başında birdenbire gözleri açılan bir adamın ürpermesiyle doludur.
Bakınız, bu ilk önce nasıl oldu: daha henüz çocuğumuz ölmemişti. Bir kış gecesi karım ve çocuklarımla beraber oturuyorduk. Ben yazı yazıyordum, oğlum ayaklarımın dibinde oynuyor, karım biraz ötede, zannedersem, bir şey örüyordu. Küçük kızım onun dizlerine abanmış, elinin hareketiyle beraber gidip gelmeğe çalışıyordu. Odamız sıcak ve sakindi. Bu aile ve ev dediğimiz acaip kuruluşun o cins anlarından biriydi ki dışarıdan aydınlık ve buğulu penceremize, odanın içinde arasıra gidip gelen gölgelerimize bakan her hangi bir yolcuya ufak bir kıskançlık hissi verebilir ve boş geçmiş ömrü için onu acı acı düşüncelere daldırabilirdi.
Nasıl oldu ben de bilmiyorum; birdenbire olduğum yerde çok uzun bir uykudan uyanmış gibi doğruldum ve etrafıma şaşkın şaşkın bakmağa başladım. İnsan, eşya, bütün etrafımdakiler benimle alakalarını kesmiş gibiydiler, her şey, hepsi bana yabancı oluvermişti. Bu kadar senelik karımı, kendi çocuklarımı, evimi, odanın her bir vaktinde hayatımın bir hadisesi olmuş eşyasını, velhasıl elimdeki işe ve üstümdeki elbiseye kadar hiç bir şeyi tanımıyordum. O anda bir aynada kendi yüzümü görsem belki onu da tanıyamazdım. O kadar kendi hakikatimde, rüyalarımın hakikatine uyanmıştım. Bu ne Baudelaire'in çift odasına, ne de Quincey'nin afyonun cennetinde gördüğü rüyalardan realiteye dönüşüne benziyordu. Bu daha sade bir şey, uzun gafletinde birden uyanan ruhun kendi kendisine tertip ettiği bir nevi cürmümeşhuttu. Hakikaten bütün bunların benim içimle, günlerin sefaleti altında haberim olmadan için için kaynayan asıl benliğimle ne alakası olabilir? Bu siyah, uzun saçları geçmiş güzelliğinden muhteşem bir yadiğar gibi duran bitkin yüzlü kadın kimdi? Bununla beraber onun kendi karım olduğunu, bu çocukların kendi çocuklarım olduğunu biliyordum. Kendi kendime mütemadiyen koskoca on seneyi, bu kapanık odada, bu acaip ve manasız eşya arasında, bu şimdi bana yabancı birer sembol gibi görünen çehreler arasında nasıl geçirdiğimi soruyorum. Nihayet dayanamadım, lalettayin bir mazeret uydurarak sokağa fırladım. Bugün olmuş gibi hatırımdadır; soğuk, aydınlık bir kış gecesiydi, sokaklarda hemen hemen kimse yoktu, durmadan dinlenmeden, kendi kendime "Niçin, niçin böyle oldu, niçin böyle olsun?" diye sora sora yürüyordum. Bir müddet sonra yoruldum, küçük bir kahveye girdim. Tanımadığım birtakım adamlar tütün ve nefes kokan bulanık hava içinde gülerek bağırarak konuşuyorlar, oyun oynuyorlardı. Ben de bir köşeye çekildim. O zamana kadar gece vakti evimden dışarıya ancak sinema, tiyatro gibi şeyler için çıkardım. Zaten böyle bir itiyadı bir türlü anlıyamamıştım. Fakat şimdi yadırgamıyor, hatta bir nevi sıcaklık duyuyordum. "Burası bizim (rafımız olsa gerek..." diye düşündüm, sonra yavaş yavaş etrafımdakilere bakmağa başladım.
Bir insan yüzünün en manalı bir alem olduğunu ben o geceye kadar anlıyamamıştım. Hayat dediğimiz o girift oyunun, aktörlerini bu kadar kuvvetle benimseyeceğini, onların her hal ve tavrına kendi akışının damgasını bu kadar kuvvetle vuracağını hiç düşünmemiştim. Yüz buruşuğunun, göz altındaki her hangi bir çizginin, dudak kenarındaki bir kıvrımın, ne bileyim, konuşmadan evvelki bir saniyelik bir tereddüdün, küçük bir el işaretinin, manasız ve ehemmiyetsiz bir bakışın, her gülüşün, bir omuz düşüklüğünün bütün bir ömrü en ince, en karışık, en nüfuz edilmez taraflarından anlatacak birer emare, birer işaret olduğunu hiç düşündünüz mü?
Karşımda bana arkasını dönmüş, tavla oynayan bir adamcağız vardı. Orta boylu, zayıf, başı tepesine doğru açılmış otuz, otuz beş yaşlarında bir insan; her gün sokakta, dairede, lokantada rastladığımız insanlardan biri. Başı biraz kalkık omuzlarının arasına sonradan yapıştırılmış gibi gömülü, sırtı biraz öne bükük, ikide bir kontrolsüz bir hareketle sağ elini alnına doğru kaldırıyor, sanki görünmeyen zehirli bir böceği kovalıyordu. Bu sinirli, zayıf el ile beraber bu kemikli başın ikide bir böyle arkaya doğru gidişi ne korkunç, ne zalim bir şeydi! Bir iki defa yanındakilerle konuşmak için yüzünü benden yana doğru çevirdi.
Ne karışık bir çehresi vardı. Geniş alnı, gözlerinin ve dudaklarının kenarı, kırışık ve çizgi içindeydi. Bununla beraber yalnız bir bakışını tuttuğum gözleri ne kadar genç ve iri idi. Müthiş bir hareket bolluğu içinde kızararak, konuşarak, şansa lanet ederek oynuyordu. Birdenbire zarları bıraktı. Müthiş bir şey olmuş gibi bir an durdu, düşündü. Sonra hafif bir omuz kaldırışıyla ayağa kalktı, yukarıda bahsettiğim el işaretiyle fikri sabitini bir kere daha koğdu. Oyun arkadaşıyla hesabını görerek, yine başı omuzlarına gömülü, kendi içine katlanmış hüviyetiyle, fakat bu sefer nisbeten daha sakin bir yüzle kahveden çıkıp gitti. Niçin oyun ortasında zarları bıraktı? Ayakta neyi düşündü ve neye karar verdi? Niçin bir dakika evvel omuzları o kadar çökük ve mahkumdu ve neden kahveden çıkarken bütün hüviyetinde bir nevi sükunet ve kayıtsızlık vardı? Muamma.
Tam karşımda ayak ayak üstünde oturan bir başkası hiç durmadan sol ayağını sallıyor, bir taraftan da mütemadiyen tırnaklarını kemiriyordu. Ne garip bir adamdı bu! Küçücük yüzü insana bir çekmece hissini verecek kadar kilitli idi. Kim bilir kaç uzun tahammül ve zillet senesi bu yumruk kadar küçük yüzden, bu acayip ve sır sızmaz maskeyi çıkarmıştı. Bir başkası konuşurken ellerinin ve kollarının mübalağalı işaretleriyle kendisini adeta dört bir tarafa dağıtır gibiydi.
Bütün bunları düşüne düşüne eve döndüm. Bu sessiz ıztırabı, bu adeta tabii addedilen cehennemi görmek beni biraz teskin etmiş, kendi hayatımla aramda biraz evvel bozulmak üzere olan muvazeneyi iade etmiş gibiydi. Bununla beraber o muvazeneyi bir daha hiç bir zaman bulamadım. Olan olmuştu. Artık bundan sonra bu bende bir itiyat oldu.
Hayatımın üzerinde düşünmeğe başlamıştım. Bütün iradem, bütün gayretim bir daha o eski sükuneti bana iade ettirmedi. Gündelik hayatımla arama yaşanmamış rüyaların azabı girmişti. Hayat oyununu en büyük ciddiyetle oynamaya hazırlandığım bir anda geçmiş yıllar, karşıma dikiliyor ve benden hesabını soruyordu. O günden sonra artık bir an bile yalnız değildim, soframda, yatağımda, çalışma masamda bir misafir, dişleri hiddet ve kinden kısık, gözlerinde boşa gitmiş bir ömrün bütün bıkkınlığı toplanan bir zavallı vardı ve bana pişmanlığın şuuruyla kısılmış sesi durmadan fısıldıyordu: "Ömrünü, ömrünü ne yaptın?" Ve ben bütün uzviyetimde bir yılan gibi gezen bu zehirli sesin tenbihi altında yapacağımı unutuyor, anı ve mekanı unutuyor, başta kendim olmak üzere her şeyden, yaşanmış ömrümden, gelecek senelerimden, bütün etrafımdan nefret ediyor, kaçmak, kaybolmak, kurtulmak istiyordum.
Artık uyku bile benim için bir şifa değildi. Çünkü onda da riyaların zalim ısrarı vardı. Size bu rüyaları nasıl anlatmalı? Hemen her safhasında vaktiyle sevilmiş bir genç kızın, şimdi nerede olduğunu, nasıl bir talihle yaşadığını bilmediğim sarı saçlı, büyük mavi gözlü, nerkis boyunlu genç bir kızın bir nevi "laytmotif" gibi dolaştığı bu rüyalar... Bu, hasta kafanın kendi vehim ve gölgelerinden yarattığı değişici ve korkunç alem...
İşte bu yol, bu küçük acaip yol, ben bu ruh haletinde iken karşıma çıktı ve benim için birdenbire yepyeni bir hayat imkanının, kendi kendimi bundan sonra olsun gerçekleştirebilmek imkanının bir nevi müjdesi gibi oldu.
Evet, pekala biliyorum ki, bir gün ben her şeyi bırakıp bu küçük yola dalarsam onun bittiği yerde bütün saadet ve hasretlerimi, eski yaşanmış rüyalarımı bulacağım, temiz, yepyeni, mesut bir adam olacağım.
Bunu biliyorum, fakat yapamayacağımı da biliyorum. Halbuki bir ömür yaşanmağa değer bir şeydir.
Read more

Kusmak orucu bozarmı PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 15:42
İslam İlmihali / Oruç
Soru:   Kusmak orucu bozarmı?
Cevap:Kendi isteği olmayarak kusmak orucu bozmaz.Ama Ağız dolusu kendi isteğiyle kusmak orucu bozar ve yalnız kazayı gerektirir.
Orucu Bozmayan Diğer Haller
1. Oruçlu olduğunu unutarak; yemek ve içmek.
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Bir kimse oruçlu olduğunu unutarak yer, içerse orucunu tamamlasın, (sakın) bozmasın. Çünkü onu, Allah yedirmiş, içirmiştir."(45)
Unutarak yeyip içerken oruçlu olduğunu hatırlarsa hemen ağzını boşaltıp yıkar ve oruca devam eder. Oruçlu olduğunu hatırladıktan sonra boğazından aşağıya bir şey geçerse orucu bozulur. Bir kimse unutarak yiyen bir oruçluyu gördüğünde eğer güçlü kuvvetli olup oruca dayaniblen bir kişi ise, oruçlu olduğunu kendisine hatırlatır, zayıf ve güçsüz bir kişi ise hatırlatmaz.
2. Bir suya dalıp kulağına su kaçmak.
3. Kendi isteği olmayarak boğazına toz ve duman girmek.
4. Kendi isteği olmayarak kusmak.
5. Kendiliğinden içeriden gelen kusuntu yine kendiliğinden içeriye gitmek.
6. Uyurken ihtilâm olmak (yani uyurken cünüplük hali meydana gelmek.)
7. Dokunma ve öpme olmadan sadece bakmak veya düşünmek sebebiyle boşalmak.
8. Karısını sadece öpmek.
9. Geceleyin cünüp olduğu halde sabaha kadar yıkanmayıp gündüz yıkanmak.
10. Dişleri arasında sahur yemeğinden kalan nohut miktarından az olan kırıntıyı yutmak.
11. Ağzındaki tükrüğü yutmak. Ağzından dışarı çıkıp tamamen ayrılan tükrüğü tekrar yutmak orucu bozar.
12. Ağzına gelen balgamı yutmak.
13. Kafasından burnuna gelen akıntıyı içine çekip yutmak.
14. Ağzına aldığı (meselâ dişine koyduğu) ilâcın tadı boğazına varmak.
15. Erkeğin tenasül organına ilâç veya su akıtmak.
16. Göze ilâç damlatmak.
17. Kan aldırmak.
18. Gözlerine sürme çekmek.
Bu saydığımız şeylerin hiçbirisi orucu bozmaz.
Read more

Unutarak Yemek Orucu Bozarmı PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 13:36
İslam İlmihali / Oruç
Soru:Unutarak Yemek ve içmek Orucu bozarmı?
Cevap:
1. Oruçlu olduğunu unutarak; yemek ve içmek orucu bozmaz
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Bir kimse oruçlu olduğunu unutarak yer, içerse orucunu tamamlasın, (sakın) bozmasın. Çünkü onu, Allah yedirmiş, içirmiştir."(45)
Unutarak yeyip içerken oruçlu olduğunu hatırlarsa hemen ağzını boşaltıp yıkar ve oruca devam eder. Oruçlu olduğunu hatırladıktan sonra boğazından aşağıya bir şey geçerse orucu bozulur. Bir kimse unutarak yiyen bir oruçluyu gördüğünde eğer güçlü kuvvetli olup oruca dayaniblen bir kişi ise, oruçlu olduğunu kendisine hatırlatır, zayıf ve güçsüz bir kişi ise hatırlatmaz.
Diğer Orucu Bozmayan Haller
2. Bir suya dalıp kulağına su kaçmak.
3. Kendi isteği olmayarak boğazına toz ve duman girmek.
4. Kendi isteği olmayarak kusmak.
5. Kendiliğinden içeriden gelen kusuntu yine kendiliğinden içeriye gitmek.
6. Uyurken ihtilâm olmak (yani uyurken cünüplük hali meydana gelmek.)
7. Dokunma ve öpme olmadan sadece bakmak veya düşünmek sebebiyle boşalmak.
8. Karısını sadece öpmek.
9. Geceleyin cünüp olduğu halde sabaha kadar yıkanmayıp gündüz yıkanmak.
10. Dişleri arasında sahur yemeğinden kalan nohut miktarından az olan kırıntıyı yutmak.
11. Ağzındaki tükrüğü yutmak. Ağzından dışarı çıkıp tamamen ayrılan tükrüğü tekrar yutmak orucu bozar.
12. Ağzına gelen balgamı yutmak.
13. Kafasından burnuna gelen akıntıyı içine çekip yutmak.
14. Ağzına aldığı (meselâ dişine koyduğu) ilâcın tadı boğazına varmak.
15. Erkeğin tenasül organına ilâç veya su akıtmak.
16. Göze ilâç damlatmak.
17. Kan aldırmak.
18. Gözlerine sürme çekmek.
Bu saydığımız şeylerin hiçbirisi orucu bozmaz.
Read more

Kulağa Su Kaçmak orucu Bozarmı PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 13:18
İslam İlmihali / Oruç
Soru:Kulağa Su Kaçmak orucu Bozarmı?
Cevap:Kulağına su kaçan kimsenin kulağına su ka.tığı için orucu bozulmaz.

Diğer Orucu Bozmayan Durumlar:
1. Oruçlu olduğunu unutarak; yemek ve içmek.
2. Bir suya dalıp kulağına su kaçmak.
3. Kendi isteği olmayarak boğazına toz ve duman girmek.
4. Kendi isteği olmayarak kusmak.
5. Kendiliğinden içeriden gelen kusuntu yine kendiliğinden içeriye gitmek.
6. Uyurken ihtilâm olmak (yani uyurken cünüplük hali meydana gelmek.)
7. Dokunma ve öpme olmadan sadece bakmak veya düşünmek sebebiyle boşalmak.
8. Karısını sadece öpmek.
9. Geceleyin cünüp olduğu halde sabaha kadar yıkanmayıp gündüz yıkanmak.
10. Dişleri arasında sahur yemeğinden kalan nohut miktarından az olan kırıntıyı yutmak.
11. Ağzındaki tükrüğü yutmak. Ağzından dışarı çıkıp tamamen ayrılan tükrüğü tekrar yutmak orucu bozar.
12. Ağzına gelen balgamı yutmak.
13. Kafasından burnuna gelen akıntıyı içine çekip yutmak.
14. Ağzına aldığı (meselâ dişine koyduğu) ilâcın tadı boğazına varmak.
15. Erkeğin tenasül organına ilâç veya su akıtmak.
16. Göze ilâç damlatmak.
17. Kan aldırmak.
18. Gözlerine sürme çekmek.
Bu saydığımız şeylerin hiçbirisi orucu bozmaz.
Read more

Orucu Bozmayan Durumlar PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 13:14
İslam İlmihali / Oruç

Orucu Bozmayan Şeyler
1. Oruçlu olduğunu unutarak; yemek ve içmek.
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Bir kimse oruçlu olduğunu unutarak yer, içerse orucunu tamamlasın, (sakın) bozmasın. Çünkü onu, Allah yedirmiş, içirmiştir."
Unutarak yeyip içerken oruçlu olduğunu hatırlarsa hemen ağzını boşaltıp yıkar ve oruca devam eder. Oruçlu olduğunu hatırladıktan sonra boğazından aşağıya bir şey geçerse orucu bozulur. Bir kimse unutarak yiyen bir oruçluyu gördüğünde eğer güçlü kuvvetli olup oruca dayaniblen bir kişi ise, oruçlu olduğunu kendisine hatırlatır, zayıf ve güçsüz bir kişi ise hatırlatmaz.
2. Bir suya dalıp kulağına su kaçmak.
3. Kendi isteği olmayarak boğazına toz ve duman girmek.
4. Kendi isteği olmayarak kusmak.
5. Kendiliğinden içeriden gelen kusuntu yine kendiliğinden içeriye gitmek.
6. Uyurken ihtilâm olmak (yani uyurken cünüplük hali meydana gelmek.)
7. Dokunma ve öpme olmadan sadece bakmak veya düşünmek sebebiyle boşalmak.
8. Karısını sadece öpmek.
9. Geceleyin cünüp olduğu halde sabaha kadar yıkanmayıp gündüz yıkanmak.
10. Dişleri arasında sahur yemeğinden kalan nohut miktarından az olan kırıntıyı yutmak.
11. Ağzındaki tükrüğü yutmak. Ağzından dışarı çıkıp tamamen ayrılan tükrüğü tekrar yutmak orucu bozar.
12. Ağzına gelen balgamı yutmak.
13. Kafasından burnuna gelen akıntıyı içine çekip yutmak.
14. Ağzına aldığı (meselâ dişine koyduğu) ilâcın tadı boğazına varmak.
15. Erkeğin tenasül organına ilâç veya su akıtmak.
16. Göze ilâç damlatmak.
17. Kan aldırmak.
18. Gözlerine sürme çekmek.
Bu saydığımız şeylerin hiçbirisi orucu bozmaz. 

Read more

Orucu Bozan Haller PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 12:56
İslam İlmihali / Oruç

Orucu Bozan Haller
Oruca aykırı olan bir şeyin yapılması halinde oruç bozulur. Orucu bozan bazı şeyler hem kaza, hem de keffareti gerektirir. Orucu bozan bazı şeylerden dolayı da sadece kaza gerekir.

Orucu Bozup Kaza ve Keffareti Gerektiren Şeyler
1. Oruçlu olduğunu bilerek yemek ve içmek (yenilip içilen şey ister gıda, ister ilâç olsun).
2. Oruçlu olduğunu bile bile cinsel ilişkide bulunmak.
Karı-kocadan biri ötekine zorla cinsel ilişkide bulunduğu takdirde zorla ilişkide bulunana kaza ve keffaret, kendisine zorla ilişkide bulunulan kişiye de kaza lâzım gelir.
3. Ağzına giren yağmur, kar ve doluyu kendi isteğiyle yutmak.
4. Sigara içmek, öd ağacı veya anber ile tütsülenip dumanını içeri çekmek.
5. Enfiye çekmek.
6. Buğday ve arpa tanesi yutmak.
7. Dışardan bir susam tanesi kadar bir şeyi alıp yutmak.
8. Yenmesi alışılmış olan çamur, kil ve kömür gibi şeyleri yemek. (Bazı kimseler bunları severek yerler.)
9. Az miktarda tuz yemek.
10. Karısının veya sevdiği bir kimsenin tükürüğünü yutmak. (Bundan zevk aldığı için kaza ve keffaret gerekir. Başkasının tükürüğünden iğrendiği için bundan keffaret gerekmez.)
11. Kan aldırdıktan veya sadece karısını öptükten sonra orucu bozulduğu kanaatiyle bile bile orucunu bozmak.
Ramazan ayında niyet ederek oruca başlayan kimse, saydığımız şeylerden birini bilerek ve özürsüz olarak yaparsa orucu bozulmuş olur. Bozulan bu orucu kaza etmesi ve kasten bozduğu için de keffaret tutması gerekir.

Keffareti Düşüren Şeyler
Keffareti gerektiren bir şeyi yaparak orucunu bozan kimse, aynı gün oruç tutamayacak derecede hastalanır veya kadın ayhali yahut da lohusa olursa keffaret düşer, yani keffaret orucu tutması gerekmez. Ancak hastalığın kendi isteği dışında olması şarttır. Kendisi kasten hastalığa sebep olursa keffaret düşmediği gibi sefer mesafesinde bir yolculuğa çıkması ile de düşmez.

Orucu Bozup Yalnız Kazayı Gerektiren Şeyler
1. Pamuk ve kağıt gibi yenmesi mutad olmayan bir şey yutmak,
2. Bir defada çok miktarda tuz yemek,
3. Yenmesi mutad olmayan zeytin çekirdeği yemek. Yenmesi alışılmış olan çekirdeği yemek ise keffareti gerektirir.
4. Taş, toprak, demir, altın ve gümüş gibi şeyleri yutmak.
5. İçi olmayan ceviz ve badem yutmak. (Bunların içi olanları yenildiği takdirde keffaret gerekir)
6. Burnuna ilaç çekmek.

Bu, Ebu Hanife'nin görüşüdür. Buna göre; tedavî maksadıyla iğne yaptırmak orucu bozar ve kazayı gerektirir. Çünkü iğne vasıtasıyla vücuda verilen ilâç iç kısımlara kadar ulaşmaktadır.
İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed'e göre; tabiî olan yollar dışında vücudun başka tarafından açılan bir yoldan içeri giden ilâç orucu bozmadığı için iğne yaptırmakla oruç bozulmaz. Çünkü vücuda verilen ilâç ağız gibi tabiî bir yoldan değil, deriden açılan başka bir yoldan verilmektedir.
Ancak, ibadetlerde ihtiyatlı hareket etmek esas olduğundan Ramazanda iğne yaptırmak zorunda olan kimse bunu mümkünse iftardan sonra yaptırmalıdır.
Bu mümkün olmaz da gündüz iğne yaptırmak zorunda kalırsa, İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed'in görüşlerini esas alarak orucuna devam eder ve bu orucunu daha sonra kaza etmesi gerekmez.
7. Ağzına aldığı boyalı iplik gibi şeylerin boyası ile rengi değişen tükürüğü yutmak.
8. Boğazına kaçan kar veya yağmuru kendi isteği olmayarak yutmak. (Kendi isteği ile yutarsa keffaret gerekir.)
9. Zorlama ile oruç bozmak.
10. Dişleri arasında nohut tanesi kadar kalan yemek kırıntısını yutmak.
11. Abdest esnasında ağzına ve burnuna su alırken kendi elinde olmayarak boğazına su kaçmak.
12. Unutarak yeyip içtikten sonra orucunun bozulduğunu zannederek yeyip içmek.
13. Ağız dolusu kusmak. (Kendi isteği ile).
14. Ağız dolusu gelen veya kendi isteğiyle getirdiği kusuntuyu mideye geri çevirmek.
15. Kendi isteği ile içine veya genzine duman çekmek. Kendi isteği ile olmazsa oruç bozulmaz. (İçeri çekilen duman sigara dumanı olursa keffaret gerekir.)
16. Güneş batmadığı halde-battı zannederek-iftar etmek.
17. İmsak vakti geçtiği halde daha vakit vardır zannederek yemek.
18. Cinsel ilişki dışında kadına dokunmak veya öpmek sonucu boşalmak.
19. Ramazan orucundan başka bir orucu bozmak. (Ramazan orucundan başka bir orucu bozmak sadece kazayı gerektirir.)
20. Ramazan orucuna niyet etmiyerek yeyip içmek. (Keffaret, niyet edilerek başlanan orucu bilerek bozmaktan lâzım gelir. Oruca niyet edilmeyerek yeyip içtiği takdirde sadece o günün orucunu kaza eder.)
   Ancak mazaretsiz olarak ramazan orucunu tutmamak büyük günahtır.
21. Misafir iken oruca başlayıp ikamete niyet ettikten sonra yemek.
22. Mukim iken oruca başlayıp sefer mesafesi yolculuğa niyet ederek bulunduğu yerin sınırlarını geçtikten sonra orucu bozmak.
Sayılan bu şeylerden birini yapan kimsenin orucu bozulur ve bozulan orucun gününe gün kaza edilmesi gerekir.
Bunlardan biri ile orucu bozulan kimse akşama kadar orucu bozacak bir şey yapmamalıdır.
Gündüz iyileşen hasta, yolculuğu sona eren misafir, ayhali veya lohusalıktan temizlenen kadın, erginlik çağına gelen çocuk ve müslüman olan gayr-i müslim, Ramazan ayına saygı için günün kalan kısmında oruçlu imiş gibi akşama kadar orucu bozacak şeylerden sakınmaları uygun olur.
Oruca niyetlenen kadın gündüz ayhali veya lohusa olursa, orucunu bozması lâzımdır.
Kadın, henüz ayhali olmadan adet günümdür diyerek orucunu bozmamalıdır.
Hasta ve yolcu olup da oruç tutmayan kimselerin yemeden, içmeden durmaları gerekmez. Ancak bunlar açıktan değil de gizli olarak yerler. 

Read more

Orucu Bozmayan Şeyler PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 12:56
İslam İlmihali / Oruç

Orucu Bozmayan Şeyler
1. Oruçlu olduğunu unutarak; yemek ve içmek.
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Bir kimse oruçlu olduğunu unutarak yer, içerse orucunu tamamlasın, (sakın) bozmasın. Çünkü onu, Allah yedirmiş, içirmiştir."(45)
Unutarak yeyip içerken oruçlu olduğunu hatırlarsa hemen ağzını boşaltıp yıkar ve oruca devam eder. Oruçlu olduğunu hatırladıktan sonra boğazından aşağıya bir şey geçerse orucu bozulur. Bir kimse unutarak yiyen bir oruçluyu gördüğünde eğer güçlü kuvvetli olup oruca dayaniblen bir kişi ise, oruçlu olduğunu kendisine hatırlatır, zayıf ve güçsüz bir kişi ise hatırlatmaz.
2. Bir suya dalıp kulağına su kaçmak.
3. Kendi isteği olmayarak boğazına toz ve duman girmek.
4. Kendi isteği olmayarak kusmak.
5. Kendiliğinden içeriden gelen kusuntu yine kendiliğinden içeriye gitmek.
6. Uyurken ihtilâm olmak (yani uyurken cünüplük hali meydana gelmek.)
7. Dokunma ve öpme olmadan sadece bakmak veya düşünmek sebebiyle boşalmak.
8. Karısını sadece öpmek.
9. Geceleyin cünüp olduğu halde sabaha kadar yıkanmayıp gündüz yıkanmak.
10. Dişleri arasında sahur yemeğinden kalan nohut miktarından az olan kırıntıyı yutmak.
11. Ağzındaki tükrüğü yutmak. Ağzından dışarı çıkıp tamamen ayrılan tükrüğü tekrar yutmak orucu bozar.
12. Ağzına gelen balgamı yutmak.
13. Kafasından burnuna gelen akıntıyı içine çekip yutmak.
14. Ağzına aldığı (meselâ dişine koyduğu) ilâcın tadı boğazına varmak.
15. Erkeğin tenasül organına ilâç veya su akıtmak.
16. Göze ilâç damlatmak.
17. Kan aldırmak.
18. Gözlerine sürme çekmek.
Bu saydığımız şeylerin hiçbirisi orucu bozmaz. 

Read more
Son Güncelleme ( Salı, 08 Kasım 2011 13:05 )

Orucu Bozan Şeyler PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 12:41
İslam İlmihali / Oruç

Orucu Bozan Şeyler
Oruca aykırı olan bir şeyin yapılması halinde oruç bozulur. Orucu bozan bazı şeyler hem kaza, hem de keffareti gerektirir. Orucu bozan bazı şeylerden dolayı da sadece kaza gerekir.

Orucu Bozup Kaza ve Keffareti Gerektiren Şeyler
1. Oruçlu olduğunu bilerek yemek ve içmek (yenilip içilen şey ister gıda, ister ilâç olsun).
2. Oruçlu olduğunu bile bile cinsel ilişkide bulunmak.
Karı-kocadan biri ötekine zorla cinsel ilişkide bulunduğu takdirde zorla ilişkide bulunana kaza ve keffaret, kendisine zorla ilişkide bulunulan kişiye de kaza lâzım gelir.
3. Ağzına giren yağmur, kar ve doluyu kendi isteğiyle yutmak.
4. Sigara içmek, öd ağacı veya anber ile tütsülenip dumanını içeri çekmek.
5. Enfiye çekmek.
6. Buğday ve arpa tanesi yutmak.
7. Dışardan bir susam tanesi kadar bir şeyi alıp yutmak.
8. Yenmesi alışılmış olan çamur, kil ve kömür gibi şeyleri yemek. (Bazı kimseler bunları severek yerler.)
9. Az miktarda tuz yemek.
10. Karısının veya sevdiği bir kimsenin tükürüğünü yutmak. (Bundan zevk aldığı için kaza ve keffaret gerekir. Başkasının tükürüğünden iğrendiği için bundan keffaret gerekmez.)
11. Kan aldırdıktan veya sadece karısını öptükten sonra orucu bozulduğu kanaatiyle bile bile orucunu bozmak.
Ramazan ayında niyet ederek oruca başlayan kimse, saydığımız şeylerden birini bilerek ve özürsüz olarak yaparsa orucu bozulmuş olur. Bozulan bu orucu kaza etmesi ve kasten bozduğu için de keffaret tutması gerekir.

Keffareti Düşüren Şeyler
Keffareti gerektiren bir şeyi yaparak orucunu bozan kimse, aynı gün oruç tutamayacak derecede hastalanır veya kadın ayhali yahut da lohusa olursa keffaret düşer, yani keffaret orucu tutması gerekmez. Ancak hastalığın kendi isteği dışında olması şarttır. Kendisi kasten hastalığa sebep olursa keffaret düşmediği gibi sefer mesafesinde bir yolculuğa çıkması ile de düşmez.

Orucu Bozup Yalnız Kazayı Gerektiren Şeyler
1. Pamuk ve kağıt gibi yenmesi mutad olmayan bir şey yutmak,
2. Bir defada çok miktarda tuz yemek,
3. Yenmesi mutad olmayan zeytin çekirdeği yemek. Yenmesi alışılmış olan çekirdeği yemek ise keffareti gerektirir.
4. Taş, toprak, demir, altın ve gümüş gibi şeyleri yutmak.
5. İçi olmayan ceviz ve badem yutmak. (Bunların içi olanları yenildiği takdirde keffaret gerekir)
6. Burnuna ilaç çekmek.

Bu, Ebu Hanife'nin görüşüdür. Buna göre; tedavî maksadıyla iğne yaptırmak orucu bozar ve kazayı gerektirir. Çünkü iğne vasıtasıyla vücuda verilen ilâç iç kısımlara kadar ulaşmaktadır.
İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed'e göre; tabiî olan yollar dışında vücudun başka tarafından açılan bir yoldan içeri giden ilâç orucu bozmadığı için iğne yaptırmakla oruç bozulmaz. Çünkü vücuda verilen ilâç ağız gibi tabiî bir yoldan değil, deriden açılan başka bir yoldan verilmektedir.
Ancak, ibadetlerde ihtiyatlı hareket etmek esas olduğundan Ramazanda iğne yaptırmak zorunda olan kimse bunu mümkünse iftardan sonra yaptırmalıdır.
Bu mümkün olmaz da gündüz iğne yaptırmak zorunda kalırsa, İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed'in görüşlerini esas alarak orucuna devam eder ve bu orucunu daha sonra kaza etmesi gerekmez.
7. Ağzına aldığı boyalı iplik gibi şeylerin boyası ile rengi değişen tükürüğü yutmak.
8. Boğazına kaçan kar veya yağmuru kendi isteği olmayarak yutmak. (Kendi isteği ile yutarsa keffaret gerekir.)
9. Zorlama ile oruç bozmak.
10. Dişleri arasında nohut tanesi kadar kalan yemek kırıntısını yutmak.
11. Abdest esnasında ağzına ve burnuna su alırken kendi elinde olmayarak boğazına su kaçmak.
12. Unutarak yeyip içtikten sonra orucunun bozulduğunu zannederek yeyip içmek.
13. Ağız dolusu kusmak. (Kendi isteği ile).
14. Ağız dolusu gelen veya kendi isteğiyle getirdiği kusuntuyu mideye geri çevirmek.
15. Kendi isteği ile içine veya genzine duman çekmek. Kendi isteği ile olmazsa oruç bozulmaz. (İçeri çekilen duman sigara dumanı olursa keffaret gerekir.)
16. Güneş batmadığı halde-battı zannederek-iftar etmek.
17. İmsak vakti geçtiği halde daha vakit vardır zannederek yemek.
18. Cinsel ilişki dışında kadına dokunmak veya öpmek sonucu boşalmak.
19. Ramazan orucundan başka bir orucu bozmak. (Ramazan orucundan başka bir orucu bozmak sadece kazayı gerektirir.)
20. Ramazan orucuna niyet etmiyerek yeyip içmek. (Keffaret, niyet edilerek başlanan orucu bilerek bozmaktan lâzım gelir. Oruca niyet edilmeyerek yeyip içtiği takdirde sadece o günün orucunu kaza eder.)
   Ancak mazaretsiz olarak ramazan orucunu tutmamak büyük günahtır.
21. Misafir iken oruca başlayıp ikamete niyet ettikten sonra yemek.
22. Mukim iken oruca başlayıp sefer mesafesi yolculuğa niyet ederek bulunduğu yerin sınırlarını geçtikten sonra orucu bozmak.
Sayılan bu şeylerden birini yapan kimsenin orucu bozulur ve bozulan orucun gününe gün kaza edilmesi gerekir.
Bunlardan biri ile orucu bozulan kimse akşama kadar orucu bozacak bir şey yapmamalıdır.
Gündüz iyileşen hasta, yolculuğu sona eren misafir, ayhali veya lohusalıktan temizlenen kadın, erginlik çağına gelen çocuk ve müslüman olan gayr-i müslim, Ramazan ayına saygı için günün kalan kısmında oruçlu imiş gibi akşama kadar orucu bozacak şeylerden sakınmaları uygun olur.
Oruca niyetlenen kadın gündüz ayhali veya lohusa olursa, orucunu bozması lâzımdır.
Kadın, henüz ayhali olmadan adet günümdür diyerek orucunu bozmamalıdır.
Hasta ve yolcu olup da oruç tutmayan kimselerin yemeden, içmeden durmaları gerekmez. Ancak bunlar açıktan değil de gizli olarak yerler.

Orucu Bozmayan Şeyler
1. Oruçlu olduğunu unutarak; yemek ve içmek.
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Bir kimse oruçlu olduğunu unutarak yer, içerse orucunu tamamlasın, (sakın) bozmasın. Çünkü onu, Allah yedirmiş, içirmiştir."(45)
Unutarak yeyip içerken oruçlu olduğunu hatırlarsa hemen ağzını boşaltıp yıkar ve oruca devam eder. Oruçlu olduğunu hatırladıktan sonra boğazından aşağıya bir şey geçerse orucu bozulur. Bir kimse unutarak yiyen bir oruçluyu gördüğünde eğer güçlü kuvvetli olup oruca dayaniblen bir kişi ise, oruçlu olduğunu kendisine hatırlatır, zayıf ve güçsüz bir kişi ise hatırlatmaz.
2. Bir suya dalıp kulağına su kaçmak.
3. Kendi isteği olmayarak boğazına toz ve duman girmek.
4. Kendi isteği olmayarak kusmak.
5. Kendiliğinden içeriden gelen kusuntu yine kendiliğinden içeriye gitmek.
6. Uyurken ihtilâm olmak (yani uyurken cünüplük hali meydana gelmek.)
7. Dokunma ve öpme olmadan sadece bakmak veya düşünmek sebebiyle boşalmak.
8. Karısını sadece öpmek.
9. Geceleyin cünüp olduğu halde sabaha kadar yıkanmayıp gündüz yıkanmak.
10. Dişleri arasında sahur yemeğinden kalan nohut miktarından az olan kırıntıyı yutmak.
11. Ağzındaki tükrüğü yutmak. Ağzından dışarı çıkıp tamamen ayrılan tükrüğü tekrar yutmak orucu bozar.
12. Ağzına gelen balgamı yutmak.
13. Kafasından burnuna gelen akıntıyı içine çekip yutmak.
14. Ağzına aldığı (meselâ dişine koyduğu) ilâcın tadı boğazına varmak.
15. Erkeğin tenasül organına ilâç veya su akıtmak.
16. Göze ilâç damlatmak.
17. Kan aldırmak.
18. Gözlerine sürme çekmek. 

Bu saydığımız şeylerin hiçbirisi orucu bozmaz.

Read more
Son Güncelleme ( Salı, 08 Kasım 2011 13:01 )

Kaza ve Keffaret PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 12:32
İslam İlmihali / Oruç

Kaza ve Keffaret
Kaza: Bozulan orucun yerine gününe gün oruç tutmaktır.
Keffaret:    Ramazanda bile bile bozulan bir gün orucun yerine iki kameri ay veya altmış gün peşpeşe oruç tutmak demektir. Ayrıca bozulan orucun da kaza edilmesi gerekir. Keffaret, sadece Ramazan ayında tutulan orucun bile bile bozulmasının cezasıdır. Diğer oruçların bozulması halinde yalnız kaza, yani gününe gün oruç tutmak yeterli olur.
Ramazan orucu öbür aylarda kaza edilirken bilerek bozulsa yine kaza lâzım gelir, keffaret icabetmez.
Keffaret orucu, ara verilmeden peşpeşe tutulacağı için Ramazan ayına ve oruç tutulması haram olan günlere rastlamaması lâzımdır.
Keffaret orucuna kameri aylardan birinin ilk gününde başlanırsa iki ay ara vermeden oruç tutulur. Bu aylardan ikisi de yirmidokuz gün çekse bile iki tam ay oruç tutulduğu için keffaret tamamlanmış olur.
Ayın ilk günü değil de diğer günlerde başlanırsa hiç ara vermeden 60 gün oruç tutularak keffaret tamamlanır. Herhangi bir sebeple keffaret orucuna ara verilir veya eksik tutulursa yeniden başlayıp altmış günü kesintisiz tamamlamak lâzımdır. Kadınlar keffaret orucu tutarken araya giren ayhali günlerini tutmazlar, ayhali yani âdet halleri bitince ara vermeden temiz günlerinde oruca devam ederek 60 günü tamamlarlar. Kadın, âdet hali bittiği halde temiz olan günlerinde, oruç tutmayarak keffaret orucuna ara verirse, keffarete yeniden başlaması gerekir.
Birkaç defa keffareti gerektirecek şekilde orucunu bozan kimseye bunların hepsi için bir keffaret orucu yeterli olur. Ancak keffareti yerine getirdikten sonra yine kasten orucunu bozarsa bundan dolayı da ayrıca keffaret icabeder.
Yaşlı veya hasta olup keffaret orucu tutmaya gücü yetmeyen kimse keffaret olarak altmış fakiri sabah ve akşam yedirip doyurur. Veya yemek parasını fakirin eline verir. Her günlük yiyecek bir fitre miktarıdır. Fitre miktarı bu parayı ayrı ayrı altmış fakire verebileceği gibi, hergün bir fitre miktarı olmak üzere altmış günde bir fakire de verebilir.
Altmış günlük yiyeceği veya fitre miktarı olan değerini bir günde bir fakire verirse sadece bir günlük yerine geçer. 

Read more

Fidye PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 12:19
İslam İlmihali / Oruç

Fidye
Oruç tutmaya gücü yetmeyen düşkün ve yaşlı kimseler ile iyileşme ümidi olmayan hastalar, Ramazan ayının her günü için birer fidye verirler. Fidyenin tutarı aynen fitre kadardır. Bu fidyeler Ramazanın başlangıcında verilebileceği gibi, Ramazanın içinde veya sonunda da verilebilir.
İsterlerse fidyenin hepsini bir fakire topluca verir, ayrı ayrı fakirlere de verebilir. Bu durumda olan kimseler, fidye vermeye gücü yetmiyorsa Allah'tan bağışlanmalarını isterler. Oruç tutmaya gücü yetmeyen yaşlılar ile iyileşme ümidi olmayan hastalar eğer ileride tutabilecek duruma gelirlerse tutamadıkları oruçları kaza etmeleri gerekir. Önceden verdikleri fidyelerin hükmü kalmaz, bunlar nafile bağış sayılır. 

Read more

Orucu, Ramazandan Sonraya Ertelemeyi Mübah Kılan Özürler PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 12:17
İslam İlmihali / Oruç

Orucu, Ramazandan Sonraya Ertelemeyi Mübah Kılan Özürler
Özürsüz olarak Ramazan ayında oruç tutmamak günahtır. Ancak bir kimse aşağıdaki durumlarda Ramazan orucunu sonradan kaza etmek şartıyle tutmayabilir veya başlamış olduğu orucu bozabilir. Ancak sonradan ilk fırsatta tutamadığı günler sayısınca oruçları kaza etmesi gerekir.
Bir kimsenin Ramazan orucunu sonraya bırakabilmesi için geçerli sayılan özürler şunlardır:
1) Hastalık: Bir hasta oruç tuttuğu takdirde hastalığının artmasından veya uzamasından korkarsa oruç tutmayabilir. Hastalığı iyileşince tutamadığı oruçları kaza eder. Hastaya bakan kimse de böyledir.
Ramazan ayında düşmanla savaşan asker, oruç tuttuğu takdirde zayıf düşeceğinden endişe ederse misafir durumunda olmasa bile oruç tutmayabilir.
Savaşa katılacağı kesinlikle veya kuvvetli bir ihtimalle biliniyorsa henüz savaşa girmeden önce de zayıf düşme endişesiyle yine oruç tutmayabilir. Tutamadığı oruçları daha sonra kaza eder.
2) Yolculuk: Ramazan ayında en az 90 km. mesafeye yolculuğa çıkan kimse oruç tutmayabilir. (Hamza el-Eslemi adındaki sahabî peygamberimize yolculukta oruç tutup tutmayacağını sorunca peygamberimiz ona:
-"İster tut, ister tutma" diye cevap vermişti.(44) Bu hüküm, dinen yolcu (misafir) sayılan kimseler içindir. İkamet ettiği yerden en az 90 km. veya daha fazla mesafeye yolculuk yapan ve gittiği yerde 15 günden az bir süre kalmaya niyet eden kimse dinen misafirdir. Eğer gittiği yerde 15 günden fazla kalmaya karar vermişse, o yere vardığı andan itibaren misafir olmaktan çıkar. Buna göre, Ramazan ayında bulunduğu yerden en az 90 km. uzaklıkta bir yere yolculuk yapan kimse yolculuk süresince oruç tutmayabilir. Gittiği yerde 15 günden az kalacaksa hüküm yine aynıdır. Eğer gittiği yerde 15 gün kalacaksa yolculuğu bitince vardığı yerde orucunu tutması gerekir. Yolculuk hali bitince tutmadığı günleri kaza eder. Oruç tutmasında bir güçlük yoksa yolcunun oruç tutması daha hayırlıdır.
3) Zor Görmek: Orucu bozmak için ölümle veya vücuduna bir zarar verilmekle tehdit edilen kimse orucunu bozabilir. Bozduğu orucu sonra tutar.
4) Gebe ve Emzikli Olmak: Gebe veya emzikli olan bir kadın, oruç tuttuğu takdirde kendisine veya çocuğuna bir zarar geleceğinden korkarsa oruç tutmayabilir. Gebelik ve emziklilik hali sona erince tutamadığı günleri kaza eder.
5) Şiddetli Açlık ve Susuzluk: Oruçlu bir kimse açlık veya susuzluk sebebiyle aklının bozulmasından veya vücuduna ciddî bir zarar geleceğinden korkarsa, orucunu bozabilir. Sonra uygun bir zamanda tutamadığı oruçları kaza eder.
6) Yaşlılık ve Düşkünlük: Vücudu günden güne düşen ve oruca dayanamayan iyice ihtiyarlamış olan kimseler oruç tutmayabilir. Bunlar sonradan da orucu kaza edemiyecekleri için tutamadıkları her günün orucunun yerine fidye verirler. İyileşme ümidi olmayan hastalar da böyledir.
Bu özür sahiplerinden herhangi biri, özrü devam ederken ölürse tutamadıkları oruçlar için fidye verilmesini vasiyet etmesi gerekmez. Özrü ortadan kalkıp tutamadığı oruçlarını kaza edecek kadar bir zamana yetişir de oruçları daha kaza etmeden ölürse bu oruçlar için malının üçte birinden fidye verilmesini vasiyet etmesi lâzımdır. (Ölenin varisi yoksa malının tamamından vasiyet eder.)
Eğer vasiyet etmezse, varislerinin teberru olarak ölenin fidyesini vermesi caizdir. 

Read more

Sahur ve İftarın Fazileti PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 12:10
İslam İlmihali / Oruç
Sahur ve İftarın Fazileti
Sahurda kalkıp yemek müstehabdır. Peygamberimiz: "Sahurda yemek yeyiniz, çünkü sahur da bereket vardır" buyurmuştur. Sahur yemeği, oruca dayanma gücü verir. Duaların kabul edildiği vakitlerden biri de sahur zamanıdır. Oruçlu sahura kalktığı zaman, dilekleri için dua etmeli ve Allah'tan günahlarının bağışlanmasını istemelidir.
Oruçlulara iftar yemeği vermek hayırlı bir davranış olduğu gibi bu sofralarda misafir ağırlamak unutulmaması gereken geleneklerimizdendir de.
Peygamberimiz buyuruyor ki:
"Bir oruçluya iftar veren kimseye, o oruçlunun sevabı kadar sevap verilir. Ancak o oruçlunun sevabından da bir şey eksilmez."  
Oruç ibadetini tamamlayıp iftar vaktine yetişen kimse, bundan büyük bir mutluluk ve sevinç duyar. O, tuttuğu orucun mükâfatını almak üzere, kıyamet gününde Allah'ın huzuruna vardığı zaman en büyük sevinci tadacaktır.
Peygamberimiz şöyle buyuruyor: "Oruçlunun iki sevinci vardır: Biri iftar ettiği vakit, diğeri de Allah'a kavuştuğu zamandır."  
İftar vakti yapılan dualar kabul edilir. Peygamberimiz (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurmuştur: "Üç kimsenin duası geri çevrilmez, kabul edilir:
1- Oruçlunun iftar vaktindeki duası,
2- Adaletli hükümdarın duası,
3- Mazlumun duası." Read more

Oruçluya Müstehap Olan Şeyler PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 12:07
İslam İlmihali / Oruç

Oruçluya Müstehap Olan Şeyler
1. Sahura kalkmak.
2. Sahur yemeğini biraz geç yemek. Yemeği şüpheli bir vakte kadar geciktirmek ise mekruhtur.
3. Güneş battığı iyice anlaşıldıktan sonra iftarda acele etmek. İftarı namazdan önce yapmak da müstehaptır. İftarda şu duayı okumak sünnettir:
"Allahümme leke sumtu ve bike âmentü ve aleyke tevekkeltü ve alâ rızkıke eftartü ve savme'l-Ğadi min şehri Ramazane neveytü, feğfirlî mâ kaddemtü ve mâ ahhartü."
Anlamı: "Allah'ım! Senin rızan için oruç tuttum, sana inandım ve sana güvendim. Senin rızkınla orucumu açtım ve Ramazan ayının yarınki orucuna da niyet ettim. Benim geçmiş ve gelecek günahlarımı bağışla!" 

Read more

Oruca Niyet PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 12:02
İslam İlmihali / Oruç

Oruca Ne Zaman ve Nasıl Niyet Edilir?
Orucun önemli bir şartı da niyettir. Niyetsiz oruç sahih değildir. Bu sebeple; niyetin ne zaman ve nasıl yapılacağının bilinmesi gerekir.
Niyet zamanı itibariyle oruçlar ikiye ayrılır:
1- Akşamdan itibaren gündüz kuşluk vaktine kadar niyet edilebilen oruçlar;
Bunlar, Ramazan ayında tutulan, belirli günlerde tutulması adanan oruçlar ile nafile olarak tutulan oruçlardır.
Bu oruçlara geceleyin imsak vaktinden önce niyet edilebileceği gibi gündüz kuşluk vaktine kadar da niyet edilebilir, gece niyet etmek daha faziletlidir.
Gündüz oruca niyetin caiz olması, imsaktan sonra birşey yemeyip içmemeye ve orucu bozan bir iş yapmamaya bağlıdır. Eğer oruca aykırı bir şey yapılmış ise gündüz niyet caiz olmaz.
2- İmsak vaktinden önce geceleyin niyet edilmesi gereken oruçlar:
Bunlar da; Ramazanda tutulamayıp başka zamanda kaza edilen Ramazan orucu ile her çeşit keffaret oruçları, başlanıp ta bozulan nafile oruçların kazası ve mutlak olarak adanan (zamanı belirlenmeyen) oruçlardır.
Bu oruçlar için belirlenen bir vakit olmadığından bunlar için imsaktan önce geceleyin niyet etmek lâzımdır. Bu oruçlara tan yeri ağardıktan yani imsak vakti geçtikten sonra niyet edilmez.
Ramazan orucuna akşamdan itibaren kuşluk vaktine kadar niyet edilebilir. Şöyle ki;
Normal olarak oruca sahur yemeğini yedikten sonra niyet edilir. Ancak sahurda uyanamayıp yeme içme zamanının bittiği imsak vaktinden sonra kalkan bir kimse, güneş doğmuş olsa bile, kuşluk vaktine kadar o günün orucuna niyet edebilir. Yeter ki, imsak vaktinden sonra orucu bozacak bir şey yapmasın.
Sahura kalkmak istemeyen bir kimse akşamdan sonra yarının orucuna niyet edebilir, geceleyin kalkıp tekrar niyet etmesi gerekmez.
Niyet esasen kalb ile olur. Yani geceleyin, yarın oruç tutacağını kalbinden geçiren kimse niyet etmiş demektir. Oruç tutmak düşüncesi ile sahur yemeğine kalkan kimsenin bu düşüncesi de niyettir. Oruca kalb ile niyet etmek yeterlidir. Ancak kalb ile yapılan bu niyeti dil ile söylemek daha iyidir. Bu sebeple, oruç tutacak olan kimse, hem içinden niyet etmeli, hem de dili ile:
"Niyet ettim Ramazan-ı şerifin yarınki orucuna" diye söylemelidir. Her günün orucuna ayrı niyet etmek lâzımdır. 

Oruca Niyet,  Oruca Niyet nezamandır, Oruca Niyet nezaman edilir, Oruca Niyet nasıldır, Oruca Niyet nasıl edirlir, oruçta niyet nasıldır, orucun niyeti nasıldır

Read more

Oruç Çeşitleri PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 11:56
İslam İlmihali / Oruç

Oruç Çeşitleri
Beş çeşit oruç vardır:
1- Farz Olan Oruçlar: Ramazan ayında oruç tutmak, Ramazanda tutulamayan orucu başka günlerde kaza etmek ve keffaret oruçları da farzdır.
2- Vacip Olan oruçlar: Adak oruçları ile, bozulan nafile oruçları kaza etmek vaciptir.
3- Sünnet Olan Oruçlar: Muharrem ayının dokuzuncu gününü onuncu günü ile veya onuncu gününü onbirinci günü ile birlikte oruç tutmak sünnettir.
4- Müstehab Olan Oruçlar: Kamerî ayların onüç, ondört ve onbeşinci günleri ile haftanın Pazartesi ve Perşembe günleri ve Ramazandan sonra Şevval ayında altı gün oruç tutmak müstehabdır.
5- Mekruh Olan Oruçlar:
Mekruh olan oruçlar iki kısımdır:
a) Tenzihen Mekruh Olan Oruçlar: Muharrem ayının sadece onuncu günü ile yalnız cuma ve yalnız cumartesi günlerinde oruç tutmak, akşamdan iftar etmiyerek bir günün orucunu ertesi güne birleştirmek mekruh olduğu gibi, kişiyi zayıf düşürmesi ve orucu âdet haline getireceği için senenin tamamını oruç tutmak da mekruhtur.
Peygamberimiz, belirli zamanlarda tutulması emir ve tavsiye edilen oruçlar dışında sürekli olarak her gün oruç tutulmasını uygun görmemiştir.
Ashab-ı Kiram'dan Selman-ı Farisî Ebu'd-Derdâ'yı ziyarete gitti ve bulamadı. Eşini eski elbise içinde perişan bir durumda görünce:
- Bu ne haldir? diye sordu. Kadın:
Kardeşin Ebu'd-Derdâ'nın dünya ile işi yok ki, "gündüz oruç tutar, gece namaz kılar" diye yakındı. Bu sırada kocası Ebu'd-Derdâ da geldi. Selman'ı selâmladı ve onun için yemek hazırlayıp önüne getirdi. Selman ona:
- Haydi sen de ye! dedi. Ebu'd-Derdâ:
- Ben oruçluyum, deyince, Selman:
- Vallahi sen yemeyince ben de yemem dedi. Bunun üzerine o da, orucunu bozup misafiri ile yedi. (38) Gece olunca Ebu'd-Derdâ gecenin ilk saatlerinde namaza kalkmak istedi. Selman:
- Uyu; diye ona engel oldu. Ebu'd-Derdâ da uyudu. Sonra tekrar kalkmak isteyince yine Selman:
- Uyu! diyerek, ona engel oldu.
Gecenin geç vaktinde, Selman:
- Şimdi kalk! dedi ve ikisi de kalkıp abdest aldılar ve namaz kıldılar. Namazdan sonra Selman Ebu'd-Derdâ'ya:
- Kardeşim! Şüphesiz senin üzerinde Rabbının hakkı vardır.
- Kendinin de hakkı vardır.
- Ailenin de hakkı vardır.
Binaenaleyh, her hak sahibine hakkını vermelisin, dedi.
Sonra Ebu'd-Derdâ Peygamberimizin huzuruna gelip olanları anlatınca, Peygamber Efendimiz:
Selman doğru söylemiştir, buyurdu. (39)
Görülüyor ki bir müslüman'ın, yapmakla yükümlü bulunduğundan fazla olarak kendisini tamamen ibadete vererek vücudunu zayıf düşürmesi, dünya ile ilgisini kesmesi ve ailesini ihmal etmesi doğru değildir.
b) Tahrimen Mekruh Olan Oruçlar: Ramazan bayramının birinci günü ile kurban bayramının dört günü oruç tutmak tahrimen mekruhtur.
Bu günler, Allah'ın kullarına birer ziyafet günleridir. Oruç tutarak Allah'ın ziyafetinden kaçmak doğru değildir. 

Read more

Orucun Sıhhatinin Şartları PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 11:48
İslam İlmihali / Oruç

Orucun Sıhhatinin Şartları
Oruç tutma şartlarını taşıyan bir kimsenin tutacağı orucun sahih, yani geçerli olabilmesinin şartları da şunlardır:
1. Oruç tutmaya niyet etmek.
2. İmsaktan iftara kadar yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durmak.
3. Kadınların ayhali ve lohusa halinde bulunmaması.
Ayhali ve lohusa olan kadınlar, bu hallerinin devam ettiği günlerde oruç tutamaz, namaz kılamazlar. Bu haller sona erince tutamadıkları günlerin oruçlarını kaza ederler. Fakat kılamadıkları namazları kaza etmezler. 

Read more

Orucun Edasının Şartları PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 11:47
İslam İlmihali / Oruç

Orucun Edasının Şartları
Orucun farz olması için gerekli olan şartlardan başka oruç ibadetinin yerine getirilebilmesi için de bazı şartların bulunması lâzımdır. Bunlar:
1. Sağlıklı olmak.
2. Mukim olmak (yani misafir olmamak).
Oruç tutamayacak kadar hasta olanlarla, dinî ölçülere göre yolcu olanlar oruçlarını erteleyebilirler. Hastalar iyileşince, yolcular da ikamet ettikleri yere dönünce tutamadıkları günler sayısınca oruçlarını tutarlar. 

Read more

Orucu Kimler Tutar PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 11:43
İslam İlmihali / Oruç

Orucu Kimler Tutar
Bir kimseye orucun farz olması için kendisinde şu üç şartın bulunması gerekir:
1. Müslüman olmak.
2. Akıllı olmak.
3. Erginlik çağına gelmiş bulunmak.
Bu şartları taşımayanlara oruç tutmak farz değildir. Ancak erginlik çağına gelmeyen çocukları, bünyelerine zarar vermeyecek şekilde oruç tutmaya alıştırmak uygun olur. 

Read more

Makbul Olan Oruç PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 11:40
İslam İlmihali / Oruç

Makbul Olan Oruç
Oruç, belirli bir süre sadece yemeyi, içmeyi bırakmak değil, aynı zamanda her türlü kötülükten de uzaklaşmıştır.
Helâl olan yiyecek ve içeceklerden uzak durduğumuz gibi;
- Dilimiz, yalandan,
- Ellerimiz, haram işlerden,
- Midemiz, haram lokmadan,
- Gözlerimiz, harama bakmaktan,
- Kulaklarımız, yalan ve dedikodu dinlemekten,
- Ayaklarımız kötü işler peşinde koşmaktan uzaklaşarak, oruçtan nasibini almalı ve ömür boyu böyle devam etmelidir.
Oruçlu, çeşitli yemeklerle donatılmış sofranın başında iftar vaktine bir dakika kalsa bile, helâl olan yiyecek ve içeceklere elini sürmez. Çok acıkmış ve susamış olsa bile sabırla iftar vaktini bekler. Bu, zoraki bir bekleyiş değil, içten gelen umut dolu huzurlu bir bekleyiştir.
Mü'minin, Allah'ın emri karşısında gösterdiği bu teslimiyet nefis terbiyesi ve iradeye hakim olma eğitiminin çok olumlu bir sonucudur.
İnsanı, nefsanî arzularının esiri olmaktan kurtarıp âdeta melekleştiren gerçek bir eğitimdir bu.
Böyle bir eğitimden geçen mü'min;
- Helâl olan şeylere bile elini sürmezken, nasıl olur da harama el uzatabilir?
- Vücuda faydalı olan yiyecek ve içecekleri istediği zaman bırakabildiği halde, nasıl olur da vücuduna zararlı olan içkilerden ve kötü alışkanlıklardan vazgeçmez?
- Meşru olan cinsel arzularından vazgeçen mü'min, nasıl olurda haram yollara düşebilir? Zina ve fuhuş gibi meşru olmayan ilişkilerde bulunabilir?
Orucun olumlu etkileri hayatımıza yansıdığı ölçüde oruç gayesine ulaşmış ve oruçludan beklenen gerçekleşmiş olacaktır. 

Read more

Orucun hikmetleri ve faydaları PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 11:35
İslam İlmihali / Oruç

Orucun hikmetleri ve faydaları
Allah'ın her emrinde olduğu gibi oruçta da birçok hikmetler ve bizim için pek çok faydalar olduğu bilinen bir gerçektir. Orucu Allah rızası için tutmakla beraber, bunları da gözönünde bulundurarak değerlendirmek durumundayız. Orucun başlıca faydaları şunlardır:

Oruç Kötülüklerden Korur
Kur'an-ı Kerimde orucun farz kılındığını bildiren ayetin sonundaki "ta ki korunasınız" ifadesi orucun hikmetine dikkatimizi çekmektedir.
Allah Tealâ, her derde bir deva, her hastalığa bir ilaç verdiği gibi kötülüklere karşı da korunma vasıtaları vermiştir. İşte orucun bir özelliği de bizi kötülüklerden koruyan bir ibadet oluşudur.
Nitekim Peygamberimiz orucun bu özelliğini hepimizin kolayca anlayabileceği şekilde güzel bir benzetme ile açıklayarak şöyle buyurmuştur:
"Oruç bir kalkandır, o halde oruçlu kötü söz söylemesin. Kendisi ile çekişip kavga etmek isteyen kimseye iki defa, "ben oruçluyum" desin."
Bilindiği gibi kalkan, savaşlarda kişiyi düşmanın kılıcından koruyan bir vasıta idi. Kalkan, sahibini düşmandan koruduğu gibi oruç da aynı şekilde kişiyi kötülüklerden ve günah işlemekten korur. Oruçlu, kötülüğü başlatan kişi olmayacağı gibi, kendisine fena söz söyleyen ve kavga etmek isteyenlerin bu davranışlarına karşılık: "Ben oruçluyum, ben oruçluyum" diyerek nefsine hakim olacak ve kendisini kavganın içine çekmek isteyenlere uymayacaktır. Böylece oruç, bir kalkan gibi kişiyi kötülüklerden korumuş olacaktır.
Oruç, kişiyi sadece kötülüklerden korumakla kalmayacak, onu cehennem ateşinden de koruyacaktır. Çünkü, insanı cehenneme sürükleyen kötülüklerdir, bunlardan uzaklaşan cehennemden de uzaklaşmış demektir.
Her kötülüğün başı, Allah'ı unutmak ve sorumluluk duygusunu kaybetmektir. Halbuki oruç, bize daima Allah'ı hatırlatır, sorumluluk duygusunu geliştirir. Bir ay boyunca devam eden bu manevî eğitim sonucu Allah korkusu kalblere iyice yerleşir,bunun olumlu tesiri ile de insan davranışlarını kontrol altına alarak her türlü kötülükten uzaklaşmış olur.

Oruç Ahlâkımızı Güzelleştirir
Oruç, belirli bir süre basit bir aç kalma olayı değildir. Onu sadece bu yönüyle değerlendirmek son derece yanlış olur. Oruç, köklü bir irade terbiyesi, insanı kötü alışkanlıklardan temizleyen, çirkin davranışlardan uzaklaştıran ve iyi huylar kazandıran bir ahlâk eğitimidir.
Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: "Her kim yalan söylemeyi ve yalanla iş görmeyi bırakmazsa Allah onun yemesini, içmesini bırakmasına değer vermez." (25)
Bu hadis-i şerifte orucun yüksek hedefi açıkça gösterilmiş, oruç tuttuğu halde kötü huyları terketmeyenlerin oruçlarına Cenab-ı Hakk'ın değer vermeyeceği bildirilmiştir.
Konunun önemi hakkında peygamberimiz diğer bir hadis-i şerifinde biraz daha açıklık getirerek buyuruyor ki:
"Çok oruç tutanlar var ki onlara tuttukları oruçlardan sadece açlık ve susuzluk kalır. Çok gece ibadet edenler vardır ki onlara da bundan kalan sadece uykusuzluktur." (26)
Bu kimseler, helâl olan şeylerden uzaklaştıkları halde, esas uzaklaşmaları gereken haramlardan uzaklaşmadıkları için ibadetlerinden bekledikleri karşılığı bulamayacaklardır.
Görülüyor ki orucun asıl gayesi, insanı kötülüklerden uzaklaştırarak olgunlaştırmak, ahlâk ve fazilet sahibi olmasını sağlamaktır.
İslâm bilginleri orucun üç mertebesi olduğunu bildirmişlerdir:
Birincisi; imsaktan akşama kadar yemekten, içmekten ve cinsel arzulardan sakınmak suretiyle tutulan oruçtur. Bu oruç, şartları yerine getirildiği için sahihtir. Ancak bunun gayesine ulaşması için oruçlunun ikinci basamağa yükselmesi lâzımdır.
İkincisi; birinci maddedekilerle birlikte, kulak, göz, dil, el, ayak ve diğer organları günahlardan uzaklaştırmak suretiyle tutulan oruçtur. Makbul olan oruç budur. Çünkü bu, organlar üzerinde olumlu etkisini gösteren ve sahibine ahlâkî faziletler kazandırarak gayesine ulaşan oruçtur.
Üçüncüsü; birinci ve ikinci maddedekilerle beraber gönlünde Allah'tan başkasına yer vermemek, kalbini Allah'tan başka şeylerle meşgul etmemek suretiyle tutulan oruçtur. Oruçta ulaşılan en yüksek derece budur. Peygamberlerin ve Allah'ın veli kullarının tuttuğu oruç budur.
Oruçlu, önce helâl olan yiyecek içecek ve cinsel arzularından geçici bir süre uzak kalarak iradesine hakim olmayı öğrenir. Bu irade terbiyesi ile organlarının her türlü kötülükten uzaklaşmasını sağlayan mü'min, nihayet kalbini de kötü duygulardan arındırarak âdeta melekleşir. Maddî bağlardan, fani ihtiraslardan uzaklaştıkça kulluğun zirvesine ulaşır ve Allah'a yaklaşır.

Oruç İnsanı Sağlıklı Yapar
Orucun, ruh ve beden üzerinde olumlu etkileri ve vücut sağlığı bakımından faydalı sonuçları tıbben de kanıtlanmış bir gerçektir. Pek çok hikmetleri olan oruç emrinin bu yönüne de Peygamber Efendimiz dikkatimizi çekerek şöyle buyurmuştur:
"Oruç tutunuz ki sağlıklı olasınız." 
Peygamberimizin bu evrensel mesajının taşıdığı mânâ, çağlara ışık tutmakta, dinimizin emirlerindeki sır ve hikmetler zaman geçtikte daha iyi anlaşılmaktadır.
Burada sözü, konunun uzmanı olan tıp doktorlarına bırakarak orucun sağlık yönünden faydalarını bir kere de uzmanlarından dinleyelim:
"Sağlam insanlara orucun hiç bir zararı yoktur. Aksine "Oruç tutunuz, sıhhat bulursunuz" hadis-i şerifinde işaret buyurulduğu veçhile, vücûda faydası vardır. 8-16 saat sindirim cihazının, karaciğerin dinlenmesi kendi kendini toparlaması büyük bir faydadır."  
"Oruç normal sıhhatli olan insanlar için çok faydalı bir perhiz teşkil eder. Az yemek ve itidal ile yaşamak sonucu oruç tutanlar genellikle Ramazanda bir kaç kilo zayıflarlar. Bu suretle 11 ay zarfında vücutta depo edilen zararlı yağlar erimiş olur. Bu ise asrımızda herkese tavsiye edilen en mühim sağlık kuralıdır. Çünkü şişmanlık şeker hastalığına pek yakındır. Ayrıca damar sertliği, kalb hastalığı, tansiyon yüksekliği ve buna bağlı pek çok hastalığa müsait bir zemin hazırlar. Demek oluyor ki oruç, bütün bu dertlerden insanı koruyucu bir etki yapar." (29)
Bu gerçeği, sadece bizim bilim adamlarımız değil, konuyu inceleyen yabancı bilim adamları da dile getirmektedir:
1940 Nobel Tıp ödülünü kazanan ünlü bilim adamı, Dr. Alexis Carrel (Aleksi Karel) "L'Hamme, Cet İnconnu" adlı eserinde: "Oruç sırasında organizmalarda depo edilmiş besin maddelerinin harcandığını, sonradan bunların yerine yenilerinin geldiğini, böylece bütün vücutta bir yenilenme olduğunu ve orucun sağlık bakımından çok yararlı olduğunu." söyler. (30)
Orucun faydaları sadece bedenimizle ilgili değildir. Onun ruhumuzda ve sinir sistemi üzerindeki olumlu etkileri ve bu ibadetten oruçlunun duyduğu iç huzuru, pek çok manevî rahatsızlığı tedavî ederek kişiye güçlü bir moral kazandırır.
"Oruçta asıl sinir sistemi tam bir rahatlama içindedir. Bir ibadeti yerine getirme mutluluğu bizdeki gerginliklerin, huzursuzlukların hemen hemen tümünü yok eder. Günümüzün en önemli iç sorunlarından olan stresler böylece büyük ölçüde kalkar." 

Oruç Nimetlerin Kıymetini Öğretir
Nimet elde iken değeri gereği gibi bilinemez. İnsan sahip olduğu nimetlerin değerini ancak bunlar elden çıktıktan sonra anlayabilir. Fakat iş işten geçtiği için artık bunun yararı olmaz.
Oruç tutmakla bir süre nimetlerden uzak kalan kimse bunların değerini daha iyi anlar. Sahip olduğu nimetlerden bir süre uzak kalmak insana, onları daha iyi korumasını, israf etmemesini ve nimetleri kendisine veren Allah'a daha çok şükretmesini öğretir. Nimetlere şükür ise onların çoğalmasına vesile olur.
Allah Tealâ şöyle buyuruyor:
"Andolsun, şükrederseniz elbette (nimetimi) artırırım." 

Oruçlu Sabırlı Olmayı Öğrenir
Sabır, başarıya ulaşmanın en önemli şartlarından biridir. Sahip olduğu helâl şeylere oruçlu olduğu için el sürmeyen kimse; iradesine hakim olmuş, nefsini zorluklara alıştırarak terbiye etmiş ve üstün bir meziyet kazanmış olur.
Böyle bir insan hayatta karşısına çıkabilecek sıkıntılar karşısında sarsılmaz, bunlara kolaylıkla sabreder ve güçlükleri yenerek başarıya ulaşır. Acılı ve üzüntülü durumlar karşısında sabır ve tahammül göstererek soğukkanlılığını korur.
Orucun askerlik ve yurt savunması bakımından da ayrı bir önemi vardır. Savaş zamanlarında cephedeki asker, yiyecek ve içecek bulamadığı zaman açlığa ve susuzluğa katlanmak zorunda kalabilir. oruç tutmaya alışmış olanlar, böyle zorluklara daha kolay dayanırlar.

Orucun Sosyal Faydaları
Orucun fert bakımından pek çok faydaları yanında toplumun huzuruna da sağladığı çok önemli faydaları vardır.
Oruç, insanın şefkat ve merhamet duygularını geliştirerek bunun topluma sevgi ve yardım şeklinde yansımasını sağlar.
Hayatında açlık nedir bilmeyen bir insan yoksulların çektiği açlık ve sıkıntıyı gereği gibi anlayabilir mi? "Bir eli yağda, bir eli balda" olan varlıklı bir kimse yoksulların çektiği ızdırabı yüreğinde duyabilir mi?
Elbetteki, gereği gibi duyamaz.
Fakat oruç tutan kimse açlığın ne demek olduğunu bizzat tatmış olduğundan yokluk içinde kıvranan fakirlerin, kimsesizlerin çektikleri sıkıntıları içinde duyarak şefkat ve acıma duyguları gelişir. Bunun sonucu olarak da fakirlere yardım elini uzatarak sıkıntılarını giderir, toplumun huzur ve mutluluğuna katkıda bulunur.
Dinimiz, bütün müslümanları tek bir vücut gibi kabul etmiş, müslümanların birbirlerinin dertleri ile ilgilenmelerini istemiştir.
Peygamberimizin, "Yanıbaşında komşusu aç olduğu halde tok yaşayan, olgun mü'min değildir"  anlamındaki sözü, konunun önemini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Bizim için en güzel örnek olan sevgili Peygamberimiz insanların en cömerdi idi.
Ramazan ayında cömertliği doruk noktasına ulaşır, elinde ne varsa yoksullara dağıtırdı.
Peygamberimizin saygı değer eşi Hz. Aişe diyor ki: "Allah'ın Rasûlü üç gün peşpeşe karnını doyurmamıştır. İsteseydi doyururdu. Lâkin o, yoksulları doyurup kendisi aç kalmayı tercih ederdi."  
Onun ahlâk ve fazilet dolu yaşayışını örnek alan müslümanlarda da aynı davranışları görüyoruz.
Hz. Ömer'in halifeliği zamanında dokuz ay süren bir kıtlık olmuştu. Ömer, "ihtiyaç sahipleri bize gelsin" diye halka duyuru yapmış; kendisi de, müslümanlar bolluğa kavuşuncaya kadar ekmekle beraber zeytin yağından başka katık yemeyeceğine yemin etmişti. 

Read more

Niçin oruç tutuyoruz? PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 11:33
İslam İlmihali / Oruç

Niçin oruç tutuyoruz?
Biz, herhangi bir menfaat düşüncesi ile değil yalnız Allah'ın emri olduğu için ve onun rızasını kazanmak maksadıyla oruç tutarız.
Hz. Ali (Allah ondan razı olsun) diyor ki:
- Karşılığında bir menfaat umarak yapılan ibadet, ticaretçinin ibadetidir.
- Korku sebebiyle yapılan ibadet kölenin ibadetidir.
- Allah'ın nimetlerine şükretmek maksadıyla yapılan ibadet, hür olan kimsenin ibadetidir. 
Makbul olan ibadet, Hz. Ali'nin de belirttiği gibi Allah'ın nimetlerine karşı şükran borcunu yerine getirerek onun rızasını kazanmak maksadıyla yapılan ibadettir.
Allah, ancak böyle samimi bir düşünce ile yapılan ibadetleri kabul eder. 

Read more
Son Güncelleme ( Salı, 08 Kasım 2011 11:35 )

Orucun Karşılığı PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 11:31
İslam İlmihali / Oruç

Orucun Karşılığı
Oruç tutmak suretiyle Allah'ın emrini seve seve yerine getiren mü'minlerin bağışlanacağını, günahlarının affedileceğini müjdeleyen peygamberimiz şöyle buyuruyor:
"Bir kimse inanarak ve mükâfatını umarak Ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır."
Lütuf ve rahmeti sonsuz olan Yüce Allah, ibadetlerimize ve yaptığımız iyiliklere en az bire on kat mükafat vereceğini bildirmiştir. Bu mükâfatın bazı ibadetlerde bire yediyüz katına kadar artırılacağını peygamberimiz haber vermiştir. Ancak oruç bununla da sınırlı değildir, onun mükâfatı çok daha fazla olacaktır.
Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
"Âdemoğlunun her amelinin karşılığı kat kat verilir. Bir iyilik on katından yediyüz katına kadar mükâfatlandırılır."
Allah Tealâ buyuruyor ki:
-"Ancak oruç müstesna, zira oruç, doğrudan doğruya bana edilen (riya karışmayan) bir ibadettir. Onun mükâfatını ben veririm. Oruçlu yemesini, içmesini ve cinsel arzularını benim için bırakmıştır."  
Görülüyor ki, Yüce Allah, oruca ayrı bir değer vermiş, mükâfatının çok fazla olacağına işaret etmiştir. Çünkü oruç, büyük bir sabır ve fedakârlıkla yerine getirilen bir ibadettir. İnsanın yılda bir ay süre ile imsak vaktinden güneş batıncaya kadar en tabiî hakkı ve zorunlu ihtiyacı olan yemesini, içmesini bırakması, cinsel arzularından uzak durması sağlam bir inancın ve Allah'ın emirlerine tam bir teslimiyetin göstergesidir.
Bu sabır ve fedakârlık; Ancak Allah için yapılır. İnsanların görmediği ve vicdanı ile başbaşa kaldığı yerlerde de orucunu tutan bir mü'min, inancında samimî olduğunu ispat etmiş, büyük bir sınav kazanmıştır. Mükâfatı da ona göre büyük olacak, kat kat verilecektir.
Dünya işlerinde de görevinde üstün başarı gösteren kimseye ödülünü bizzat devlet başkanının verdiğini görürüz. Devlet başkanının verdiği bu ödül, maddî ve manevî büyük bir değer taşır. Oruç ibadetinin mükâfatı da böyledir.
Oruç ibadetini yerine getirenler, Cennete kendileri için özel olarak ayrılan bir kapıdan gireceklerdir.
Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
"Cennette "Reyyan" denilen bir kapı vardır. Bu kapıdan kıyamet gününde Cennete yalnız oruçlular girerler; o kapıdan onlardan başka hiç bir kimse giremez."
Oruç ibadetini yerine getiren ve gerçek anlamda büyük bir sınav kazanan mü'min; ahirette Allah'a kavuşup mutluluğun zirvesine çıktığı gün en büyük sevinci tadacaktır.
Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
"... oruçlu için iki sevinç vardır. Biri iftar vaktindeki sevinci, diğeri de (orucunun mükâfatını almak üzere) Ahirette Rabbine kavuştuğu andaki sevincidir."

Read more

Diğer Semavî Dinlerde Oruç PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 11:29
İslam İlmihali / Oruç
Diğer Semavî Dinlerde Oruç
Orucun farz kılındığını bildiren Bakara sûresinin 183. ayetindeki; "Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de oruç farz kılındı..." ifadesi; orucun sadece biz müslümanlara değil, önceki ümmetlere de farz kılındığını göstermektedir.
Ancak onlara farz kılınan orucun-bazı rivayetler hariç-kaç gün olduğu, ne zaman ve nasıl tutulduğu hakkında bugün kesin bir bilgiye sahip değiliz. Çünkü, önceki ilâhî kitapların büyük ölçüde tahrif edildiği ve dinî hükümlerin ve dolayısıyle orucun da değişikliğe uğradığı bilinmektedir. Bu sebeple, oruç ibadetinin onlara farz kılınan aslı bozulmamış şekli hakkında sağlıklı bilgi vermemiz mümkün değildir.
Ancak, Hristiyan ve Yahudilerin bugün değişik şekillerdeki oruç uygulamaları bilinmektedir.
İslâm Dinindeki oruca gelince;
Kur'an-ı Kerim Allah'tan gönderildiği gibi elimizde, Peygamberimizin hayatı en ince ayrıntılarına kadar ortadadır. Bu sebeple Kur'an, orucu nasıl emretmiş, Peygamberimiz nasıl tutmuş ise o tarihten itibaren müslümanlar bu ibadeti aynı şekilde yerine getirmektedir.
İslâm'ın en büyük özelliklerinden birisi de, onun hiç bir değişikliğe uğramadan günümüze kadar gelmiş olmasıdır. Bundan sonra da öyle devam edecektir.
Yüce Allah, kutsal kitabımız Kur'an-ı Kerim'in ilâhî teminat altında olduğunu bildirmiş ve onu koruyacağını vadederek şöyle buyurmuştur:
"Şüphesiz ki, Kur'an'ı biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız." ( Read more
Son Güncelleme ( Salı, 08 Kasım 2011 11:31 )

Oruç Nedir PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 11:26
İslam İlmihali / Oruç

ORUÇ

Oruç Neye Denir?
İslâm'ın beş temelinden biri de Ramazan ayında oruç tutmaktır.
Oruç; niyet ederek tan yerinin ağarmaya başlamasından (imsak vaktinden) itibaren güneş batıncaya kadar yememek, içmemek ve cinsel ilişkiden uzak durmak suretiyle yerine getirilen bir ibadettir.

Orucun Farz Oluşu
Oruç, hicretin ikinci yılında farz kılınmıştır.
Orucun müslümanlara farz olduğu Bakara sûresindeki:
"Ey İman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi, sizlere de farz kılındı. Ta ki, korunasınız"  âyetiyle bildirilmiş, ayrıca aynı sûrenin 185. âyetinde de "sizden kim bu aya (Ramazan'a) erişirse oruç tutsun" buyurularak oruç ibadetinin yerine getirilmesi emredilmiştir. Peygamber Efendimiz de, İslâm'ın beş temelinden birinin Ramazan ayında oruç tutmak olduğunu bildirmiştir.  
Birinci ayetten açıkça anlaşılıyor ki oruç, ilk peygamber Âdem (a.s.)'den itibaren bütün peygamberlere ve onlara inananlara farz kılınmıştır. Oruç, insanlığın ilk zamanlarından beri yerine getirilmesi emredilen bir ibadettir. Çünkü, ruhen arınıp ahlâken olgunlaşmak bakımından insanın oruca ihtiyacı olduğu gibi maddî ve manevî pek çok faydaları da vardır.
Anlamlarını sunduğumuz ayetlerde orucun, müslümanlara farz olduğu bildirilmiş; hasta, yolcu ve oruç tutmaya gücü yetmeyenler için getirilen kolaylıklar hakkında da şöyle buyurulmuştur:
"(Oruç) sayılı günlerdir. Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa tutamadığı günler kadar diğer günlerde oruç tutar. (İhtiyarlık veya şifa umudu kalmamış hastalık gibi devamlı mazereti olup da) oruç tutmaya güçleri yetmeyenlere bir yoksulu doyuracak fidye gerekir." 
Bu ayette, geçerli mazereti olanların, orucu Ramazan'dan sonraya erteleyebilecekleri bildirildikten sonra sürekli mazereti olup da ömürboyu oruç tutmaya gücü yetmeyenlere bunun karşılığında fidye vermeleri emredilerek gerekli kolaylık sağlanmıştır. Ciddî ve geçerli bir mazeret olmadıkça belirli şartları taşıyan müslümanların ise bizzat oruç tutarak Allah'ın emrini yerine getirmesi gerekir.  

Read more
Son Güncelleme ( Salı, 08 Kasım 2011 11:33 )

Ramazan Ayının Özellikleri PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Salı, 08 Kasım 2011 11:24
İslam İlmihali / Oruç
Ramazan Ayının Özellikleri
İbadetler belirli vakitlerde yapılır. Farz olan orucun vakti Ramazan ayıdır. Ramazan ayının dinimizde büyük bir önemi ve diğer aylar arasında seçkin bir yeri vardır. Bu sebeple oruç konusuna geçmeden önce Ramazan ayının taşıdığı özellikler hakkında bilgi vermek yararlı olacaktır.
Bu özellikler kısaca şunlardır:
1- İnsanlığı karanlıklardan çıkarıp aydınlığa kavuşturan Rabbimizin son mesajı Yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim, bu ayda yeryüzüne inmeye başlamış ve böylece insanlık için yepyeni ve mutlu bir dönem başlamıştır.
Bu gerçek, Kur'an-ı Kerim'de şöyle bildirilmiştir:
"Ramazan ayı ki onda Kur'an, insanlara yol gösterici ve doğruyu yanlıştan ayırıcı belgeler olarak indirildi."(7)
Kur'an-ı Kerim Ramazan ayında inmeye başladığı için bu ay, bir anlamda Kur'an ayıdır. Kur'an-ı Kerimi Peygamberimize getiren büyük melek Cebrail, her yıl Ramazan ayında Peygamberimize gelir ve o güne kadar nazil olan Kur'an ayetlerini karşılıklı olarak birbirlerine okurlardı. Peygamberimizin bu dünyadan göçtüğü yılın Ramazanında bu durum, son olarak ve iki defa gerçekleşmiştir.
Ramazan ayında camilerimizde ve evlerde okunan ve cemaatin büyük bir manevi zevk ve huşû içinde dinlediği mukabele ve Kur'an hatimleri Cebrail ile Peygamberimiz arasında yapılan mukabelenin devam ettirilmesidir.
Bu vesile ile Kur'an okumanın fazileti ve manasını anlamaya çalışmanın önemini belirtmekte fayda vardır.
Kur'an okumak ve okunan Kur'an'ı dinlemek sevabı çok olan bir ibadettir.
Peygamber Efendimiz:
"Kim Allah'ın kitabı Kur'an'dan bir harf okursa onun için bir sevap vardır. Her sevabın karşılığı da on kat verilecektir" (8) buyurarak Kur'an okuyanlara verilecek sevabın miktarını belirtmiş, ayrıca Kur'an-ı Kerim'in okuyucularına şefaat edeceği Peygamberimiz tarafından bildirilmiştir. Şöyle buyuruyor:
"Kıyamet günü oruç ve Kur'an kul'a şefaatçi olurlar. Oruç:
- Ya Rabbi, ben onu gündüzleri yemekten ve zevklerinden alıkoydum. Şimdi beni ona şefaatçi kıl, der. Kur'an:
- Ya Rabbi, ben onu gece uykusundan alıkoydum. Şimdi beni ona şefaatçı kıl, der.
Her ikisi de şefaat ederler."(9)
Kur'an-ı Kerim, insanlığın kurtuluşu için gönderilen son ilâhî mesajdır. Onu okumak ibadettir. Ancak sadece okumak yeterli değildir. Müslümanın asıl görevi, Kur'an'ı okuyup manasını anlamaya çalışmak ve onun gösterdiği nurlu yoldan yürümektir.
Kur'an-ı Kerim'in gönderilişindeki sebeb ve hikmeti, yine Kur'an'dan öğreniyoruz.
Yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Ey Muhammed! Sana bu mübârek kitabı (Kur'an'ı) ayetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik." (10)
2. Âlemlere rahmet olarak gönderilen, yaratılmışların en faziletlisi, Allah'ın en sevgili kulu, son peygamber, Hz. Muhammed Aleyhisselâm'a peygamberlik görevi bu ayda verilmiştir. Mekke yakınlarındaki Hira mağarasında "oku" emri ile başlayan ilk Kur'an ayetlerini Hz. Muhammed'e tebliğ eden büyük melek Cebrail (a.s.) daha sonra ona "Sen Allah'ın Rasûlüsün (Peygamberisin) ben de Cebrailim" diye hitap ederek onun insanlığın kurtuluşu için peygamber olarak görevlendirildiğini bildirdi. Hz. Muhammed (s.a.s.)'in bu kutsal göreve başlaması ile karanlıklar içinde bocalayan insanlık için nurlu bir ufuk açıldı. Onun kalplere yerleştirdiği iman ışığı sayesinde cehaletin yerini ilim, zulmün yerini hak ve adalet, kin ve düşmanlığın yerini insan sevgisi aldı ve gerçek anlamda huzur ve kardeşliğin temelleri atıldı.
3. Bin aydan daha hayırlı olduğu Kur'an-ı Kerim'de bildirilen ve mü'minlere Allah'ın en büyük lütuf ve ikramlarından biri olan "Kadir Gecesi" de bu ayın içindedir.
Bu gece, müslümanların iyi değerlendirmesi gereken büyük bir fırsattır.(11)
4. İslâm'ın beş şartından biri olan, insanı nefsinin aşırı arzularından ve maddî ihtiraslardan kurtarıp yücelten ve âdeta melekleştiren oruç ibadeti, bu aya tahsis edilmiştir.
Ramazan gecelerinde cemaatin büyük bir coşku ile kıldığı teravih namazı da bu aya mahsus bir ibadettir. Oruçlunun derin bir huzur ve manevî zevk duyduğu sahur ve iftar sofraları da bu aya ayrı bir anlam kazandıran özelliklerdir.
İşte böyle özellikler ve manevî güzelliklerle dolu mübârek Ramazan ayı, mü'minler için manevî değeri çok büyük bir rahmet mevsimidir. Bu ayı, Yüce Rabbimize ibadet ederek ve insanlara iyilik yaparak değerlendirdiğimiz takdirde kazancımız büyük olacak ve ebedî saadetin kapıları bize açılacaktır. Bu ayı, "Evveli rahmet, ortası mağfiret, (günahların bağışlanması) sonu da cehennemden kurtuluş" (12) olarak nitelendiren Peygamberimiz, ayrıca mü'minlere şu müjdeyi veriyor:
"Ramazan ayı gelince; cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar kösteklenir." (13)
Bu hadis-i şerifin ifade ettiği bir mânâ da şudur:
Ramazanda kendisini cennete götürecek iyi işler yapan mü'mine cennetin kapıları açılmış, cehenneme götürecek kötülüklerden sakındığı için de cehennem kapıları ona kapanmış demektir. Oruç sayesinde nefsine hakim olup şeytana uymadığı için de şeytanı etkisiz hale getirmiş olur. (14)
Esasen Ramazan kelimesinin sözlük anlamı da, oruçlunun günahlardan arınacağını ifade etmektedir.
Şöyle ki:
Ramazan; yaz aylarının sonunda ve güz mevsiminin başında yağan ve yerdeki tozları temizliyen yağmur anlamındadır. Bu yağmur, nasıl yeryüzünü yıkayıp tozlardan temizliyorsa, Ramazan ayı da mü'minleri günahlardan öylece temizler.
Diğer bir anlamı da yanmaktır. Buna göre Ramazan ayı oruçlunun günahlarını yakarak yok eder demektir.
Her iki mânânın birleştiği nokta; oruçlunun bu ayda günâhlardan arınacak olmasıdır.   Read more


Pazartesi 07 Kasım 2011

Kenan Refai PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazartesi, 07 Kasım 2011 18:47
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,

     

Kenan Refai
  • Leyla Mecnun'dan başkasının gözü için kara kuru bir kadındı. Fakat Mecnun için dünya güzeli idi.

  • İlim ve irfan ne nisbette ziyade olursa edep ve sükût da o ölçüde artar.

  • Bal küpünden sızan baldır. Allah insana neyi müyesser etmiş ise ondan o zuhur ediyor. (Herkes halk olunduğu üzre amelde bulunuyor)

  • İnsan küçük hareketlerine dikkat etmezse, edineceği kötü itiyat büyük işlerdeki tavrını da ifsad eder.

  • Herkesin kendi üstüne düşeni yapması bir ibadettir. Fiillerimiz, bu âlem sahnesinde oynanacak olan piyesten -istidadımıza göre- bize verilen rolün iktizasıdırlar.

  • Elinizden, gözünüzden, kavlinizden, fiilinizden zuhûr eden her düşünce ve hareketin altında, hak ve adalet terazisi olsun.

  • Abidin yüz yıllık yolunu âşık bir âhiyle geçer.

  • Bu dünyada cefa görmek istemeyenler dünyadan ve dünya ehlinden vefa beklememelidirler.

  • Maruz kaldığın her hâl, iyi veya kötü âmâlinin neticesi olarak verilmiş hükümlerin icabıdır.

  • İntiha, ibtidaya rücudur.

  • Bütün renklerin birleşmesinden beyaz renk zuhur ettiği gibi, bütün seslerin birleşmesinden hasıl olan sada da Hû sesidir.

  • Aşkın bidayeti tebessüm fakat nihayeti gözyaşı ve yürek yanığıdır.

  • Herkes âyân-ı sâbitesinde hangi ismin merbubu ise, yani rabbi, terbiye edicisi kim ise onda onun mevcut olması lâzım gelir. Onun rabbi kendi gönlündedir. Rabden maksat terbiye edici demektir, iyi veya kötü. Sade iyi yola terbiye edilmez, fena yola çekene de terbiye edici denir.

  • Huzur Allah'la olan kalbdedir.

  • Şunu biliniz ki, asıl korkulacak suç, görünen hatalarımızdan ziyade, kalbî günahlarınızdır. Korkacaksanız bunlardan korkun ve çekinin. Zira derinlerde gizli kalmış bu kötülükleri, tezine tasfiye edip temizlemezseniz, onlar bulundukları yeri tefessüh ettirip, akıbet çürütürler.

  • Varlığın evveli de aşktır, sonrası da aşktır.

  • Herkes âşıktır, fakat herkes kendi istidadına göre düzdüğü bir puta, bir sevgiliye âşıktır. Her su denize yol arar, fakat bulabilir mi? Kimini güneş yükseklere çeker; bulut deriz. Kimisi buluttan düşer, yağmur deriz. Kimisi ortasında kalır, göl deriz, ilh.. İşte bunun gibi, bilerek, bilmeyerek her insanın gayesi de aşktır. Fakat bir damla suyun başına gelen maceralar gibi o da çok defalar bu gayeye pek karışık yollardan gider. Her insan kendi istidadı yaşına uygun bir sevgiliye gönül verir. Hakiki aşka varamayan insan yeryüzünde daimî surette vücudun zindanında kalmaya mahkûmdur.

  • Her zerrede bir nur, her katrede bir zuhur vardır.

  • Eğer sana bir ârifin nazarı fayda vermezse, sözünden de fayda ve tesir bekleme.

  • Zulüm bir şeyi kendi mevkiine koymamaktır.

  • Karganın arkasından gidersen seni mezbeleye götürür. Bülbülün arkasından gidersen, elbette gülistana gidersin.

  • Dünyada kim neden vefa umarsa ondan cefa görür.

  • Ne sen kimseden incin, ne kimse senden incinsin.

  • Allah indinde makbul olan amel, nefse muhalif olanıdır.

  • Hikmet o kalpten kaynar ki, onda muhabbet damarı ola. 
Read more

Kemal Kölük Sözleri PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazartesi, 07 Kasım 2011 18:42
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,

Kemal Kölük Sözleri


  • Günaha aldırmamak En büyük günahtan daha büyüktür
  • Hürriyet bedel ve sorumluluk ister

İnsanlar, inançlarını yaşabildikleri kadar hürdür.

Küçük günahlara göz yummak, büyük günahlara davetiye çıkarmaktır.

Read more

Ataullah İskenderi PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazartesi, 07 Kasım 2011 18:24
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,
Ataullah İskenderi
  • Şeytanın sana düşman oluşu, Allah'a yönelmen içindir.
  • Nice ömürler vardır ki, zamanı uzun, değeri kısa; nice ömürler de vardır ki, zamanı kısa değeri çoktur.
  • Allah'ı bulan neyi kaybeder; Onu kaybeden neyi kazanır?
  • İbadetler için boş vakit arayıp gecikmek, nefsin ahmaklığındandır.
  • Ne ki nefsine ağır geliyor, onu işle!
  • Seni ibadet yapmaya layık görmesi, Allahın armağanı olarak sana yeter.
  • Allaha yakınlaşman Onun sana yakınlığının şuuruna varmandır.
Read more

J.Brown Güzel Sözler PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazartesi, 07 Kasım 2011 11:04
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,
  • Hayalgücüne sahip biri asla yalnız kalmaz. 
  • Öğretmek yeniden öğrenmektir. 
  • En koyu cehalet, hakkında hiçbirşey bilmediğin birşeyi reddetmektir.
  • Sanat, insanoğlunun doğayı daha da güzelleştirme çabasıdır. 
  • En iyi, kendileri de öğrenme sürecinde olan insanlardan öğrenilir. 
  •  Değerli olan hiçbir şey, hayatta mücadelesiz kazanılmaz. 
  •  Bitmeyen bir merak, yaşlanmamak için en önemli ilaçtır. 
  •  Yeni şeyler denemediğiniz sürece yeni şeyler öğrenemezsiniz. 
  •  Harekete geçmek için bütün koşulların mükemmel olmasını beklersen, hiçbir zaman harekete geçemezsin. 
  •  Hayatta neyin önemli olduğunu keşfetmek için bir felaket beklememek gerekir. 
  •  Her zaman yaptığın şeyleri yapmaya devam ettiğin sürece her zaman elde ettiğin şeyleri elde edeceksin.
  •  Bir domuza ve bir çocuğa istedikleri herşeyi verirseniz sonuçta çok iyi bir domuzunuz ve çok kötü bir çocuğunuz olur.
Read more

İsmet Özel Güzel Sözler PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazartesi, 07 Kasım 2011 10:57
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,
İNSANLAR HELE YOKSULLUĞU,HASTALIĞI,
MAHRUMİYETİ GERİDE BIRAKSINLAR,
SONRA AKILLARI BAŞLARINA GELİR DEMEK;
BÜTÜN BİLGİ KAYNAKLARINI YOK ETMEKLE
ALİM OLUNABİLECEĞİNİ İDDİA ETMEK GİBİDİR.
ÖYLE DE OLMUYORMU ZATEN..
gul_yagzi.jpg (1147 bytes)AKILCILIKTA BASKI ALTINA ALINMIŞ BİR AKILLILIK,
AKILLILIKTA İSE DİSİPLİNE SOKULMUŞ BİR AKILCILIK VARDIR.
BÜTÜN MESELE AKLIN BİR ŞİRK UNSURU HALİNE GİRİP GİRMEDİĞİNDEDİR..

İnsanın taş yemeğe ihtiyacı yok diyorsun. Öyleyse şunu düşün,
İnsanın ihtiyacı olandan fazlasını elinde tutması kendisi
için taş gibidir..

Sana yaramıyorsa bırak başkasına yarasın. Sana yaramadığı
halde sende olan, hem senin hem başkasının aleyhinedir.
Taşları yeme, taşları yemek yasak..



beyaz_papatya_kucuk.gif (1326 bytes)İnsanlar arasında adet haline gelmiş öyle davranışlar, öyle
alışkanlıklar var ki, bunlar insan için tıpkı taş yemek gibidir.
Eğer zararı bakımından düşünürsen taş yemekten çok daha
büyük tahribat yapan işlerdir bunlar..


gul.gif (241 bytes)Kaideler, istisnaları bozar..

Read more

İmam Şafii Hazretleri PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazartesi, 07 Kasım 2011 10:43
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,
  İmam Şafii Hazretleri'nin Sözleri

Derdi dünya olanın değeri, bağırsaklarındaki kadardır.

Hafızamın bozukluğunu (hocam) Vekî'e şikayet ettim.
Bana günahları terketmemi tavsiye etti.
Ve bana şunu bildirdi ki; ilim bir nurdur
Ve Allah'ın bu nuru âsilere verilmez.

İlmi taleb etmek, nafile ibadetten faziletlidir.

Dünya ve ahireti isteyen, ilmi rehber edinsin.


Alimlerin ziyneti ilimlerinin amelleriyle uygunluğudur.

Güzel tavırlara sahip olan vicdan sahibi kimse, kötü
ahlâk sahibi deni kimselerle imtizac edemezler.
Akıllı kimse, hayır ile şerri birbirinden ayırandır.

Sadık dost, arkadaşının hüzün ve sevinçte ortağı olandır.

İki kişinin darıldıktan sonra birbirinin ayıplarını ortaya
çıkarması münafıklık alametidir.

Kibir ve gurur ile tahsil olunan ilimde felâh yoktur.

Riyasete geçmeden evvel, ilim tahsil eyle.

İlim, menfaat verendir.

İlim, öyle bir meziyettir ki, sahibi ondan ayrılmaz, kop-
maz ve 'kendisinden de ilim ayrılmaz, çözülmez.


Şehveti nefsine galip olanlar, ibadetle meşgul olsunlar.

Kalbi münevver olmak isteyenler az yemeli ve sefihlerin,
(düşük ahlaklı kimselerin) yanlarında bulunmamalıdırlar.

Mürüvvet (iyilik, insanlık) imanın başıdır. Eğer soğuk
suyun mürüvveti mahfettiğini bilseydim, suyu dahi asla iç-
mezdim.


Her işte hayır bulmayı arzu edenler, insanlara hüsnü-
zanda bulunsunlar.


Haksız sözleri tasdik eden, dalkavuk ve iki yüzlüdür.

Sadık dost, arkadaşının ayıplarını görünce ihtar eder,
ifşa etmez.


Din kardeşlerinin sohbetini bozan sözlerde, tatlılık yoktur.

Arkadaşının mürüvvetine güvenip de fenalık ve latifeye kalkma.

Her sevene karşı emin olma.

Sana daimi surette cefa eden seni red etmiş sayılır.

Bilmediğin adamı meth etme.

Sende bulunmayan güzelliklerle seni meth ve sena ede-
nin, öfke ve gazaba geldiği vakit sende bulunmayan fena-
lık ile seni eleştireceğinden emin ol.


Arkadaşının ayıbını gizlice meydana çıkarırsan; kendi-
ne nasihat etmiş, aleni söylersen ifşa etmiş olursun.


Kanaat, rahatlık verir.

İnsanların kadir ve meziyette yüce olanları, kendi ne-
fislerinde fazilet ve üstünlük görmeyenlerdir.


Kudretinin üstündeki işlere ve bilmedikleri ilme müda-
hale edenler, kadir ve meziyyetlerini kaybederler.


Bir insan zahirde ne kadar güzel huy ve ahlâk sahibi
olursa olsun, alçak vicdanlı ve kötü ahlaklı kimseleri bil-
diği halde arkadaş edinirse ahlâksızlıkta müşterek sayılır.


İbret almak istersen, hata sahibi kişilerin akibetlerine
bak da mütenebbih ol.


Zengin olmak için yetim ve kadınların etrafında dön-
mek zillettir.


Kendi nefslerine faydası olmayanın, sana da faydası
yoktur.


Şeriatın herhangi bir hükmünde, hiddeti gerektirecek
durum karşısında, gazap eseri göstermeyen eşşektir.


Biri bir kusurundan dolayı özür dilediği, hoşnut etmek
için elinden gelen her şeyi verdiği halde, hakkına razı olma-
yan kimse şeytandır.


Read more
Son Güncelleme ( Pazartesi, 07 Kasım 2011 11:35 )

İmam-ı Gazali Hazretleri Sözleri PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazartesi, 07 Kasım 2011 10:16
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,
  • Cevizin kabuğunu kırıp özüne inemeyen, cevizin hepsini kabuk zanneder. 
  • Atalarının dindarlığı ile kurtulacağını zannedenler, babalarının yemesi ile kendi karınlarının doyacağını onların içmesiyle susuzluklarının gideceğini onların okuması ile bilgili olacağını sananlara benzerler. 
  • Uzak mesafelere ulaşmak, yakın mesafeleri aşmakla mümkündür. 
  •  İlmi ile amel etmeyen alim; başkalarını giydirdiği halde kendisi çıplak olan iğne gibidir. 
  •  Ağaç doğrulmadan gölgesi nasıl doğrulabilir?
  •  Bir şeyi yermek onun zıddını övmektir.
  • Çok yaşamak cahile cehaletten başka bir şey kazandırmaz.
  •  Bir defa ibadetin sana yeteceğini mi sanıyorsun? Dağın eteğinde bir defa doyurduğun at ile koca dağı aşabileceğini mi zannediyorsun?
Read more

Hasan Basri Hazretleri PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazartesi, 07 Kasım 2011 09:49
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,
  Hasan Basri Hazretleri Sözleri
Ey insanlar! 
Dualarınız kabul olunmayacak diye korkmuyorum.
Dua edemez hale gelmenizden korkuyorum.

Dört şey vardır ki, bedbahtlık sebebidir:
1-Evlad ü iyalin (Çocuk ve hanımlarının) çokluğu,
2-Malın azlığı (ailesinin geçimini karşılayacak kadar malı olmaması,
fazla çalışmak zorunda kalması.)
3-Komşunun kötü olması
4-Kadının kocasına isyan ve hıyanette bulunması.


Sakın günah işleme! Aksi takdirde kendini ateşe atarsın,
Halbuki sen, bir kimsenin bir pireyi ateşe attığını görsen,
onu bile iyi karşılamazsın.
O halde, hergün kendini defalarca ateşe atmayı nasıl iyi karşılarsın?


Ey insan! İnsanların çokluğuna bakıp da aldanma.
Çünkü sen, yalnız ölecek, kabre yalnız girecek,
yalnız kabirden kalkacak ve kendi hesabını yalnız vereceksin.

İnsanlar arasında kendisini zemmeden (kötüleyen) kimse,
hakikatte "ne mütevazi adam" dedirerek kendini övmek istemektedir.
Bu ise, riya alametlerindendir.

Sonsuz olan Cennet, dünya'da yapılan birkaç günlük amelin değil,
halis niyetlerin karşılığıdır.


İnsan dünyadan üç şeye hasret gider:
1-Topladığına doymaz
2-Umduğuna kavuşmaz
3-Önündeki ahiret yolculuğuna iyi azık temin edemez.

Bağlı olanı aç, açık olanı da bağla; Kesenin ağzını aç, cömert ol.
Dilini de tut, lüzumsuz konuşma.


Bir kimsenin malını nereden kazandığını öğrenmek istiyorsanız,
onu nereye harcadığına bakınız.

Hasan Basri Hazretleri, Hasan Basri Hz, Hasan Basri Hz sözleri, Hasan Basri Hz anlamlı sözler, Hasan Basri Hz güzel sözler
Read more

Halil Cibran Güzel Sözler PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazartesi, 07 Kasım 2011 09:42
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,
Halil Cibran
  • Nasıl ki bir yaprak;   ancak bütün ağacın sessiz bilgisi ve isteği olmadan   sararamazsa,   suç işleyen de   topunuzun gizli isteği olmadan o suçu işleyemez.    
  • Hak Erenler kitabındaki veli, sonsuz yolculuğa yelken açmadan hemen önce halkını geniş bir meydanda toplayarak, gerçekleri son bir kez hepsinin huzurunda dile getirir. Halkla arasında nefis bir diyalog kurulur. Halktan bir öne çıkarak "bize" der "sevgiden söz et" ve başlar veli söz tesbihine gerçekleri inci gibi dizmeye. Bir diğeri " bize evlilikten söz et" der. Bunu "alışveriş hakkında ne dersin?" diyen biri izler. Çocuklardan, eğitimden, çiftçilikten, vermekten, adalet ve daha günlük hayatın türlü sorunlarından söz edilir. Konuşmasının sonuna doğru biri "bize dinden bahset" deyince veli şaşırarak "ben size deminden beri dinden başka neden söz ettim ki" der ve devam eder. "Siz zamanınızı, bunlar Allah'ın saatleridir, bunlar bizim saatlerimizdir diye ayırabilirmisiniz? Öyleyse din, yaşadığımız hayat ve tüm davranışlarımızdır. Her an Allah huzurunda olduğunun bilincinde, öylesine titiz, doğruyu gözeterek temiz bir hayat yaşamaktan daha güzel bir din olur mu?"
Read more

Goethe Sözleri PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazartesi, 07 Kasım 2011 09:35
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,
* İnsan ancak anladığı şeyleri duyar.
* Düşüncelerini tam ve yerinde kelimelerle ifade edemeyen, yanlış tartılarla tam iş görmeye çalışan satıcıya benzer.
*
İnsanın bir şeyi öğrenmesi için herşeyden önce o şeyi sevmesi gerekir.
* Üç bin yıllık geçmişinin hesabını yapamayan insan, günübirlik yaşayan insandır.
*
Kardeşlerimi Allah yarattı, fakat dostlarımı ben buldum.
* Çözümde görev almayanlar sorunun bir parçası olurlar.
*
Kalp ne ile doluysa dudaklardan o dökülür gider.
* İnsanlara oldukları gibi muamele edersek, onları daha kötü kılarız. Eğer onları olması gerektiği gibi ele alırsak, olabilecekleri kadar iyi yaparız.
*
Görev, içinde bulunduğumuz saatin istediği şeydir.
* Eğer sözleriniz gönülden gelmiyorsa, o sözlerle bir kalbi diğer bir kalple asla birleştiremezsiniz.
*
Hiç bir şeye yaramayan adam kimdir? Ne emretmesini, ne itaat etmesini bilmeyen.
* Akılsızlar, hırsızların en zararlılarıdır; zamanınızı ve neşenizi çalarlar.
*
Davranışlar, herkesin kendini seyrettiği bir aynadır.

Read more


Pazar 06 Kasım 2011

D. Webster PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazar, 06 Kasım 2011 22:42
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,
D. Webster
* Pirincin içindeki siyahlardan değil, beyaz taşlardan korkunuz.
* Kişiye balık yemekten ziyade balık tutmasını öğretmek gerek.
*
Kapitalizmde fert, komünizmde devlet, İslam da ümmet güçlüdür.
* Musibetlerimizin iyi bir tarafı varsa oda bize gerçek dostlarımızı öğretmesidir.
*
Kanunlar elbiseler gibidir. Hizmetine girmesi istenilen kimselere uygun olmalıdır.
* Birden fazla tavşan peşinde koşan hiçbirini yakalayamaz.
*
Bizim görüşümüz yanlış ihtimali olan bir doğrudur; Bizim dışımızdakilerin
görüşü ise doğru ihtimali olan bir yanlıştır.

* Kabukta dolaşan böcek meyvanın tadını alamaz.
*
Bilirken susmak, bilmezken söylemek kadar çirkindir.
* Kötülüğü iyilikle defet .
*
Oyunu başkalarının koyduğu kurallara göre oynarsanız,hep kaybedersiniz.
* Doğru bildiklerini bir daha düşün yanlış olabilir.
*
En kötü program bile programsızlıktan iyidir.
* Tutabileceğinden emin olmadığın şeyler için söz verme.
*
Yanlışı yapmak bir şey değildir, yanlışı unutmak kötüdür.
* Davamız hayata uymak değil hayatımızı hakka uydurmaktır.
*
Başkasının yolunda yürüyenler ayak izi bırakmazlar.
* İnsanlar arasında kendisini yeren kimse, hakikatte kendisini övmüş olur. Bu ise riya (gösteriş) alametlerindendir.
*
İnsanları inandıkları şeylerden vazgeçirmek, bir şeye inandırmaktan daha zordur.
* Denizin içindeki balıklar denizde meydana gelen olayları bilmezler.
*
"Doğru" ayakkabısını giyerken, "Yalan" yedi (7) köyü dolaşır.
* Kusurlarını bilmek cesaretini gösteren, kusur işlemekten kurtulur.
*
İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağırdır.
* Arkadaşlıklarda menfaatler, dostluklarda musibetler müşterektir.
*
Yalanın hakim olduğu toplumlarda doğruyu söylemek suçtur.
* İnsanın gözü sağlam da olsa, toz kalkan yerde görmez olur.
*
Bir şey yapmak isteyen yolunu bulur;bir şey yapmak istemeyen nedenini bulur.
* Allah; hürriyeti ancak onu arayanlara verir. .

Read more

Fethullah Gülen Efendi PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazar, 06 Kasım 2011 22:42
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,
Fethullah Gülen Efendi
  • Geleceğin emniyet ve güven üzerine kurulması, geçmişin iyi bilinip tanınmasına, hissedilip ruhlarda korunmasına bağlıdır.

     

  • İnsan, düşünce dünyasına göre şekillenen bir varlıktır. O, nasıl düşünüyorsa, istidadı ölçüsünde, öyle olmaya namzettir. İnsan, belli bir düşünceye göre, eşya ve hadiselere bakışı devam ettiği sürece, karakter ve ruh yapısı itibariyle, yavaş yavaş giderek o düşünce çizgisinde bir hüviyet kazanır.

     

  • Yarla hemdem olmayan hicrandaki azabı bilemez.

     

  • İnsan bir şeye kendini kaptırdığı ölçüde, yavaş yavaş o şeyin tesirine girer ve onda fani olur.

     

  • Her türlü muvaffakiyetin ilk şartı iman ve mücadele gücüdür.

     

  • İnsan imtihanlarla saflaşır ve özüne erer. Hayat, imtihanlar sayesinde yeknesaklıktan kurtulur ve renklilik kazanır. Ruh imtihan gördüğü nisbette olgunlaşır ve büyük işleri göğüsleyebilecek hale gelir. Geçirilen imtihanın ağırlığı ve soruların terleticiliği nisbetinde, ferd, insanlık mektebinde sınıf geçmeye ve yükselmeye başlar.

     

  • Ruhunu inançla yükseltip, gönlünü faziletlerle donatanlara ne mutlu.

     

  • Çile, yüce hedeflere varmanın ve yüksek neticeler elde etmenin tek yoludur.

     

  • Her doğuş bir ölümün ve her ölüm de yeniden bir doğuşun habercisidir.

     

  • İnsan herhangi bir ideale, inandığı ölçüde gönül verir ve alâkadar olur.

     

  • Sebeplere riayet bir mükellefiyet ve vazife; neticenin, Allah'ın elinde olduğuna inanmak ise tevhiddir.

     

  • Hak yolunda, millet yolunda çekilen sıkıntılar kadar insanı günahlardan arındıran, ulvileştiren ikinci bir şey daha yok gibidir.

     

  • Hizmet ve himmetin en küçüğü dahi mübecceldir ama, büyük himmetlere ihtiyaç hissedildiği bir yerde mini gayretler gerçek hizmete ihanettir.

     

  • Ruhu kanatlandırıp pervâz ettirecek ve kalbi dâima canlı tutacak tek şey, Yaratıcı'nın hoşnutluğu düşüncesidir.

     

  • İman bir bütündür tecezzî ve inkısam kabul etmez.

     

  • Allah, kolu kanadı kırıkların melcei ve menceidir. O, ibadet edenlerin Ma'bududur. O, dertlilerin dermanı, yaralı gönüllerin derdinin şifasıdır. O, kâinatın nuru ve ziyasıdır. Her şey O'nunla hallolur. O'nu bulduğun zaman, hâdiselerin senin başına getirdiği dağdağalardan, sıkıntılardan, belâ ve musibetlerden kurtulursun.

     

  • İnsan, hür değilse insan da değildir. Esir insana insan denemez. zindandaki bir insana da insan denemez. Kefere ve fecerenin sultası altında, onların müsaade ettiği hayatı yaşama, onların müsaade etmediği hayatı yaşamama gibi bir zillet içinde bulunmak da insanlık demek değildir. Böyle insanlıktan Allah'a sığınırız. Böylesi bir hayata razı olanları da Allah ıslah eylesin.

     

  • İnsan, iradesiyle insandır.

     

  • Cihad, insanın kendi özüne ermesi veya insanların özlerine erdirilmesi ameliyesidir. Bir bakıma cihad insanın yaratılış gayesidir.

     

  • İnsanın kusurlarından sıyrılmasının ilk yolu, kusurun kusur olarak bilinmesidir. Bu bilmeyi bir ürperti takip etmilidir ki, insan kusurlarından kurtulmayı becerebilsin.

     

  • İki isbat edici, binlerce nefy ve inkâr ediciye tercih edilir.

     

  • Düşünce bir tohum, davranışlarımız onun tomurcukları, sevinç ve kederlerimiz de meyveleridir. "Güzel gören güzel düşünür;" güzel düşünen, ruhunda iyi şeylerin tohumlarını inkişaf ettirir ve sinesinde kurduğu cennetlerde yaşar gider. Herkesten ve her şeyden şikâyet eden, etrafına, ruhunda kurduğu karanlık dünyaların, ziftli menfezlerinden bakan karanlık ruhlar ise, hiçbir zaman iyiyi göremez, güzel düşünemez ve hayatlarından lezzet alamazlar.

     

  • Milleti kurtarma ve yüceltme gibi yüksek duygularla yola çıkanlar, her şeyden önce fıtrat kanunlarıyla zıtlaşmaya düşmekten tir tir titremelidirler. Tabiat kanunları, Yaratıcının nurlu ve hikmet dolu bir kitabı olarak, her zaman başvurulması iktiza eden bir ibret dershanesidir.

     

  • Gerçek saadet, insan zihninin dağınıklık ve perişaniyetten kurtarılması, insan kalbinin itminan ve istirahata ermesinden ibarettir.

     

  • Muhit ve zamanın getirdiği ihtiyaç ve zaruretlere karşı lâkayd kalan veya inat gösterenler, zamanın insafsız paletleri altında ezilip giderler de, feryatlarına kulak veren bile olmaz.

     

  • Her millet, kendi ruh ve kabiliyetine uygun, kendi düşünce ve inancı çizgisinde müessese ve teşkilât ister.

     

  • Bir insanın tavır ve davranışlarındaki intizam, onun ruh ve fikir intizamından meydana gelir. Hareketlerindeki ledünnîlik ise vicdanının ötelere açık olmasından.

     

  • Mülk sahibi mülkünde istediği gibi tasarruf edebilir ve mülkünde yalnız mülk sahibi tasarrufta bulunabilir.

     

  • İnsan, sevdiğini onu tanıdığı nisbette sever.

     

  • Tenasüb-ü illiyet prensibine göre kuvvetler arasında dengenin bulunmadığı zamanlarda, teknik davranmakta zaruret vardır.

     

  • Fert, ümitle varlığa erer; toplum onunla dirilir ve gelişme seyrine girer. Bu itibarla, ümidini yitirmiş bir fert var sayılamayacağı gibi, ümitten mahrum bir toplum da felç olmuş demektir.

     

  • Kendini yenileme devamlı var olabilmenin ilk şartıdır.

     

  • Meşakkat mükâfata esastır.

     

  • Cumhuriyet geniş katılımlı ve herkesin memnun olacağı bir sistemdir.

     

  • Günlük meselelerle çok meşgul olan insan, başka meselelere karşı gabîleşir.

     

  • Ümit her şeyden evvel bir inanç işidir. İnanan insan ümitlidir ve ümidi de inancı nisbetindedir.

     

  • Ümit, insanın kendi ruhunu keşfetmesi ve ondaki iktidarı sezmesinden ibarettir. Bu sezişle insan, kâinatlar ötesi Kudret-i Sonsuz'la münasebete geçer ve onunla her şeye yetebilecek bir güç ve kuvvete ulaşır. Bu sayede, zerre güneş; damla derya; parça bütün ve ruh kâinatın bir soluğu haline gelir.  
Read more
Son Güncelleme ( Pazar, 06 Kasım 2011 22:51 )

Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazar, 06 Kasım 2011 22:33
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,
Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri
Eğer senin sıkıntılarına katlanacak,
ihtiyaçlarını giderecek birini arıyorsan,
bu zamanda, öyle bir kardeşi ve dostu bulamazsın.
Ama, kendisine Allah için yardım edeceğin,
sıkıntılarına Allah rızası için katlanacağın kardeş ve dost arıyorsan,
böyleleri çoktur.


menekse.jpg (1231 bytes)  Kalbi imar etmek nimettir.
Dili imar etmek (çok konuşmak) ise fitnedir.


cicek_pembe.jpg (1175 bytes)   Allah adamının üç vasfı vardır:
1-Toprak gibidir; iyi kimseye de, kötü kimseye de verir.
2-Bulut gibidir; herşeyi gölgelendirir.
3-Yağmur gibidir; sevdiğini de, sevmediğini de sular.

gul_yagzi.jpg (1147 bytes)  İnsan, Allah Te`ala'dan başkasına kulluk etmeyi terkettiği zaman, gerçek kul olur.

Maneviyat erleri, toprak gibi olmalıdır.
Toprağa kötü şeyler de atılır. Fakat toprak, hep iyi şeylerle (çiçek, ağaç, vs.) karşılık verir.

gul.gif (241 bytes)  Dört şey vardır ki, bunlar insanı, ilmi az bile olsa,
Allah indinde de, insanlar arasında da en yüksek dereceye çıkarır.
Bunlar:
1-Hilim,(yumuşak huyluluk)
2-Tevazu,(alçak gönüllülük)
3-Cömertlik,
4-Güzel ahlaktır.

Read more

Arif Nihat Asya PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazar, 06 Kasım 2011 22:27
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,
Arif Nihat ASYA
  • Sanatkâr halıda gülü dikensiz yapmış.. ayakların incinmesin diye.
  • Bir kuşa yeten yuva iki kuşa da yeter.
  • Billur en güzel kahkahasını kırılırken attı.
  • Tekerleri dört köşe bir arabaya bindirdiler bizi, bir gidiştir gidiyoruz.
  • İçimizden biri köprü olmaya razı olmazsa, kıyamete kadar bu suyun kıyılarını bekleriz.
  • O da bir gazi olmak istedi. Fakat ona anlatmak gerekti ki, 
  • Şehid olmayı göze almıyan gazi olamaz.
  • Bu kitabın kaç dakikada okunduğunu bırak, Kaç senede yazıldığını düşün!
  • Kulun olarak doğmasaydım, kendiliğimden gelir fahri kulun olurdum Allah'ım!
  • Vazoya saksının farkını sen söyleme, çiçeklerden sor!
  • Işığı önüne al, yürü! Gölgen arkadan ister gelsin, ister gelmesin!

Read more

Ali Suad Sözleri PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazar, 06 Kasım 2011 22:13
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,
Ali SUAD
  • Nefsini ne kadar aşarsan, aslına o kadar yaklaşırsın.
  • İyilik ahiret malıdır.
  • Mükemmele giden yol, kusurunu görene açıktır.
  • Eşit davranarak değil, hakkını vererek 'adil' olunur.
  • İmanın cahili olan neyin alimidir?
  • Merak, akıl midesinin guruldamasıdır.
  • Eğriye 'eğri' bakan, eğriyi 'doğru' görür.
  • İnsanlar susar, mezarlar konuşur!
  • Kendini görmek mi istiyorsun? 
  • Aynadaki dışına değil, içindeki aynalara bak!
  • Güneşin neyse, dünyan da onun etrafında döner.
  • İnsana güvenilir, fakat nefsine asla!
  • Güneşin ateşinden çok suyun özlemi yakar.
  • Bir atoma giremeyen 'tesadüf', hayatımıza girebilir mi hiç?..
  • İnkar, aklın yüzkarası!
  • İnanıyorum' diyoruz. Acaba günümüzün ne kadarını 'inandığımızı yaşayarak' geçiriyoruz?
  • İnsan büyüse de nefsi çocuk kalır; değişen yalnız oyuncaklar.
  • Hayatını yaşayan' hayat hakkını kullanmıştır.
  • Şefkatsiz kucakta, ruhu acıkır bebeğin.
  • Gurur, bizim olmayanla yaptığımız gösteriş.
  • Dünyadan ebedilik isteme!. Kendisinde yok ki sana versin.
  • Yücelmek yücelere gönül vermekle başlar.
  • İnsan gözünü açtı, bu diyarı seyretti, 
  • Kapayınca sorulacak ne gördüğü.
  • Yoruma göre kıymet biçilecek!
  • Akıllarına sorabilselerdi, görmediklerine de inanırlardı.
  • Akıl, görmek için göze muhtaç değildir.
  • İki cihanın güneşi (A.S.M) olmasaydı; insanları aydınlatmaya yıldızlar yetmezdi.
  • Yenilerden daha yeni, yeniliğinden hiçbir şey kaybetmeyenlerdir.
  • Hadiselerin satırlarını okuyabilmek için, kitap satırlarını anlamak gerek!
  • Gurur, hiçbir zaman boyu kadar konuşmaz.
  • Günahın çirkin olmayan tek yönü, ona edilen tövbedir.
  • Rabbini bilen haddini bilir.
  • İnsanların yüzakı olacak siyahlar bulunduğu gibi,
  • İnsanlığın yüzkarası nice beyazlar vardır.
  • Hayra yoran yorulmaz.
  • İman insana, kendinden başkasını da sevmeyi öğretir.
  • Dünyevi şeylerin huzur vereceğini zannetmek, huzursuzluğun kaynağıdır.
  • Güller çoğalmalı ki, ayrık otları fırsat bulmasınlar.
  • Makamla büyümeye çalışması, insanın küçüklüğünü itirafıdır.
  • Düşmanını yanlış seçen zafer kazanamaz.
  • Allah unutulursa bütün sorular cevapsız kalır!
  • Şeytanın sermayesi hile, karı günahkar!..
  • Hevesler, doyuncaya kadar caziptir.
  • Tövbeler de, günahlar kadar yapmacıksız olmalı.
  • Dünyada bıraktığımız izimiz, ahirette yüzümüz olacak.
  • Yalancı, yanılttığından daha çok yanılır.
  • Kalbe dil veren, onun sesine cevap da verir.
  • Allah'tan dilemeyen, mahluktan dilenir.
  • Hedefe varmak için inanmak yetmez, yürümek de gerek.
  • Bir insan, yaptığından hesap vereceğini unuttuğu nisbette kötü olabilir.
  • Acıkmayı unutan, açlara acıyamaz.
  • Hayat bir bahçe, Her insan, kendi bahçesinin bahçıvanı.
  • Dert, göz açtırsa deva olur.
  • Şeytana kızacağına, bir iyi iş yap, onu kızdır.
  • Felaket, akıl gözü olanlara açıktır.
  • Çocuklar ne yaramazdır, ne şımarık; onlar sadece çocukturlar.
 
Read more

Ahmet Hulusi PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazar, 06 Kasım 2011 22:04
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,
Ahmet Hulusi
  • Dost, seni senden kurtarandır!.. 
  • Terkedemediğin alışkanlık, senin putundur!. 
  • Usta eserinden, kişi dostundan tanınır. 
  • Öğrenen değil, idrak eden tatbikçidir... 
  • Suçlayanlar, kemalden mahrum olanlardır.. 
  • Değerli insan, yaradılmışlar içersinde değersizi olmadığını idrak edendir... 
  • Fikrin değerlendirilmediği yerde, zorbalık hüküm sürer.. 
  • Geçmişin ve geleceğin değerlendirilişi, yaşanan anın değerlendirilmesi ile olur... 
  • Doğal yaşamda, duygulara yer yoktur... 
  • Suyu, asla susamayana vermeyiniz... 
  • Hikmet, ehli için pırlanta; gayrı için taştır... 
  • İnsanlara karşılıksız olarak verdiklerinizi düşünün...Ne kadar?!.. 
  • Acı ilaçların sıhhate vesile olduğunu unutmayınız... 
  • Her şeye rağmen, verenlerden olmaya çalışınız... 
  • En büyük ihanet, sırları ifşa etmektir...
Read more

Abdulmalik Şahbaz (Malcolm X) PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazar, 06 Kasım 2011 21:59
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,
Abdulmalik Şahbaz (Malcolm X)
  • En iyi nasihat, iyi örnek olmaktır. 
  •  Oy kurşun gibidir. Bir hedef gözetmediğiniz takdirde   kullanmayın. Eğer hükümet ödediğimiz vergilerle bizi koruyamıyorsa, ödediğimiz vergilerin bir kısmını silah   almak için ayırmaktan çekinmeyeceğiz.   Seçenek oy, ya da kurşundur.
  •  Irkçılık olmadan kapitalizm olmaz.
  •  Bu ülke ( ABD) caniler tarafından idare edilen bir ülkedir.   Hiç kimse efendisini hizmetkarından iyi bilemez. 
  • İster mermi kullansın, ister oy pusulası,   insan iyi nişan almalı, kuklayı değil kuklacıyı vurmalı.
  •  Beyaz adam savaştı, biz öldük.
Read more

Abdulhakik Gücdüvani Hazretleri PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazar, 06 Kasım 2011 21:48
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,
Abdulhakik Gücdüvani Hazretleri

Vasiyet ederim ki sana ey oğul;
bütün hâllerinde ilim, edep ve takvâ üzerinde olasın!..

Geçmişlerin eserlerini oku, ehl-i beyt ve ehl-i sünnet vel-cemaat yolundan git!

Fıkıh ve hadîs öğren ve câhil sofîlerden bucak bucak kaç!

Namazlarını, mutlaka cemaatle kıl!

Kalbinde şöhrete meyil varsa imam ve müezzin olma!

Şöhretten gücünün yettiği kadar uzaklaş! Şöhrette âfet vardır. Makamlarda da gözün olmasın; dâima kendini aşağılarda tut!

Tâkat getiremeyeceğin işe kefil olma!

Halkın seni alâkadâr etmeyen işlerine karışma!

Fâsık idarecilerle düşüp kalkma!

Her hususta dengeyi muhâfaza et!

Ölçüyü kaçırıp güzel ses dinlemeğe fazla kapılma ki, ruhu karartır ve sonunda nifak doğurur. Böyleyken güzel sesi de inkâr etme ki, onunla ezân ve Kur’ân, ruhları ihyâ eder.

Az ye, az konuş, az uyu; ve gâfillerden ve ahmaklardan arslandan kaçar gibi kaç!

Fitne zamanları yalnızlığı tercih et, menfaati icâbı fetvâ vererek dînin hafife alınmasına sebep olanlardan, mağrur zenginlerden ve câhillerden uzak dur!

Helâl ye, şüpheli işlerden sakın ve evlenmede takvâya dikkat et. Aksi hâlde dünyaya bağlanır ve o uğurda dînini zedelersin...

Çok gülme; hele kahkahayla gülmemeye dikkat et! Çok gülmek kalbi öldürür. Fakat tebessümü de elden bırakma. Zîrâ tebessüm sadakadır.

Herkese şefkat gözüyle bak ve kimseyi hakîr görme!

Kendi dışını aşırı bezeyip süsleme; zarif ve sade giyin. Zîrâ sırf dışa aşırı itina, iç haraplığından gelir.

Münâkaşa etme, kimseden bir şey isteme, müstağnî kal, kanaatle zengin ol, vakarını koru!

Sende emeği olanlara ve seni terbiye edenlere karşı vefâkar ol, malınla ve canınla onlara hizmet et ve onların hâli ile hâllen! Onları kınayan gâfiller felâh bulmaz. Dünyaya ve dünya ehli olan gâfillere meyletme!

Gönlün dâima mahzûn, bedenin kulluğa güçlü, gözün yaşlı ve kalbin rakik (ince) olmalı. İşin hâlis, duân ilticâ ve libâsın (elbisen) mütevâzî, yoldaşın sâlihler, sermayen zahirî ve batınî (dış ve iç) din ilimleri, evin mescid ve yakının Allâh dostları olsun!..”.
Read more

Abdulaziz Bekkine PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazar, 06 Kasım 2011 21:44
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,
Bu dünya'ya kiracı gibi yerleş. Ev sahibi gibi yerleşirsen, gitmesi zor olur.
Çok ibadet eden bir kulun bu ibadetinden dolayı ümitlenmeye hakkı yoktur. İbadetini aksatan bir insanın da bundan dolayı ümitsizliğe düşmesine hakkı yoktur. Ümit Allahu Zülcelal Hazretlerinin ikram hazinelerinden bir hazinedir.
Dünya da Ahiret de ancak böyle kazanılır. Başka yol tarif edilmedi. Bu; insana Allah'tan dolayı hizmettir.
İnsanlarda riyanın karışmıyacağı, anlaşılabilir hakiki tek vasıf, sabırdır.
aycicek_kucuk.gif (1142 bytes)Bir kimse tam mütevekkil (kendi yapamayacağı işde aczini bilip başka birisini vekil kabul etmek) oldu mu, kendisinden istikbal endişesi alınır.
beyaz_papatya_kucuk.gif (1326 bytes)Mü'minin nazarı öyledir ki, dünyadaki zevk ü sefaya bakar, arkasında Cehennemi görür.
Meşakkat ve hizmete bakar, arkasında Cenneti görür.
Yani Mü'minin nazarı bu dünyaya takılmaz.
gul.gif (241 bytes)İnsanlara giriş yolu, gönül yoludur. Sevmeyen, insanlara kendisini sevdirmeyen bir insan, insanlara bir şey anlatamaz. O zaman sizin birinci vazifeniz, kendinizi sevdirmenizdir. İkinci vazifeniz, halinizle, davranışlarınızla Örnek olmanızdır. Yani halinizle numune olunuz. İslam yaşanan bir nizamdır. Yaşanırken konuşulur. Bu nasihata uyulmazsa, ufukta ışık görülmez.
gul_pembe.gif (1114 bytes)Dünyada herşeyin bir ölçüsü, tartısı vardır. Sevginin tartısı da fedakarlıktır. Fedakarlık yapmayanların sevgisine inanılmaz.
whiterose.gif (2608 bytes)Nefis bir hayvandIr. Onun izzeti olmaz. Ancak vasfın izzeti olur. Mesela: Öğretmenlik, babalık, hocalık vs. gibi… Ve kim ki vasıflıdır, o izzetlidir…
Read more

Ahmet Selimin Güzel Sözler Sayfası PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazar, 06 Kasım 2011 21:42
Güzel sözler / Guzel Sozler, kiymetli sozler, onemli sozler,

     

  • Gaflet ile ihanet arasında netice farkı kalmayacak kadar önemli zamanları değerlendirirken müsamahakâr olmaya imkân yoktur. Aksi halde tarih, sebep-sonuç ilgilerinin kaybolduğu bir hissiyat manzumesi olarak kalır ve tefekkür yolları hatır molozlarıyla tıkanır.

  • Bir büyük kıymetin varlığını anlamak ve benimsemek ona bağlılık arz etmekle değil, onun yolunu takip etmekle olur.

  • Yeniden düşünmeye başlamak, yeniden yaşamaya başlamanın mutlak şartıdır.

  • Tenkid, değerlendirmeye dayanmalıdır. Değerlendirme nasibini kaybetmiş olanların tenkidden ne haberi olur? Anlamayan değerlendiremez, değerlendiremeyenin tenkidi de medhi de mânâ taşımaz.

  • Kazanılan doğru bilgiler, doğru düşüncelerle pekiştirilmez ise; bir gün gelir, tesirinde kaldığınız yanlış düşünce, sizi o doğru bilgiden de eder.

  • Sorumluluk duygusu inançtan doğar.

  • Müsbetler de menfîlerde hep vardır, var olacaktır. Hakikatin bir yüzüne bakıp kötümser, öbür yüzüne bakıp iyimser olmak yanıltıcıdır. Bütün'e bakmak ve gerçekçi olmak gerekir.

  • İnşa nasıl temelden başlarsa, gerçek çözüm de temel meseleden başlar. Hakikati kabul etmek zor gelince "o öyle kalsın da ötesine bakalım" deriz. Yanlışa dayanarak doğruyu bulmanın imkânı yok ki. Kolay zannedilen şey, aslında imkânsızı zorlamaktır. Birçok meselemiz, işte bunun için, çözmeye çalıştıkça daha beter düğümleniyor.

  • Mânâmızı çevreleyen kanuniyetlerden habersiz olabiliriz; ama onların haricine çıkamayız.

  • Maddîleşme, insanı "kendi kendinin zalimi" haline getirir, insana, kendi şahsiyet bütünlüğünü parçalatır.

  • Hakikati inkârın bedeli, bâtıla teslimiyetle ödenir.

  • Temelsiz tefekkür olmaz. Öyle bir didinme yorgunluk ve ıstırap getirir; dalâlete sürükler. Temel, değişmez inançlardır. tefekkür, o inançların, benliğimizi şahsiyet'e dönüştürmesi, bize bizi vermesidir.

  • Bir hayata iki büyük tecrübe sığmaz.

  • Bir yanlışı bir başka yanlışla dengelemeye kalkmak, en büyük yanlıştır.

  • Hasta hastalığını kabul etmiyorsa, ateşinin yükselmesi bir mânâda faydalıdır.

  • İfrat ve tefrit arasındaki etkileşim, bir fasit dairede onları dönüştürür, dövüştürür, pekiştirir; ama asla itidal'e ve hakikat'e eriştirmez. Diyalektik metot bunun için yanlıştır.

  • Eğilmeden geçilmez bazı kapılardan. Nefsin kırılması ve şahsiyetinin kazanması için eğileceksin. Eğilmezsen, başka kapılarda nefsin kazanır, şahsiyetin kırılıp paramparça olur. Birincisi tevazu'dur ki yüceltir; ikincisi zillettir ki sürüm sürüm süründürür.

  • Doğru yolda eğri yürüyenler, eğri yolda doğru yürümeye çalışanlardan daha geriye düşebilirler. Tenkidsiz tahlil, sezgisiz terkip olmaz. İkisi bir araya gelmeden de tefekkür doğmaz.

  • Öğretirken öğrenmeye devam etmeyen, öğretmeyi de devam ettiremez.

  • Çocuk; safiyetiyle öğretmendir, aklıyla öğrenci. Ondan gerekeni almazsanız, ona bir şey veremezsiniz.

  • "Güneş gibi her gün aynı güzellikte doğamayız." diyor Peyami Safa. Tanpınar'a göre "Her an göğsümüzde bir kartal besleyemeyiz, her an aynı yükseklikte uçamayız." Rosa Lüksemburg tamamlıyor: "Bir kartal her an aynı yükseklikte uçmaz, bazen (gerektikçe) tavukların seviyesine de inebilir; ama tavuklar asla kartal gibi yükselemez." Fevkaladeliklerin tabiilik içindeki zaruri devamlılığını göremeyen, hiçbir ciddi yazarı ve düşünürü anlayamaz; onlardan adeta bir anlatım şovmenliği bekler. Bilmez ki şova dönüşen edebiyat, san'at değil, kavram ve kelime suiistimaline dayanan bir tasannu cıvıklığıdır.

  • Yerin göğün taşıyamayacağı emaneti insan üstlendi. İnsan olmak zor. Emanet; irade'dir, akıl'dır, iradi-akli sorumluluk'tur. Emanete layık olmaktır insan olmak... Seneca, "Güneş ışığına layık olmayan çoktur; ama güneş her gün doğar." diyor. Aynı özellik, toprakta da havada da, suda da vardır; layık olmayana da olana da verirler. Çünkü hepsi bize musahhar kılınmış olmakla rahmaniyetin tecelliyatına tabidir... Biz farklıyız. Emaneti kabullenmişiz. Bunu bilmek, nefsini bilmektir. Nefsini bilen, Rabb'ini bilir; Rabb'ini bilen, haddini ve sorumluluğunu bilir; iradesiyle ve aklıyla musahhar olmayı, karşılık beklemeden O'nun rızası için sevgiyle vermeyi ve paylaşmayı bilir.

  • Elinden geleni yapmak vazifedir, yapmamak suç. Elinden daha fazla şey gelmesi için çalışmak ise fazilettir.

  • Bilgili ve akıllı dürüstlük, en iyi siyasettir. Kurnazlık politikası ise, cehaletin ve samimiyetsizliğin müşterek malıdır.

  • Değişmez ölçüler, değişim ölçülerinin hayatiyetidir. Değişim ölçüleri de değişmez ölçülerin süreklilik teminatıdır... Muhafazakar olmadan değişimi savunmak yozlaştırır, değişimi reddederek muhafazakar olmaya kalkışmak dondurur. Arada netice farkı yoktur, aynı akıbette buluşurlar; gerçek hayatın dışında kalmak.

  • Kendini bilmeyen, bilgiyi düşünceye dönüştüremez.

  • "Bilmiyorum" diyemeyen hiç bilmeyecek demektir.

  • Şahsiyet sahibi olamayan sonunda kimliğini de kaybeder.

  • Demokrasi, cumhuriyetin lüksü değil, gayesi ve varlık sebebidir.

  • Bilmezlikten gelmek, irfanın; bilgiçlik taslamak, cehlin eseridir.

  • Yazmanın iki hali vardır: Ya düşünüp de bulduklarını yazarsın, ya da (Alain'in dediği gibi) yazarak düşünmeye çalışırsın. Peki düşünmeye hiç niyet etmeden yazmak nasıl bir haldir?

  • Her hürriyet gibi, sınırlama hürriyeti de sınırlıdır.

  • Hasud'un açmazı, hasedinin deva'sına da hased etmesidir.

  • Felsefe içinizde olmayanı size kazandırmaz, kendi içinde de bir hakikat taşımaz. Size sadece, içinizde olanı (bir açıdan) tezahür ettirme imkanları sunar.

  • "Düşünmek güç, yapmak kolay" diyor Goethe. Günümüzde asıl güç olan, düşünebilecek kıvama gelmektir. (İnsanlar düşünmeyi bile düşünecek halde değil!)  
Read more

Kur'an-I Kerım'den Dualar PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazar, 06 Kasım 2011 21:33
İslam İlmihali / Dualar, dua, yemek duasi, hatim duasi,

Kur'an-I Kerım'den Dualar

 

Rabbimiz! Bize katından rahmet ver ve bizim işimizde bir kurtuluş yolu hazırla"  

Kehf:10

"Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahi-rette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru."

Bakara: 201

 "Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalp­lerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Lût-fu en bol olan sensin." 

Âli İmran: 6

"Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüp­hesiz ki sen, çok şefkatli ve çok merhametlisin."

Haşr: 10

"Rabbimiz! Ancak sana dayandık, sana yönel­dik. Dönüş de ancak sanadır."

Mümtehine: 4

"Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma. Rabbimiz! Bizden öncekilere yük­lediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme. Bizi affet, bizi bağışla, bize acı. Sen bizim mevlâmızsın. Kâfirler top­luluğuna karşı bize yardım et."

Bakara: 286

"Rabbimiz! Bizi o zalimler topluluğu için im­tihan kılma. Bizi rahmetinle o kâfirler topluluğundan kurtar."

Yunus: 85-86

"Rabbimiz! Bizden azabı kaldır. Doğrusu biz ar­tık inanıyoruz."                 

Duhan: 12

"Rabbimiz! Bize bol bol sabır ver ve müsluman olarak canımızı al."

Read more

Kayıp Duası PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazar, 06 Kasım 2011 21:29
İslam İlmihali / Dualar, dua, yemek duasi, hatim duasi,

Kayıp Duası

İbn Ömer radıyallahu anh'a, "Malı kaybolan ki­şi ne yapmalı?" diye soruldu. Şöyle dedi: "Malı kay­bolan kişi abdest alır ve iki rekat namaz kılar. Teşeh-hüdden sonra şöyle dua eder:

"Allah'ım, sen kaybolan malı geri verensin. Sen kaybolanı bulansın, yoldan sapana doğru yolu bulduransın. Kaybolan malımı kudretinle ve gücünle bana geri ver. Bu, senin bağışın ve lûtfundur."

Beyhakî: Hadise mevkuf demiştir. Hadis hasendir. 

Read more

Büyüden, sihirden kurtulmak için okunacak duâ PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Pazar, 06 Kasım 2011 21:29
İslam İlmihali / Dualar, dua, yemek duasi, hatim duasi,

Büyüden, sihirden kurtulmak için okunacak duâ

Sihir, büyü nedir?

Cinlerin insanlarda yaptıkları hastalıklara “Sihir = Büyü” denir. Müslüman olan cinlerin insanlarla bir alâkası yoktur. Bunlar, yalnız ibâdet ederler. Bunlardan insanlara zarar gelmez. Kâfir olan cinler, insandan ayrılmazlar. Cinler her şekilde görünürler. Böcek şekline, mikrob şekline de girerler. İnsanın damarlarında dolaşırlar. Yalnız mü’minlerin kalbine giremezler. Kâfir cinler, iyi insan şekline de girer. Her iyiliği yapar. İnsanlara fâideli olurlar. Kâfir ve fâsıklarla arkadaşlık yapınca, hiç ayrılmazlar. Kâfir insanlar gibi, her iyiliği yapınca, arkasından küfre, fıska sebeb olurlar. İnsanın göstereceği kimselerde hastalık, sihir yaparlar. Bu hastalıkdan kurtulmak için, bu cinni yok etmek veyâ kovmak lâzımdır.

Sihir, büyü, yapmak haramdır. Sihir vâsıtasiyle her dilediğini yapacağına inanan, kâfir olur. Sihirin te'sîrine inanmayan da kâfir olur. Sihrin, diğer ilâclar gibi, Allahü teâlâ dilerse te'sîr edebileceğine inanmalıdır. Her dilediğini, Allahü teâlânın yaratacağına inanmak küfür olmaz ise de, büyük günahtır.

Peygamber efendimize büyü yaptılar. Ağır hastalandı. Cenâb-ı Hak, Felâk ve Nâs sûrelerini gönderdi, bunları okuyarak büyüden kurtuldu. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Müslüman büyü yapmaz. Allah saklasın, îmânı gittikten sonra büyü te'sir eder.” ”Falcıya, büyücüye, kâhine giderek, onların söylediklerine inanan, Kur'ân-ı kerîme inanmamış olur.”

Hayırlı iş yapmak için de haram işlemek (büyü çözmek için büyü yapmak) câiz değildir. Büyüden kurtulmak için, diğer hastalıklarda olduğu gibi sebeblere yapışmak lâzımdır.

Bu sıkıntılar, ruhi hastalıklar için, kıymetli kitaplarda bildirilen duâlardan bazıları şunlardır:

- Bir miktar suya Ayet-el kürsi, İhlas ve Muavvizeteyn [Nas ve Felak] surelerini okumalıdır! Büyü yapılan kimse bundan üç yudum içmeli, kalan su ile gusledilmelidir!

- Üç kere Salevat-ı şerife okumalı, sonra yedi Fatiha, yedi Ayet-el kürsi, yedi Kâfirun suresi, yedi İhlas-ı şerif, yedi Felak ve yedi Nas surelerini okuyup kendi üzerine veya hastanın üzerine üflemelidir! Bunları tekrar okuyup hastanın odasına, yatağına, evin her yerine, bahçesine üflemelidir!

- Fatiha, Ayet-el kürsi ve dört kul, (yani Kâfirun, İhlas, Felak ve Nas sureleri) yedişer kere okunup hastaya üflenirse, bütün afetler, dertler için, sihir (büyü), nazar için iyi gelir. Tuz üzerine okunup, suda eritilerek içmek de olur.

- Sabah akşam, Bekara suresinin başından dört ayet ve Ayet-el kürsi ile, Ayet-el kürsiden sonraki iki ayeti ve Bekara suresinin sonundaki 3 ayet, hastanın üzerine okunursa, iyi olur.

- “La ilahe illallahü vahdehü la şerike leh lehülmülkü ve lehülhamdü ve hüve ala külli şeyin kadir” okunmalıdır! (21)

- Günde 500 kere “La havle vela kuvvete illa billah-il-aliyyilazim” okunmalıdır! Başlarken yüz kere salevat ve bitirince de yine yüz kere salevat getirmelidir!

- 25 kere Estagfirullah denir. Sonuncusunda ve etubü ileyhe kadar okunur. Sonra onbir ihlas ve yedi kere Fatiha-i şerife ve otuz üç kere, Allahümme salli ve sellim ala seyyidina Muhammedin ve ala ali seyyidina Muhammed okuyup, sevabı Peygamber efendimizin ve Eshab-ı kiramın ve Evliyanın ruhlarına ve sonra Silsile-i aliyye denilen büyük âlimlerin isimlerini söyleyip; bu büyüklerin ruhlarına hediye edilir. Bunların hürmetine şifa vermesi için Allahü teâlâya duâ edilir. Hergün sabah-akşam böyle duâ edilir. (Silsile-i aliyye büyüklerinin isimleri “Şifa için okunacak duâ” bahsinde yazılıdır.)

Ayat-i hırz nasıl okunur?

Abdest alınıp, 7 istigfar ve 11 salevat okunup, hastanın sıhhatine niyet ederek, güneş doğduktan ve ikindi namazından sonra, günde iki defa hasta üzerine okunmalı, işaretli yerlerde (“yenfüs” yazan yerlerde), hasta üzerine üfürülmeli, şifa buluncaya kadar [kırk gün kadar] devam etmeli. Her okumasının sonunda, bir Fatiha okuyarak sevabı, Peygamber efendimizin ve Behaeddin Buharî, Ahmed Rifai ve İmam-ı Rabbanî hazretlerinin ruhuna hediye edilmeli. Bir nüsha da yazıp, yanında taşırsa, sihirden, büyüden, nazar değmesinden korur. Muradı hasıl olur.

Ayat-i hırz nedir? (76)

Ayat-i hırz, şu sure ve ayetlerdir:

Fatiha, Bekara 1,2,3,4,5 ve 163,164 ve 255, 256,257 ve 285,286, Al-i İmran 18,19. ayetten sadece: “İnneddine indellah-il-islâm” kısmı, Al-i İmran 26,27, Al-i İmran 154, Enam 17, Araf 54, 55,56, Tevbe 51, Tevbe 128,129, Yunüs 107, Hud 56, İbrahim 12, İsra 43 ve 110,111, Müminun 116,117,118, Ankebut 60, Rum 17,18, Fatır 2, Yasin 83, Saffat 1,2,3,4, 5,6,7,8,9,10,11, Saffat 180,181,182, Feth 27, 28,29, Rahman 33,34,35,36, Hadid 1,2,3,4,5, Haşr 21,22,23,24, Cin 1,2,3,4,5,6, Buruc 20, 21,22, İhlas, Felak ve Nas sureleri.( Bu âyetler, Hakîkat Kitabevi’nin (0212 523 45 56) neşrettiği, “İslâm Ahlâkı “ kitabında ayat-ı hırz hakkında geniş bilgi vardır. Kitabımızın sonunda (76) bu ayetlerin orijinali yazılıdır.

Ruhu sıkıntılar için ayrıca fenni tedavi için doktora da gitmek gerekir. Organik bir rahatsızlık da olabilir. Peygamber efendimizin üç türlü ilaç kullandığı bildirilmiştir. Kur'an-ı kerim veya duâ okurdu. Fen ile bulunan ilaçları kullanırdı. Her ikisini karışık da kullanırdı.

Read more
Son Güncelleme ( Pazartesi, 02 Ocak 2012 19:46 )


Cumartesi 05 Kasım 2011

Bağımsız Bir Hayat PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cumartesi, 05 Kasım 2011 21:12
İslam İlmihali / Peygamber Efendimiz s.a.v İn Hayatı
Bağımsız Bir Hayat
 
107. Mekke vadisinde su olmadığı için, burada ziraat de yapılmaz. Tarihçiler, Resulullah (AS)’ın ailesi içinde üretimle ya da sanatla ilgilenen herhangi biri olduğunu bildirmemişlerdir. Geriye ise sadece ticaret faaliyetleri kalmaktadır ki bunlar da, kumaş, tahıl ürünleri, kuru meyve, silah, parfüm, temizlik ürünleri gibi en önemli ticarî mallardır. Muhtemelen bu kabilenin mensupları, saydığımız ilk iki ürünle geçimlerini sağlamaktaydılar.
108. Kervan ticareti ile ilgili olarak, tarihçiler yüzde yüzlük bir kârdan söz etmekle birlikte, bu meslekte küçük sermayenin büyük bir değeri yoktu. Üstelik, bu mesleğin bazı sakıncaları da vardı: Eşkıyalarca soyulma tehlikesi bir yana, uzun seyahatlerin yorgunluğuyla kimi kez yük develeri yolda ölüp gidiyorlardı. Çalıştırılan işçilerin ve hayvanların gıda masrafları, yurt içinde yapılana göre yolculuk sırasında daha yüksek oluyordu. Ayrıca korumalar, gümrük vs. ve öngörülmeyen daha birçok masraf için ödeme yapmak gerekiyordu. Bu yüzden, genellikle birçok tüccar birlikte seyahat eder ve her biri, sefere çıkmak istemeyen ama işlerini bir başka arkadaşına emanet edenlerin mallarını da kendi kervanıyla birlikte götürürdü. Bu durumda, elde edilen kâr paylaşılırdı.
109. Artık yetişkin bir erkek olduğunda, Muhammed (AS) öyle anlaşılıyor ki, ticaret hayatına atıldı. Kays ibn es-Sâ’ib adında bir Mekkeli, İslam’ın ortaya çıkışından önce, Muhammed (AS) ile ticarî ilişkileri olduğunu ve ondan daha mükemmel bir ortağa asla rastlamadığını anlatır. Gerçekten de o, şöyle diyordu: “Kendisi seyahate çıkarken ona bir şey emanet etmişsem, benim tamamen hoşuma gidecek bir biçimde hesap görmeden kendi evine gitmezdi. Aksine, ben yolculuğa çıktığımda bana bir iş buyurursa, döndüğümde bütün iş arkadaşları benden kendileriyle ilgili haberler sorarken, Muhammed (AS) sadece sağlığımı ve hatırımı sorardı.”116 
110. Kesin bir tarih belirtmeksizin, Taberî,117 Mekke’nin zengin kadınlarından Hatice’nin bir defasında Muhammed (AS) ile bir başka kişiyi Hubâşe fuarına gönderdiğini nakleder. Burası, Mekke’nin güneyinde, deve yürüyüşü ile on günlük bir mesafede, Yemen yolu üzerinde, her yıl üç gün boyunca önemli bir fuarın kurulduğu bir yerdi. Başka bir tarihçi, İbn Seyyid en-Nâs’ın118 bildirdiğine göre, Hatice, işlerini takip için Muhammed (AS)’i iki kez ismi C-R-Ş harflerinden oluşan bir şehre göndermiş, ve her defasında Muhammed (AS)’i (yüklü mü yoksa tek başına bir deve mi olduğu açıklanmayan) bir deve ile ödüllendirmiştir. Eğer burada sözü edilen Curaş ise, bu yer, Taif’in güneyinde, Yemen’de bulunmaktadır; Carş diye okumak gerekirse, Ürdün’de bir şehir olacaktır. Curaş, İbn Hişâm’ın119 da belirttiği gibi, etrafı surlarla çevrili, yılda bir kez kurulan fuarı ile Güney Arabistan’ın önemli bir şehriydi. Ürdün’deki Carş da Bizanslılar zamanında oldukça önemli bir kentti: Harabeleri bugün bile bizleri hayrete düşürmektedir. Her halde, bu ilk denemelerin sonucu olarak, Hatice, Muhammed (AS)’e, Suriye’ye bir kervan götürmek gibi çok daha önemli bir görev vermiştir.
111. Hemşehrilerinin Tâcire (kadın tüccar) ve Tâhire (temiz, pâk)120 diye adlandırdığı Hatice, dul bir kadındı. İki kez evlenmiş, ikisinden de birer çocuğu olmuştu. Güzelliği, en az zenginliği kadar ünlüydü. Henüz çok genç olduğu halde yeniden evlenme tekliflerini hep reddediyordu, ama yine de şehirde birçok taliplisi vardı.
112. Bir rivayete göre,121 amcası ve vasisi Ebû Tâlib, Muhammed (AS)’e şöyle dedi: Birkaç yıldır süregelen kıtlık hepimizi derinden etkiledi; senin dürüstlüğünü bilen Hatîce’ye git ve kendisinden, başkalarına yaptığı gibi, Suriye’ye gidecek kervanlara katılabilmen için sana da biraz mal vermesini rica et. Böylece sen de bir miktar kazanç elde edebilirsin.” O sırada Muhammed (AS) yirmibeş yaşında, amcası ise yolculuk yapamayacak kadar yaşlıydı.
113. Hatice, memnuniyetle Muhammed (AS)’e önemli miktarda mal emanet edip, kölesi Meysere’yi hizmetinde bulunmak üzere geçici olarak verdi, yanlarına da kendi akrabasından Huzeyme’yi kattı.122 Anlaşıldığı kadarıyla bağımsız bir kervan söz konusuydu. Tarihçiler, bu yolculuğun son durağı olarak Kudüs’ün ötesindeki Busrâ şehrinden söz ederler. Muhammed (AS) belki de böylece Mirac şehri olan Kudüs’ü ve Ölü Deniz’i görmüştür. Bu seferde Busrâ’da Nastûrâ adında bir rahiple karşılaşmadan da söz edilir.123 Acaba bu kişi Nestûrî miydi? Kendisini güneşten korumak için, gittiği heryerde Muhammed (AS)’e eşlik eden tuhaf bulutun, rahibin dikkatini çektiği söylenir. Dönüş sırasında, Hatice, birkaç katlı evinin tepesinden bakarken, uzaklardan şehre doğru gelmekte olan yolcuları gördü: Muhammed (AS) ve Meysere, kervan henüz şehre girmeden, Hatice’ye her şeyin yolunda gittiğini söylemek ve bu yolculukta her zamankinin iki katı kâr elde ettiklerini bildirmek için Mekke’ye koştular. Sonuçtan memnun kalan Hatice de, aynı şekilde Muhammed (AS)’e ücretinin iki katını ödedi. Yola çıkarken iki deve vaad etmişti. Köle Meysere de, kendisine çok kibar biçimde davranmış olan Muhammed (AS)’e övgülerini saymakla bitiremiyordu.124
114. Daha sonraları Hatice, Muhammed (AS)’ın ziyaretlerini kabul etmeye başlamış ve dostlukları giderek ilerlemiş olsa gerektir.125
115. Ebû Davut’un bize naklettiğine göre,126 bir gün Abdullah ibn Ebi’l-Hemsâ adında Mekkeli biri, Resulullah (AS)’den kendisini şehrin bir caddesinde beklemesini rica etmiş, sonra bu sözünü unutup, ancak üç gün sonra hatırlamıştı; hemen buluşma yerine koştu ve Muhammed (AS)’ın hala orada beklediğini gördü.
116. Medine’deki hayatının son yıllarında Resulullah (AS), Arabistan’ın doğusunda oturmakta olan Abd el-Kays kabilesinden bir heyeti kabul etmişti. Muhammed (AS), kendi ülkeleri hakkında derin bilgisi olduğunu kanıtlayan ayrıntılı sorularıyla elçileri hayrete düşürmüştü. Bu durumu kendisine sorduklarında, onlara, İslam’dan önce bu bölgeyi ziyaret ettiğini söylemiştir.127 Kuşkusuz bu yörede, önemlerinden dolayı Arabistan dışından ziyaretçileri de çeken Muşakkar ve Dabâ fuarları kurulmaktaydı. Acaba buralara evlenmeden önce mi, sonra mı, Hatice’nin mallarıyla birlikte mi yoksa başka tüccarlarla birlikte mi gitmişti? Belge yetersizliği yüzünden şimdi hiç kimse bu konuyu açıklığa kavuşturmak durumunda değildir.
117. Mekkeli Müslümanlar, İslam’ın ilk ortaya çıktığı dönemlerde Habeşistan’a hicret etmek istediklerinde, Resulullah (AS), Necâşî’ye hitaben, kendilerine bir tanıtma ve tavsiye mektubu vermiş ve şöyle ilave etmişti: “Oraya gidiniz, zira bu hükümdarın ülkesinde hiç kimseye zulüm yapılmaz.” Bazı hadisler, Resulullah (AS)’ın çeşitli vesilelerle kullandığı birçok Habeşçe kelime nakletmektedir. Acaba bu, onun Habeşistan’a da bir yolculuk yapmış olduğu ve bir deniz yolculuğu deneyiminin olduğu anlamına mı gelmektedir? Bu konuya daha sonra tekrar döneceğiz.
Read more

Ficâr Savaşı ve Hılfu’l-Fudûl PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cumartesi, 05 Kasım 2011 21:10
İslam İlmihali / Peygamber Efendimiz s.a.v İn Hayatı
Ficâr Savaşı ve Hılfu’l-Fudûl
 
98. İslam öncesi Arabistan’ında barışçı amaçlı bir takım malî kaynaklar arasında, ithal edilen ticarî mallardan alınan ve tahsil edildiği şehir ya da fuar bölgesinin başkanına giden öşür şeklinde bir vergi görürüz. Bu bölgeye yabancıları çekebilmek için, Allah’ın emniyet ayları (Eşhuru’l-hurum) adlı güzel bir uygulama getirilmişti. Gayet doğal olarak, bir fuar bir hac ile ya da dinî bir bayramla aynı günlere denk düşmekteydi. Kabileler arası rekabet yüzünden, bu kutsal aylar çeşitli bölgelere göre değişmekteydi. Bu uygulama ile, Receb ayı boyunca, Mudar kabilelerinin oturduğu her yerde tam bir sükûnet görülüyordu.100 Ramazan ayı da, Rabî’a kabilelerinin arazisini yabancılar için bir sığınak haline getiriyordu.101 Böylece, Arabistan yarımadasının yarıdan fazla bölümünde barış egemen oluyordu. Mudarlılar Ramazan ayında Rabî’alıların bölgesinde ticaret yaparken, Rabî’alılar da Receb ayında Mudarlıların topraklarında seyahat edebiliyorlardı. Mekke-Taif-Medine üçgeni ise, üçü peşpeşe gelen dört barış ayı nedeniyle, özellikle elverişli bir yer haline geliyor ve bu da, Arabistan bölgesinin en uzak bölgelerine gidiş-dönüş biçimindeki iki yönlü yolculukları mümkün kılıyordu. Genel olarak, bu ateşkes durumuna büyük bir titizlikle uyuluyordu. Ne zaman silaha başvurarak bu uygulamaya gölge düşürülmeye çalışılsa, bu büyük skandala “Ficâr savaşı” deniliyordu. Bu uygulamanın aslının nereye dayandığı pek bilinmemekle birlikte, İslam’dan önce Mekke’de dört ihlâl olduğundan söz edilir. Nedenleri genellikle pek çocukça olan bu savaşların ayrıntılarına girmeksizin, Muhammed (AS)’ın gençliğinde bunlardan son ikisine katılmış olduğunu ve ilerde anlatacağımız iki küçük olayın aslında tek bir savaşla ilgili olduğunu söylemekle yetineceğiz. Gerçekten, bu Ficâr savaşlarından birinde, Muhammed (AS), mızrağı ile meşhur savaşçı Ebû Berâ Mula’ib el-Esinne’yi yaralamış olduğunu okuruz.102 Diğer bir hikâyeden öğrendiğimize göre ise,103 Muhammed (AS), dördüncü Ficâr savaşında, amcalarına ok ikmâli yaparak yardım etmiştir. (İbn Sa’d’in naklettiğine göre,104 daha sonra bu işe gönüllü olarak katıldığını söylemiştir.) Oysa, Müla’ib el-Esinne dördüncü savaşta düşman tarafının komutanıydı;105 ancak üçüncü savaş da aynı kabileler arasında patlak vermişti.
Hılfu’l-Fudûl
99. Savaşın çok basit bir nedeni vardı ama çok kan dökülmesine yol açmıştı. Sadece kendi kabilesini savaşa sürüklemekle kalmayıp,106 bu münasebetle Mekkeli kurmaylar içinde savaşta etkin bir rol üstlenmiş olan Resulullah (AS)’ın amcalarından Zübeyr, bu durumdan pişman gibiydi. Çünkü birçok defa, dünyevî amaçlarla107 kurulmuş olan Hılfu’l-Fudûl teşkilâtının kurulmasına o önayak olmuştu.108 Gençlerden ve yaşlılardan oluşan çok sayıda Mekkeli, zengin ve saygın bir insan olan Abdullah ibn Cüd’an’ın evinde düzenlenen törene katılarak, şu yemini etmişlerdi:
      “Allah’a and olsun ki biz hepimiz, zulmeden zulmettiği kişiye hakkını geri verinceye kadar, zulmedene karşı zulme uğrayanla birlikte tek bir el gibi olacağız; bu birlikteliğimiz, denizin bir kıl tanesini suya batırmaya güç yetirebileceği zamana kadar, Hira ve Sebîr dağları yerlerinde kaldığı sürece ve zulme uğrayanın maddî durumunda tam bir eşitlik sağlanıncaya kadar devam edip gidecektir.”109 
100. And içenler arasında Hâşim Oğulları (Muhammed’in ailesi), akrabaları ve müttefikleri olan Muttalib Oğulları ile Zuhre Oğulları (Resulullah’ın annesinin ailesi) ve Teym oğulları’nın (Ebû Bekir ve Abdullah ibn Cud’ân’ın ailesi) bulunduğu belirtilmektedir. İbn el-Cevzî’ye göre (Vefâ, s. 137-138), katılanlar arasında Esed Oğulları (Varaka ibn Nevfel ve Hatice’nin ailesi) ile birlikte Mekke’li müttefik kabileler topluluğunu oluşturan Ehâbîşler de vardı. Bunlar, ne Mekke’de ne de Ehâbîşlerin yurdunda, hakkı olduğu şey kendisine iade edilinceye kadar yardımına koşulmamış hiçbir mazlum bırakılmaması konusunda yemin etmişlerdi. Muhammed (AS), Allah’ın Elçisi sıfatını elde ettikten sonra bile, Abdullah ibn Cud’ân’ın evindeki Hılfu’l-Fudûl’e katılmış olmaktan her zaman gurur duyar ve “bu şerefi, kızıl tüylü bir deve sürüsüne bile değişmeyeceğini, şimdi bile çağrılacak olsa buna cevap vermeye daima hazır olduğunu” söylerdi.110 Gerçekten de, bu teşkilâtın üyeleri her zaman için, Mekke’de önüne geçilmeyen bir güç olmuştu. Bu konuda birkaç örnek verelim:
101. Has’am kabilesinden bir Yemenli, kızıyla birlikte Hac için Mekke’ye gelmişti. Mekke’nin kudretli kişilerinden Nubeyh ibn el-Haccâc bu kızı zorla alıkoydu. Kızın babasına, yardım etmesi için Hılfu’l-Fudûl’a başvurmasını tavsiye ettiler. Derhal Nubeyh’in evi kuşatıldı. Kendisini savunamayacağını anlayan saldırgan, gönlünü çalan bu güzel kızla hiç olmazsa bir gece birlikte olmalarına izin verilmesi için yalvardı. Hiçbir şey Fudûl mensuplarının kararlılığını bozamadı ve Nubeyh daha fazla gecikmeden kızı babasına teslim etti.111
102. Yine, Sumâle (ya da Ezd) kabilesinden bir başka yabancı, ticaret mallarından bir bölümünü, Mekke’nin ileri gelen reislerinden Ubeyy ibn Halef’e satmış, ama bu kişi, anlaştıkları parayı vermek istememişti. Çaresiz kalan Sumâleli, Fudûl teşkilâtına başvurdu. Onlar da şöyle dediler: “Ubeyy’e git ve ona Fudûlîlerin yanından geldiğini, eğer derhal sana ödemeyi yapmazsa bizim gelişimizi beklemesini söyle.” Bu kez, Ubeyy söz konusu parayı ödemekte gecikmedi.112
103. Zubeyd kabilesinden bir tüccar bazı mallarını satmak için Mekke’ye gelmişti. Daha sonra kendisinden birçok defa bahsedeceğimiz Ebû Cehil, öteki tüccarların Zubeydli ile alışveriş etmelerine engel oldu ve kendisi de ona çok düşük bir fiyat önerdi. Ebu Cehil’in etkisi o kadar büyüktü ki, kimse daha yüksek bir fiyat vermeye cesaret edemedi. Bu duruma üzülen satıcı Muhammed (AS)’ın yanına vardı; o da üç deve yükü malı sahibinin istediği fiyattan satın aldı. Ama kötü huyu dillere destan olan Ebû Cehil ile aralarında şiddetli bir ağız dalaşı yaşandı.113 
104. İlâhi tebliğin başladığı tarihlerde meydana gelen bir olayı anlatarak bu konuyu bitirelim: Aynı Ebû Cehil, Araş kabilesine mensup bir Arap’tan bir şeyler satın almış ve belirlenen ücreti ödemek istememişti. Çaresiz kalan satıcı, Ka’be’nin önüne gelerek yakınmaya başladı. Ebû Cehil, o sıralarda Muhammed (AS)’ın Mekke’deki en azılı düşmanı haline gelmişti. Kötü şakacı biri, Araşlıya, orada bulunan Muhammed (AS)’ye durumu anlatmasını söyleyip, Ebû Cehil ile olan bu sorunu ancak onun halledebileceğini ekledi. Bu sadece bir şakaydı ve zaten Muhammed (AS) ile Ebû Cehil arasındaki kötü ilişkiler herkesçe bilinmekteydi.. Durumdan habersiz olan Araşlı, Resulullah (AS)’ın yanına gelip, kendisine yardım etmesi için yalvardı. Muhammed (AS) derhal kalkıp, Araşlı ile birlikte Ebû Cehil’in evine vardı. Ziyaretinin nedenini sorduktan sonra, Ebû Cehil derhal borcunu ödedi. Daha sonraları, bu duruma şaşıran arkadaşlarına, kapıya vurulduğunda bunun bütün evde bir deprem etkisi yaptığını ve bundan dehşete kapıldığını; Muhammed (AS)’ın yanında, ağzından köpükler saçan dev gibi azgın bir devenin bulunduğunu anlatarak, şöyle dedi: “Eğer Muhammed’i yatıştırmakta gecikseydim, o azgın deve beni parçalayıp yiyecekti.”114
105. Ne olursa olsun, Mekkeliler, uzun yıllar boyunca birçok kez arabuluculuk görevi üstlenen bu kurumla gurur duymuşlardır. İşin kötü yanı ise, yeni üyelerin kabul edilmemesiydi ve yirmi-otuz yıla kalmadan, son üyenin vefatıyla bu kurum da dağılıp gitmiştir.
Bir Başka Kurum (Hılfu’s-Silâh)
106. Zubeyr ibn Bekkâr’ın Neseb-i Kureyş115 adlı eserinde, kuruluş tarihini bilmediğimiz bir başka kurumdan söz edilmektedir: Mekke’deki Zuhre ve Gayâtil (Sa’d ibn Sehl oğulları) kabileleri, Kureyşliler ve Ehâbişler arasında kimsenin birbirine zarar vermemesi ve ihtilaf çıkarmaması, tarafların uzlaştırılıp haksızlıkların giderilmediği bir durum bırakılmaması konusunda anlaştılar. Buna da Uzlaştırma İttifakı (hılfu’s-silâh) adını verdiler. Kureyş’in öteki kolları buna karşı çıkıp küçümsememişler, ama fiili bir destek de vermemişlerdir.
Read more

Yetim Çocuk Amcasının Evinde PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cumartesi, 05 Kasım 2011 21:01
İslam İlmihali / Peygamber Efendimiz s.a.v İn Hayatı
Yetim Çocuk Amcasının Evinde
 
 
87. Genç Muhammed, dedesini, yaşının elverdiği ölçüde candan severdi. O, bütün sevgi ve yakınlığını, kendisi olmadan asla sofraya bile oturmayacak kadar torununa bağlı olan dedesine gösterirdi.81 Kendisi sekiz yaşında iken dedesi vefat ettiğinde, Muhammed, onun tabutunun arkasında yürüyerek acı ve ızdırap içinde sızlanmıştı.82
88. Muhammed (AS)’e vasi olarak öteki amcalardan çok Ebû Tâlib’in seçilmesi özellikle mutlu sonuçlar doğurmuştur. Muhammed (AS)’ın babasınınkiyle aynı anne ve babadan dünyaya gelen Ebû Tâlib, çok ender rastlanan duygusal niteliklere sahipti. Bir başka amcası olan Ebû Leheb’in, babasının ölümünden kısa süre sonra kendisini içkiye ve hazır yemeye kaptırmış aşağılık biri haline geldiğini görürüz: Bir defasında şarap satın alıp şarkıcı kadınlara (muganniyelere) ikram etmek için para bulmak amacıyla, Ka’be’ye adanan mücevherleri çalacak kadar ileri gitmişti.83 Ebû Tâlib’in taşıdığı nitelik ve meziyetler nedeniyle hemşehrileri ona giderek daha çok saygı duyuyorlardı. O ise, tek kusuru olan aşırı cömertliği yüzünden aile bütçesini hiçbir zaman denkleştiremeyip, sık sık borçlanmak zorunda kalıyordu.
89. Muhammed (AS), amcası Ebû Tâlib’in karısı, yani yengesiyle ilgili olarak bize şöyle buyurmaktadır: “Öldüğü zaman biri gelip beni uyardı: Ey Allah’ın Resûlü! Yaşlı bir kadının ölümünden niçin bu kadar üzüntü duyuyorsun? Şu karşılığı verdim: “Niçin duymayayım? Ben onun yanına yetim bir çocuk olarak sığındığımda, o kendi çocuklarını aç bırakıp, beni doyururdu; çocuklarını bir yana bırakıp benim saçlarımı tarardı; kısacası o benim annem gibiydi.”84 İbn Sa’d, bize, “Ebû Tâlib’in evinde her sabah kahvaltı hazırlandığında, daha Muhammed (AS) sofraya elini uzatmadan, çok sayıdaki çocuğunun sofrayı silip süpürdüğünü; Ebû Tâlib’in de genç yeğeninin bu üşüşmeye katılmadığını görüp ona ayrı bir sofra hazırlattığını” nakleder.85 
90. O dönemde Mekke’de okul yoktu; bu nedenle, Muhammed (AS) ne okumayı ne de yazmayı öğrenmişti. Çok geçmeden delikanlı, Mekkeliler hesabına çobanlık yapmaya ve böylece birkaç kuruş kazanarak amcasının zayıf bütçesine katkıda bulunmaya başladı.86 Bize, o döneme ait küçük bir olay nakledilir: Bir gün, şehrin ileri gelenlerinden birinin evinde bir şölen düzenleneceğini öğrendi ve arkadaşlarından birine şöyle dedi: “Ben daha önce hiç bir şölene katılmadım; eğer seninkiyle birlikte benim sürümü de güdersen, şehre gideyim, bir başka gün ben de seninkileri güderim.” Arkadaşının kabulü üzerine şehre geldi, fakat şölenin daha başlayacağı yoktu; muhtemelen havanın sıcaklığından olsa gerek, delikanlı (Muhammed (AS) beklerken uyuya kaldı. Uyandığında vakit artık çok geçmiş ve o da evine dönmek zorunda kalmıştı. Rivayete göre aynı olay bir kez daha oldu ve aynı şekilde sonuçlandı. Onuru kırılan genç, bir daha böyle boş ve havaî şeylerle vakit geçirmekten kesinlikle uzak durdu.87
91. Aynı döneme ait bir başka hatıra da şu idi: Muhammed (AS) daha sonraları şöyle söylüyordu: “Dikenli Arak ağacının kararan meyvelerini yiyiniz; çobanlık yaparken ben de onlardan yerdim.”88 Yine bir gün, Resulullah (AS) şöyle buyurdu: “Abdullah ibn Cud’an’ın (deve sırtında seyahat edenlerin kullanması için yaptırdığı) geniş kubbenin gölgesinde öğlen vaktinin kör edici güneşine karşı korunmayı adet edinmiştim.”89 
92. Ebû Tâlib, Suriye’ye bir ticaret kervanı götürmek zorunda kaldığında, Muhammed (AS) henüz dokuz yaşındaydı. Yeğeninin o denli sevgi ve yakınlığını kazanmıştı ki, amcasından bu kısa sürede bile ayrı kalma düşüncesi onu mahzun ve müteessir etti; kendisine eşlik etme isteğini iletti; Ebû Tâlib’in kabul etmesi üzerine, Muhammed (AS), Arabistan dışındaki ilk yolculuğuna çıkmış oldu. Genç seyyahın amcası için hiç de yararsız bir yük olmadığını rahatlıkla düşünebiliriz: Birçok defalar ona küçük hizmetlerde bulunmuş ve onu sayısız sıkıntılardan kurtarmıştır.
93. Kudüs’le Şam arasında, Ölü Deniz’in ötesindeki Busra’ya geldiklerinde, kervan her zamanki takas ve gerekli alışverişleri yapmak üzere konakladı. Alışılageldiği gibi, şehrin dışında konaklamak zorundaydılar. Burası Bizans topraklarına dahildi. Dolayısıyla, kervan için kurulan çadırların yakınlarında bir manastırın bulunmasına hayret etmememiz gerekir. Orada bulunan Bahîra adlı bir rahip, geçici bir yerleşim için uğraşan komşularını manastırından gözetliyor ve bu tür ziyaretçilerde az rastlanan bilgece ve düzenli hareketlere hayret ediyordu. Muhtemelen kendi dinini telkin etme gibi kutsal bir gaye ile, onları yemeğe davet etti.90 Doğubilimci Casanova,91 ilgilendiğimiz bu dönemde Hıristiyanların -ve muhtemelen Yahudilerin- bir peygamberin, bir Mesih’in, bir Kutsal Ruh’un gelmesini sabırsızlıkla beklediklerini söyler.92 Rahip Bahîra, konuklarına, diğer konuların yanı sıra bu inanıştan da bahsetmiş olabilir. Ne var ki, Hıristiyan bir rahibin, özellikle o dönemde hor görülen bedeviler arasında bulunan dokuz yaşındaki bir çocuğun yüz ifadelerinden, Allah’ın müstakbel elçisini tanıyabileceğini sanmak safdillik olurdu. Aynı şekilde, rahibin sözlerinin dokuz yaşındaki bir çocuğun ruhunda, bu niteliği taşıyacağı ümit ve tutkusunu filizlendirebilmiş olduğunu düşünmek de anlamsız olacaktır.
94. Suriye’ye yapılan bu yolculuktan sonra, on yıl boyunca Muhammed (AS)’ın hayatıyla ilgili pek fazla bir şey bilinmemektedir. Büyük bir olasılıkla, Ebû Tâlib’in Mekke’de bir ticarethanesi vardı93 ve Muhammed (AS) şu ya da bu şekilde bu işyerine ortaktı. İbn el-Cevzî’nin de belirttiği gibi (Vefâ, s. 101), Resulullah (AS) on yaşını biraz geçtiğinde, gittikleri yer açıkça belirtilmemekle beraber, amcası Zübeyr’le birlikte, birçok mucizevî olayla dolu bir kervan yolculuğuna çıktı. Bu yer ya Abdu’l-Kays’ların ülkesi Bahreyn-Umân’dı (bk. § 1599, Not 1), ya da burada, iki kardeşin birlikte çıktığı ve Resulullah (AS)’ın Ebû Tâlip’le yapmış olduğu Filistin gezisi söz konusuydu. Çünkü, İbn el-Cevzî’nin ifadesine göre (Vefâ, s. 131) Muhammed (AS) o sırada 9 değil, 12 yaşındaydı.
95. El-Halebî’nin naklettiğine göre,94 Mekkelilerin, herkesin büyük bir coşkuyla katıldığı yıllık bir bayramları vardı. Her yıl, Muhammed (AS) bunlara katılmamak için bir mazeret ileri sürerdi. Bir defasında, halaları onu, başkalarıyla birlikte bu şenliklere katılmadığı için azarlayıp, ilâhi gazap ile tehdit ettiler. Bu kez Muhammed (AS) onlara katıldı, ama tam bayram şenliklerinin ortasında, benzi bembeyaz ve tir tir titreyerek, akrabalarının çadırına geri döndü: Kendisine, bu müşrik bayramına ne şekilde olursa olsun katılmasını yasaklayan garip ve tuhaf insanlar gördüğünü anlattı. Amca ve halalar da sonraki yıllarda bu tür törenlere katılması için onu zorlamadılar. El-Vâkıdî, bu kıssayı, Muhammed (AS)’i büyütüp yetiştiren zenci hizmetçinin tanıklığına başvurarak anlatır ve, burada Buvâne bayramının söz konusu olduğunu ve bu bayram esnasında başların tıraş edilip, kurbanlar kesildiğini söyler. İbn Esîr’e95 göre, Buvâne tepesi Yenbû yakınlarında bulunmaktadır. İbn Manzûr’un96 eserine koyduğu bir şiirde, şair, iki hurma ağacının meyvelerini gizlice toplamak için, Buvâne’deki kutsal hurmalığın nöbetçilerinin uyumalarını beklediğini söyler. İbn el-Kelbî,97 ise, Muhammed (AS)’ın, İslam’dan önce, kutsal bir günde, bir put (sanem) önünde az kalsın kara bir koyun kurban edeceğini nakleder. Muhtemelen burada da aynı engelleme olayı söz konusudur ve kesilecek kurban da kuşkusuz, batıl inançlı halalarınca sağlanmıştır. Buhârî’nin naklettiğine göre,98 Muhammed (AS) bir gün Belde yakınlarında hemşehrisi Zeyd ibn Amr’a rastlar ve ikisinden biri -hadisi nakleden hangisi olduğundan emin değildir- diğerine, bir put adına kesilmiş bir kurban eti ikram eder, ama karşısındaki şu cevabı verir: “Ben putlara kurban edilen şeyleri yemem.” Buhârî, bir başka hadiste daha açık bir ifade kullanır (72/16) ve Zeyd ibn Amr’a bir tabak et ikram edenin Resulullah (AS) olduğunu ve dikili taşlar adına (ensâb) kurban edilen hayvanların etini yemeyi reddedenin Zeyd olduğunu belirtir. Aynı hadisi şerh eden Kastallânî (İrşâd, 8/277) ise, Ebû Ya’lâ, el-Bezzâr ve diğerlerinden nakille, Resulullah (AS)’ın azatlı kölesi Zeyd ibn Hârise’nin, belirli bir dikili taş adına bir koyun kurban ettiğini ve yolda rastladıkları Zeyd ibn Amr’ın kendisine yapılan ikramı reddedip, “Üzerine Allah’ın adı zikredilmeyen şeyi yemem” dediğini söyler. Acaba burada aynı olaydan mı söz ediliyor? Herhalde anlaşılıyor ki, bu genç kafa, etrafında olup bitenlerin giderek farkına varıyordu.
96. Belli bir önemi olduğu anlaşılan aşağıdaki küçük olayı da aynı döneme oturtmak gerekir mi? Belâzurî’nin naklettiğine göre99 bir gün, Ebû Tâlib ve kardeşi Ebû Leheb arasında bir kavga çıktı. Ebû Leheb kardeşini yere yıkıp, göğsüne oturdu ve onu tokatladı. Genç Muhammed (AS) hemen koşup Ebû Leheb’i iterek, kardeşinin göğsünden onu uzaklaştırdı. Sonra Ebû Tâlib kalktı ve öfkeyle kardeşi Ebû Leheb’in üzerine atladı; bu kez o onun göğsüne oturup yüzünü tokatlamaya başladı. Kavga bitince, Ebû Leheb Muhammed (AS)’e dönerek şöyle dedi:
      “Ey Muhammed! Ben de Ebû Tâlib gibi senin bir amcanım; bana yapacağını yaptın! Ama niçin ona da aynı biçimde davranmadın? Yemin ederim ki, gönlüm seni asla sevmeyecek, asla!”
      Bilindiği gibi, aile üyeleri arasında Ebû Leheb, Resulullah (AS)’ın en korkunç kişisel düşmanlarıyla işbirliği yapan tek kişiydi. Daha sonra amca ile yeğen arasındaki uçurumu derinleştiren başka birçok olay meydana gelmiştir.
97. Muhammed (AS) yirmi yaşına geldiğinde ortaya çıkan daha ciddi bir olayı da burada kaydetmemiz gerekir; ancak bunun daha mutlu sonuçları olmuştur.
Read more

Hz. Muhammed (AS)’ın Doğumu PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cumartesi, 05 Kasım 2011 20:50
İslam İlmihali / Peygamber Efendimiz s.a.v İn Hayatı
Hz. Muhammed (AS)’ın Doğumu
70. Müstakbel İslâm Peygamberi Muhammed (AS), Hicretten önce 53 yılında55 (M. 569), Mekke’de, Abdullah ibn Abdulmuttalib’den ve Amine bint Vehb’den dünyaya geldi. Babası birkaç hafta önce vefat ettiğinden, çocukla ve annesiyle dedesi Abdulmuttalib ilgilendi. Mekke’de eskiden beri uygulanan ve günümüzde de varlığını sürdüren bir geleneğe göre, henüz emzirme çağındaki çocuklar, onları kendileriyle birlikte çöle götüren sütannelere teslim edilirdi. Göçebe kadınların çocuk aramaya gelmeleri beklenirken, aile içindeki cariyeler yeni doğan bebeğe süt vermek zorunda kaldılar. Böylece, amcası Ebû Leheb’in cariyesi Suveybe, bir süre çocuğun bakımını üstlendi.56 Yine öğrendiğimize göre, Muhammed (AS), genç amcası Hamza ile sütkardeşti.57 Sütanneler kuşkusuz zengin ailelerin çocuklarını ararlardı: Muhammed (AS) gibi yetimlerden pek hoşlanmasalar gerekti.
71. Hevâzinlilerin bir kolu olan Sa’d ibn Bekr’in kabilesinden bir grup o sırada Mekke’ye gelmişti. Bu kabilenin içinde, pek yoksul biri olan, Muhammed (AS)’ın müstakbel sütannesi Halîme de bulunuyordu. Binek hayvanının zayıf ve yorgun olması nedeniyle, Mekke’ye diğerlerinden geç gelmiş ve bir zengin çocuğu bulamamıştı. Elleri boş dönmek istemeyerek, yetim Muhammed (AS)’i aldı ve bundan da asla pişmanlık duymadı.58 
72. Bir peygamberden, daha doğumundan itibaren mucizeler göstermesi beklenir: Nitekim, annesi onu dünyaya getirirken asla doğum sancısı çekmeyecektir; çocuk, sünnetli olarak doğacaktır; melekler onu yıkayacaklar ve iki omuzu arasına “risâlet” mührünü vuracaklardır. Yine anlatıldığına göre, sütannesinin eşeği, kervanın en hızlı binek hayvanı olmuştur; devesi bütün aileye yetip artacak kadar bol süt vermeye başlamıştır;59 Muhammed (AS), sütannesinin tek bir göğsünü emmiş, ötekini sütkardeşine bırakmıştır;60 aynı otlak öteki hayvanlara bir şey vermezken, Halime’nin koyunları eve daima karınları doymuş bir halde döner olmuşlardır.61
73. Yine oldukça önemli şöyle bir olay nakledilir: Bir gün, sütkardeşlerden biri koşarak anne babasının yanına gelir ve onlara, dehşet içinde, bazı insanların Muhammed (AS)’i tutarak, onun göğsünü yardıklarını anlatır. Ebeveyn telaşla fırlarlar ama Muhammed (AS)’i, gözlerini gökyüzüne dikmiş, bir tepe üzerinde oturur bir halde bulurlar. Sorduklarında, Allah tarafından gönderilmiş iki meleğin göğsünü açtıklarını, kalbini dışarı çıkararak, Şeytan’a ait kısmı attıklarını, kalan kısmını ise, serinliğini halâ hissettiği semavî bir su ile yıkadıktan sonra eski yerine yerleştirdiklerini anlatır. Melekler, onun hala bakışlarıyla izlediği yönde gökyüzüne doğru gitmiş olmalıdırlar. Sütanne ve kocası, Muhammed (AS)’i bir süre daha yanlarında alıkoymaktansa, onu ailesine iade etmeleri gerektiğini düşünürler. Zira, olağanüstü nitelikleri olan bu çocuğun başına daha ne gibi felâketler gelebileceği bilinmemektedir.62 Aynı şekilde, Resulullah (AS)’ın doğduktan sonra tüm mahlûkata melekler aracılığıyla tanıtılması meselesi de vardır.63
74. Biz tekrar normal olaya dönelim. Göçebe bir sütanne yanında sürdürülen hayat çok sade olmalıydı: Kabile her mevsimi değişik yerlerde geçiriyor, çocuklar bütün gün otlaklardaki sürüleri güdüyorlar ve birlikte oyun oynuyorlardı. Kadınlar ise yemek pişirmek için odun topluyorlar, yuvalarının bakımıyla ilgilenip, yün eğirmekle uğraşıyorlardı. Kimi kez hurma ve süt ile yetiniyorlar; bazen sebze, et vs., fuar zamanlarında ya da Mekke gibi “büyük şehirleri” ziyaret ettiklerinde ise tatlı ve şekerleme yiyorlardı. Kabileler arasında baskın olayları ve çatışmalar olsa da, kaynaklarımız, bize sütanne Halîme’nin kabilesiyle ilgili hiçbir savaştan sözetmemektedir.
75. Genç Muhammed (AS) de tüm diğer çocuklar gibi davranırdı. Nakledildiğine göre, bir gün, kaynakların belirtmediği bir nedenden dolayı, süt kız kardeşi Şeymâ’nın omzunu öyle güçlü ısırmıştı ki izi bütün ömrü boyunca kalmış, ama süt kız kardeşi bundan üzüntü duymamıştır. Nitekim daha sonraları, bir askerî seferde, Resulullah (AS)’ın ordusu, aralarında sütkardeşi Şeymâ’nın da bulunduğu bir miktar esir ele geçirmiş; Şeymâ, Muhammed (AS)’e bu olayı hatırlatıp omzundaki izi gösterince, sütkardeşini derhal tanımış ve ona, çok sevgili bir kız kardeşe gösterilmesi gereken bir ilgi ve yakınlıkla davranılmıştır.64 
76. Öyle görünüyor ki, çocuğun sağlık durumu sürekli çok nâzik idi. Annesi ve dedesini görmek için, sütannesiyle birlikte Mekke’ye her gelişinde hava değişiminden rahatsız olurdu. Söylentiye göre, bu yüzden, sütannesinin yanında kalma süresi, normalden çok daha uzun sürmüştür.65
77. Yılda bir kez düzenlenen Ukâz fuarı bu bölgede kurulmaktaydı. Bazen buraya Halîme ve süt çocuğu da gelirdi. Nakledildiğine göre, Halîme, fuarda mesleğini icra eden, Huzeyl kabilesinden bir kâhin-müneccim kadından, çocuğun yazgısını tahmin etmesini istemişti.66 “Göğüs yarılması” olayı ile bu kehanet arasında bir ilişki olması muhtemeldir. Zira, bu garip olayın dehşetiyle, sütanne, bakımını üstlendiği süt çocuğunun kaderi hakkında, İbn Cevzî’nin de işaret ettiği gibi, bir iç huzuruna ermek istiyordu. (Bk.Vefâ, s. 113. Bu eserde, konuyla ilgili farklı hikâyeler göze çarpar. Bunlardan birine göre, çocuk yaştaki Muhammed (AS)’ın kendisi, ne olup bittiğini bildirmek için sütannesinin yanına koşmuştur.)
78. Yukarıda işaret edilen mucizevî “göğüs yarılması” olayından sonra, çocuk annesinin yanına dönmek üzere yola çıkmış, ancak Mekke yakınlarında kaybolunca, sütannesi Muhammed (AS)’ın dedesinin yanına koşmuştu. Ancak, biraz aradıktan sonra, onu sağ salim, kuruyup düşen ağaç yapraklarıyla oynar bir vaziyette buldular.67
79. Kısa bir süre sonra, Muhammed (AS), annesi Amine, zenci cariye Umm Eymen ve muhtemelen bir de erkek hizmetçi, Medine’ye doğru yola çıktılar. Burada Abdulmuttalib’in akrabaları yanında, daha açık bir ifadeyle, Benî Neccâr kabilesinden en-Nâbiga adlı birinin evinde kaldılar. Bu evde, Muhammed (AS)’ın babası Abdullah’ın, kalıntılarına günümüzde de rastlanılan kabri bulunuyordu. Daha sonraları hatırlayıp anlattığına göre, Resulullah (AS), bu ziyaret vesilesiyle, kabileye ait bir su birikintisinde yüzmeyi öğrenmişti;68 yine hatırladığına göre, ev sahibinin çocuklarından biriyle, özellikle Üneyse adında bir kız çocuğu ile, aileye ait konağın çevresinde oynarlar ve binanın kulesine konan bir kuşu kovalayarak eğlenirlerdi.69
80. Dönüş yolu üzerinde Amine, Ebvâ’da ansızın vefat etti. Henüz altı yaşında olmasına rağmen, Muhammed (AS), canı kadar çok sevdiği annesinin ölümünden büyük bir üzüntü duydu. Daha sonraları, askerî seferler sırasında Ebvâ’dan her geçişinde, Resulullah (AS), annesinin kabrini ziyaret etmek için durur ve bol bol gözyaşı dökerdi.70 Daha sonra olup bitmiş bir olayı burada hatırlatalım: Bir gün, göçebe bedevîlerden birinin huzuruna getirildiğinde tir tir titrediğini görünce, Resulullah (AS) şöyle buyurdu:
      “Annesi genellikle kurutulmuş et yiyen bir insandan niçin korkuyorsun?”71 
      Kaynaklarda Amine72 ve aynı zamanda Abdulmuttalib’in öteki kadın akrabaları73 tarafından yazılmış çok sayıda şiirden söz edilmekte ve bu da, ailenin entelektüel düzeyinin, kadınlar arasında bile ne denli yüksek olduğunu göstermektedir.
81. İyi kalpli bir kadın olan Umm Eymen, Amine’nin cenazesine katıldıktan sonra, çocukla birlikte Mekke’ye vardı. O sırada 108 yaşında olan Abdulmuttalib torununu kendi yanına aldı; ve çocuk, hem annesini hem de babasını kaybettiği için, dedesinin ona karşı olan ilgi ve sevgisi tabii olarak pek büyük olmuştu.
82. Kaynakların naklettiğine göre, Abdulmuttalib, belediye meclisinde diğer üyelerle birlikte ciddi sorunları görüşmek için serdiği kilimin üzerine oturduğu her defasında, çocuk Muhammed (AS) de oyuncaklarını atıp Meclise katılmayı pek severdi; ve en önde, dedesinin yanında oturmak isterdi. Amcaları buna engel olmak istediklerinde, büyük baba hep şöyle derdi: “Onu bırakın; O kendisini büyük bir insan olarak görüyor, ve ben de ümit ediyorum ki, öyle olacak; o, çok aklı başında biri.”74 Gerçekten de o, öyle akıllı uslu biriydi ki, meclistekilerden hiçbiri onun kendilerini rahatsız ettiğinden şikâyet etmediler. Dedesi, onu o kadar çok seviyordu ki, tarihçilerin anlattığına göre,75 kuraklık baş gösterdiği bir gün, torununun “temiz yüzü suyu hürmetine” yakararak Allah’a yağmur duasında bulunduğunda, bu ümidi hiç de boşa çıkmamıştı.
83. Yedi yaşında iken, Muhammed (AS) bir göz rahatsızlığına yakalandı ama Mekke’deki tabipler onu iyileştiremediler. Nakledildiğine göre, Abdulmuttalib, bunun üzerine, Ukâz yakınlarında bulunan, dindar bir Hıristiyan’ın yaşadığı manastıra gitmiş ve orada, kendisine çabucak iyileştiren bir ilaç vermişlerdi.76 El-Kıftî’nin bize anlattığı,77 yani Muhammed (AS)’ın bir gün hastalandığında sahabesi Sa’d ibn Ebî Vakkâs’dan Mekkeli tabip el-Hâris ibn Kalade’yi getirtmesini istemesi, öyle anlaşılıyor ki, daha sonraki döneme ait bir olaydır.
84. Delikanlı Muhammed (AS) o kadar zekiydi ki, ne zaman dedesi ya da başka yakınlarının bir şeyleri kaybolsa, daima Muhammed (AS)’ın gidip onu bulmasını isterler, o da hep bulurdu.78 Bir defasında, Abdulmuttalib’in deve çobanı gelerek, birkaç devenin kaybolduğunu ve otlanan vadide onları bulmanın kendisi için imkânsız olduğunu bildirdi. Muhammed (AS) bu iş için gönderildi; ama biraz gecikince, torununun âkıbetinden endişelenen büyük baba, gece vakti tek başına dağlara çıktı, aşk ve şevk ile Allah’a yakarmaya ve şöyle diyerek Ka’be’yi tavaf etmeye başladı:
      “Ya Rabbi! küçük Muhammed’imi bana bağışla,
      Ve böylece beni nimetlerine gark eyle!”
85. Muhammed (AS) geri döndüğünde, Abdulmuttalib bir daha asla bu tür aramalar için çocuğu göndermeyeceğine yemin etti.79
86. Dedesi, oğlu Ebû Tâlib’e, büyük bir özen göstermesini tavsiye ederek torununu teslim edip vefât ettiğinde, Muhammed (AS) henüz sekiz yaşındaydı.
Read more
Son Güncelleme ( Cumartesi, 05 Kasım 2011 21:01 )

Hz. Muhammed (AS)’ın Ataları PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cumartesi, 05 Kasım 2011 20:22
İslam İlmihali / Peygamber Efendimiz s.a.v İn Hayatı
Hz. Muhammed (AS)’ın Ataları
 
 
60. İslamî geleneklere göre, Hz. İsmail, annesi ile birlikte, daha sonra Mekke şehri olacak yere kesin olarak yerleşmişti. Bu bölgede, ‘Amâlik’lerin bir kolu olan Curhumîler oturuyordu. İsmail, Curhumlu bir kızla evlendi. Ancak biz, uzun yüzyıllar boyunca bu aile hakkında hiçbir bilgiye sahip değiliz. Burası, Muhammed (AS)’ın 21. dereceden atası olan Adnân’dan beri çok güvenli bir arazi idi. Bütün Araplar Adnân oğulları (kuzeyden) ya da Kahtân oğulları (güneyden) olmak üzere ikiye ayrılırlar. 18. dereceden atası Mudar, 14. dereceden Kinâne ve son olarak 11. dereceden Kureyş, sırasıyla, kuzey kabilelerinin önemli kollarına adlarını vermişlerdi. 9. dereceden Ka’b ibn Lu’ey’in ise, Cuma günleri, bir hutbe ile birlikte haftalık bir ibadet yaptığını görürüz. O dönemde buna “Yevmu’l-Arûba” (Araplık günü ya da Açıklama günü) denilirdi. (Bk. İbn’ul-Cevzî, Vefâ, s. 73-74).
61. Kusay’la birlikte bu ailenin tarihi daha canlı bir hale gelmiştir. Babası Kilâb, muhtemelen Filistin’e yapacağı ticarî bir iş gezisi nedeniyle evden ayrılmıştı. Yolda Kudâ’a kabilesinden bir kızla evlendi ve bu evlilikten Kusay dünyaya geldi. Babası ölünce, Kuda’alı akrabalarının yanında kalan annesinin çok üzülmesine rağmen, amcası, genç Kusay’ı Mekke’ye kendi yanına aldırdı.36 
62. O sıralarda şehirde Huzâ’a kabilesi yönetimdeydi; ve Kusay, aynı zamanda Ka’be’nin muhafızı ve bekçisi olan bu kabilenin başkanının kızıyla evlendi. Bu başkanın oğlu, daha sonra, Kusay’ın lehine, bazı maddî yararlar da sağlayan bu dinî görevden vazgeçti, ancak öteki Huzâ’alılar ancak kuvvete başvurunca boyun eğdiler. Böylece Kusay, annesinin kabilesinin desteğini sağladı.37 Hatta kendi lehine Bizans imparatorunu da devreye soktu.38 Böylece Huzâ’alılar kentten uzaklaşıp, kenar mahallelerde oturmaya razı oldular.
63. Mekke, Kusay’ın yönetimi altında iken büyük bir refah düzeyine ulaştı: İdari yapı yeniden düzenlenip, daha “demokratik” bir yapıya kavuşturuldu. Örneğin Kusay, Kırk ve daha üzeri yaştaki vatandaşların şehrin işleriyle ilgili sorunları rahatlıkla tartışabileceği Dâru’n-Nedve’yi (halka açık görüşmeler evi) inşa etti. Yine bu Kusay, şehrin sakinlerinden, Mekke’ye hac için ya da fuar konuğu olarak gelenlere yardım amacıyla, Rafâde adıyla yıllık bir vergi koymuştur. Yine, çadırların yerine taştan yapılmış kalıcı konutlar yaptırarak, şehri imar eden de odur.39 Tarihçilerin çoğunluğuna göre, hiç kimse, vadideki ağaçlardan bazılarını kesmek istemiyordu; bu batıl inancı yıkan da Kusay olmuştur. Ancak Belâzurî’nin ifadesine göre, aksine, şehirdeki insanlar evlerin inşası sırasında ağaçları kesmek istemişler, ama bunu onlara yasaklayan Kusay sayesinde, ağaçlar evlerin avlusunda kalacak biçimde korunmuşlardı. Yazarımızın üzülerek bildirdiğine göre, sonraki kuşaklar bu tavsiyenin altındaki derin anlamı kavrayamamış ve çok yararlı ama iklim yüzünden tekrar yetiştirilmeleri oldukça zor olan bu ağaçları keserek, Mekke toprağını çoraklaştırmışlardır.
64. Kusay’ın oğlu ‘Abd Menâf, Mekke’nin yabancılarla olan diplomatik ve ekonomik ilişkilerini geliştirerek, şehrin saygınlığını pekiştirdi: Bizans, İran vb. ülkelerin imparatorları, kendi topraklarına karşılıklı olarak ticaret kervanları göndermek için ona yetki verdiler.40
65. Abd Menâf’ın oğlu Hâşim, cömertliği ile tanınmıştı. O da büyük bir tüccardı ve sık sık Filistin’e giderdi. Hatta Gazze’de vefat etmiş ve orada toprağa verilmişti. Mekke kervanlarının yolu Medine’den geçiyordu; bu nedenle, Hâşim’in Medineli güzel bir kadınla evlenmiş olmasına şaşırmayalım. Bu kadın, mâlikânesinin kalıntıları bugün bile Medine’ye ziyarete gelenleri hayran bırakan, meşhur kabile reisi Uhayha ibn Culâh’ın dul hanımı idi. Bu kadından, bir süre annesiyle birlikte Medine’de kaldıktan sonra amcasıyla Mekke’ye giden Abdulmuttalib dünyaya geldi.41 
66. Resulullah (AS)’ın dedesi Abdulmuttalib, hiç kuşkusuz kendisini saygın ve hemşehrilerinin sevip saydığı bir lider kılacak olan, üstün niteliklere sahip bir insan olarak karşımıza çıkar. Kendisi oldukça uzun boylu, kumral tenli ve hoş sakallı biri olarak anlatılır. Gördüğü bir rüya üzerine, Curhum oğullarının gidişinden sonra izi kaybolmuş olan kutsal Zemzem kuyusunun kaynağını yeniden bulmuştur.42 Şehrin tapınağı olan Ka’be’ye birkaç adım uzaklıktaki bu kutsal kuyuya Abdulmuttalib’in tek başına sahip çıkmasına şiddetle karşı çıkıldı. Konu, bir hakem, bir kehanet ve hatta bir güç gösterisi haline getirildi. Abdulmuttalib annesinin ailesiyle olan bağlarını daima korumuştu ve onları sık sık ziyaret edip armağanlar verirdi.43 Bu nedenle, tarihçilerin, bu davada kendi akrabalarını savunmak üzere Medine’den bir süvari birliğinin çıkıp geldiği biçimindeki haberleri bizi şaşırtmamalıdır.44 
67. Resulullah (AS)’ın ailesiyle Huzâ’a kabilesi arasında imzalanan ve İslam’ın ortaya çıkışından sonra da geçerliliğini korumuş olan ittifak antlaşması işte bu döneme rastlar. Bize eski bir uygulama olan ve İbrahim (AS) olayını hatırlatan, Abdulmuttalib’in eğer on oğlu olursa bunlardan birini Allah’a adayacağı45 biçimindeki adağı da aynı tarihlere rastlar. Sözüne sadık biri olan Abdulmuttalib seçimi fal açtırarak belirlemek ister ve falın sonuncunda müstakbel Resulullah (AS)’ın babası seçilir. Kâhin bir kadının (arrâfe) tavsiyesi üzerine, bir miktar deve ve oğlu Abdullah arasında tercih yapma işi Allah’a havale edilir. Açılan falda oğul çıktıkça, kurban edilecek deve sayısı da, sonunda Allah katında develer kabul edilinceye kadar artırılır. On ile başlayan deve sayısı, bahis bittiğinde yüz deveyi bulmuştur.
68. Yemen’e yaptığı bir yolculuk sonrasında ağarmış saçları boyama yöntemini Mekke’ye ilk sokan da yine Abdulmuttalib olmuştur.46 Anlatıldığına göre, Kuzey-Batı Arabistan’da oturan Cuhâmî’lerden birinin Mekke’de öldürülmesi üzerine, Cuhâmîler, intikam almak için, bu kabilenin topraklarından geçmekte olan bir Mekkeliyi tutsak ettiler. Bu olay sırasında Abdulmuttalib Ta’if’e yolculuğa çıkmıştı. Döndüğünde, Cuhâmîler nezdinde arabuluculuk ederek, hemşehrisinin serbest bırakılması için kendi cebinden yüklü bir fidye ödedi.47 Yine, Abdulmuttalib’in güvencesinde ve komşusu olan Mekkeli bir Yahudi’nin, faili meçhul bir cinayete kurban gittiği anlatılır. Uzun ve zahmetli araştırmalardan sonra, Mekkeli bir kabile reisi olan Harb ibn Umeyye’nin komployu düzenlediği öğrenilir. Tamamen suçsuz olduğunu ileri sürmesine rağmen, sanık, tarafsız birinin hakemliğini kabul etmek zorunda kalır. Taraflar önce Habeş kralı Necâşî’ye başvurmaya razı olurlarsa da, onun bu görevi kabul etmemesi üzerine, bir başka hakem seçilir. Bu hakem, Harb’in aleyhine karar vererek, onu kan bedelinin yanı sıra, Yahudi’den çaldığı değerli eşyanın bedelini de ödemeye mahkum eder. Bunların hepsi, öldürülen Yahudi’nin bir yeğenine Abdulmuttalib tarafından ödenmiştir.48 Mekke’yi ele geçirip, Kâ’be’yi yıkmak ve burada Hıristiyan dinini yaymak amacıyla gelen Yemen’in Habeş valisi Ebrehe ile görüşmeleri yapan da yine Abdulmuttalib’dir.49 Kur’an’da söz konusu edilen50 ve “Fil Sahipleri”nin giriştiği bu askerî seferin sonuçlarına ilerde ayrıntılı olarak değineceğiz. Muhammed (AS) işte bu Fil Yılı’nda doğmuştur. Sekiz yıl sonra, artık iyice yaşlanmış olan Abdulmuttalib vefat ettiğinde, Mekke’de tutulan yas o denli büyük oldu ki, şehrin çarşısı günlerce kapalı kaldı.51 Ailesi içinde, kızları ve diğer hanım akrabaları ağıtlar yakmanın yanı sıra, yas göstergesi olarak, birbirlerinin saçlarını başlarını yoldular. (Bk. Belâzurî, Ensâb, 148. paragraf)
69. Abdulmuttalib’in oğlu Abdullah hakkında pek az şey biliyoruz. Kendisi pek genç yaşta, henüz babası hayatta iken vefat etmiştir. Erkek kardeşleri arasında en genç kendisi idi ve Umm Hakîm adında bir de ikiz kız kardeşi vardı.52 Yakışıklı bir delikanlı olduğu söylenirdi: Amine ile evlendikten birkaç ay sonra, hamile eşini Mekke’de bırakarak kuzeye bir yolculuğa çıktı. “Ticarî bir gezi için, ya da Medine’deki dayılarını ziyaret amacıyla yola çıkan Abdullah hastalanarak, Medine’de vefat etti.”
Read more
Son Güncelleme ( Cumartesi, 05 Kasım 2011 20:50 )

Hz. Muhammed (AS)’ın Kutsal Görev İçin Seçilmesi PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cumartesi, 05 Kasım 2011 20:21
İslam İlmihali / Peygamber Efendimiz s.a.v İn Hayatı
Hz. Muhammed (AS)’ın Kutsal Görev İçin Seçilmesi
  
54. Allahu Tealâ, herhangi bir görev için kimi isterse seçebilir: O’nun kuvvet ve kudreti sınırsızdır ve O’nun dileği hudutsuzdur. Fakat, kendisine özgü bir tercih ile, bir sebepler ve sonuçlar zinciri şeklinde bu dünyayı yarattığı gibi, bu sebeplerden kimilerini de ilahi tebliğ için Muhammed (AS)’i, ve bu tebliğin yapıldığı yöre olarak da, isabetli bir biçimde üzerinde insanların yaşadığı toprakların ortasında bulunan Mekke şehrini seçmesinde görmek mümkündür.
55. İslâm’ın ortaya çıkışından önce Mekke şehri, orada oturan Kureyş kabilesine mensup Araplarca yönetiliyor; şehrin nüfusu da, yabancı kökenli köleler ve azatlı kölelerle birlikte yaklaşık onbini buluyordu. Bu Şehir-Devlet’te, monarşik bir idare yerine, ileri gelen on aileden oluşan bir oligarşi egemendi. Bu aileler arasında en çok göze çarpan iki rakip kabileden Ümeyye Oğulları (Emeviler) askerî, Hâşim Oğulları (Haşimîler) da dinsel görevleri üstlenmişlerdi. Muhammed (AS) Hâşim Oğulları’na mensuptu.
56. Kureyşliler, Irak kökenli olduklarını ve Hz. İbrahim’in soyundan geldiklerini söylüyorlardı. Uygulanan dini zulmün ardından ana vatanını terk ettiği zaman, Hz. İbrahim önce Mısır’a gelmiş, daha sonra da, ilk oğlu İsmail’in annesi Hacer’le26 evlendiği Filistin’e geçmişti. Daha sonra Hacer ve İsmail, İbrahim (AS)’ın evini terk etmek ve “Şûr yolu üzerinde bulunan bir su kaynağının yakınlarında”, çöllük bir yerde yerleşmek zorunda kaldılar. Kureyşlilerin ifadesine göre burada söz konusu edilen, Mekke bölgesi ve Zemzem kaynağıdır. İsmail, Curhum kabilesinden bir Arap’la evlendi. İbrahim (AS) arada sırada Suriye’den gelerek İsmail’i ziyaret ediyor ve oğlu İsmail’in de yardımıyla, tek tanrı inancına adanmış olan Ka’be’yi, yani Beytullah’ı inşa ediyordu. İslâm’ın ortaya çıkışı öncesinde bu yapı tüm Arabistan için bir hac mahalli haline gelmişti. Kur’an, Kudüs’teki mabetten çok daha eski olan Ka’be’yi, Allah’ın yeryüzündeki “İlk Ev”i olarak nitelendirmekle hiç de mübalağa etmiş görünmemektedir.
57. Demek ki Muhammed (AS)’ın soyu sadece en eski tek tanrı inancının geleneklerini kuşaktan kuşağa sürdürmekle kalmayıp; aynı zamanda damarlarında Babilli, Mısırlı, Arap gibi farklı insan ırklarının kanını da taşımaktaydı. Bu durum onu dar görüşlü peşin yargıların üstünde tutuyordu. Muhammed (AS)’ın yakın akrabaları arasında Grek bir kadın27 da görmekteyiz. Hakikaten, klasik bir soybilim uzmanı olan Mus’ab,28 Ebu’r-Rum ibn ‘Umeyr’in annesinin bir Grek olduğunu belirtmektedir. İşte bu Ebu’r-Rum’un kardeşi, Kureyş kabilesinden, Mekke’li ve Resulullah (AS)’ın yakın bir akrabası olan Mus’ab ibn Umeyr, aynı zamanda Resulullah (AS)’ın halasının kızıyla evlenmişti (Bu kadının adı Hamne binti Cahş idi ve annesi de Umame binti Abdu’l-Muttalib idi). Daha sonraki dönemlerde, Muhammed (AS)’ın, insan ırklarının bu şekilde birleştirilmesi üzerinde durduğunu görür ve kendi evinde Arap kökenlilerin yanı sıra Yahudi ve Kıptî kadınlara da rastlarız.
58. İbn-i Habîb,29 bize yirmi kuşak boyunca Resulullah (AS)’ın büyükannelerini gösteren ilginç bir çalışma bırakmıştır. Diğer kaynakların30 yanı sıra, bu eserde, Resulullah (AS)’ın dayıları olan Abd Yâliller’in Tâ’if’i yönettiklerini okuruz; Resulullah (AS)’ın dedesi olan Abdu’l-Muttalib’in annesinin soyu, Hîre’deki Lahmîler hanedanından çıkmış bir aileye kadar gitmekteydi. Bu büyükannelerin geldiği kabileler arasında, Kinâne, Ezd, Huzâ’a, Kudâ’a, Süleym, Advân vb. Arap Yarımadası’nın çok çeşitli kabilelerine rastlamaktayız (Bk. 1100-1119. paragraflar).
59. Abdu’l-Muttalib, Mekke oligarşisinin on “bakan”ından biriydi. Aralarında, yaşça büyük olmamakla birlikte babası Abdu’l-Muttalib’den önce vefat eden Abdullah’ın da bulunduğu on oğlu olmuştu; Muhammed (AS), kendi babasının vefatından birkaç hafta sonra dünyaya gelmişti. Bu koşullarda, Muhammed (AS)’ın, doğduğu şehirde herhangi bir makam ya da rütbe edinme olasılığı yoktu. Kalben ve rûhen edindiği nitelikler, yaşının ilerlemesine bağlı olmaksızın, sonraki yıllarda giderek artmıştır. Bu, daha çok, kibir, acelecilik, lüks yaşama tutkusu, çalışmayı hor görme gibi kusurlarından arınmış ve istenen çoğu niteliğin kendisinde toplandığı, kraliyet ailesinden küçük bir çocuğun durumunu andırmaktadır. Üstelik veliaht prens olacak biri genellikle kendi akrabaları ve çevresindeki dalkavuklar tarafından yoldan çıkartılır; küçük kardeş ya da yetim bir çocuğun ise uygun koşullarda yetiştirilmek için daha çok şansı vardır. Muhammed (AS), kendisini koruyup gözeten yakınlarını art arda kaybetti: Annesinin vefatından sonra yaşlı dedesinin yanında kaldı; onun da vefat etmesi üzerine, henüz sekiz yaşında iken, cömert ancak fazla bir maddî geliri olmayan amcası Ebû Tâlib’in yanına yerleşti. Çok geçmeden geçimini çobanlık yaparak sağlamak zorunda kaldı. Dokuz yaşında iken, Filistin’e ticari amaçlı bir seyahat için amcasına refakat etti. Sonraki yıllarda tek başına, Mekke’li zengin bir hanımın ticaret mallarıyla birlikte bir kez daha Filistin’e gidecektir. Aynı şekilde onu Hubâşe’de31 (Yemen) ve Abdu’l-Kays’ların (Doğu Arabistan’ın Bahreyn-Umân bölgesi) memleketinde32 hep bir tüccar olarak görürüz. Kaynaklarda belirtilmemesi tersine bir delil olarak öne sürülmeyecek olursa, en azından bir kere de, belki deniz yoluyla Habeşistan’a gittiğini söylemek gerekir. Bütün bu ticarî seyahatler onu Bizans’ın, Fars ülkesinin, Yemen’in ve Habeşistan’ın idari ve ticari kanun ve âdetlerini öğrenmek zorunda bırakmıştır. Olgunluk çağında, yani kırk yaşına geldiğinde oldukça deneyim kazanmış olan bu insan, mensup olduğu topluluğu düzeltmek için kolları sıvadı. Doğduğu şehirde el-Emîn33 (dürüst) lâkabını almıştı. Şehrin dul ve yetimleri onun şahsında en güzel sığınağı buluyorlardı; yabancı tüccarlar bile, Mekke’ye geldikleri zaman, borçlarını ödemekte geciken Mekkelilerden34 alacaklarını tahsil için en sonunda onun desteğine başvuruyorlardı. Amcası Ebû Tâlip, yeğeninin faziletlerini dile getirmek için şu şiirini yazmakla hiç de abartmamıştır:
      Ey adına hürmeten yağmur duâsına çıkılan kumral yüzlü,
            Dulların koruyucusu, yetimlerin sığınağı!35
Read more

Çirkin Söz Konuşanın Yapacağı Tevbe Ve Dualar PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cumartesi, 05 Kasım 2011 18:45
İslam İlmihali / Dualar, dua, yemek duasi, hatim duasi,

Çirkin Söz Konuşanın Yapacağı Tevbe Ve Dualar

 

Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

"Şeytandan bir dürtüş seni dürterse, hemen Allah'a sığın."[169]

"Allah'ın azabından korkanlara Şeytan'dan bir vesvese dokunduğu za­man düşünürler de, hemen onlar gerçeği aörüp vesveseyi atmişlar-dır."[170]

"O kimseler ki, bir günah işledikleri zaman yahut nefislerine zulmet­tikleri zaman, Allah'ı anarlar da günahları için Allah'dan mağfiret diler­ler. Allah'dan başka günahları kim bağışlayabilir. Bir de yaptıkları gü­nahlara bilerek ısrar etmezler. İşte onların mükâfatı Rablerinden bir mağ­firettir ve içlerinde ebedî kalıcı oldukları halde, altlarından nehirler akan Cennetler vardır. (Böylesine güzel) iş yapanların mükâfatı ne güzel­dir!.."[171]

997- Ebû Hüreyre'den (Radiyallahu Anh) yapılan rivayetde Peygam­ber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Kim yemin eder de, Lât ve Uzza (putları) adına yemin ederse, (tevbe ve istiğfar edip) Lâ İlahe İllallah, desin. Kim de arkadaşına: Gel seninle kumar oynayalım derse, (günahına keffareî) sadaka versin."[172]

Bil ki, haram konuşan yahut haram işleyen kimsenin hemen tevbe et­mesi vacib olur. Tevbenin üç erkânı vardır: Yaptığına pişman olup he­men günahı söküp atmak. Hiç bir zaman o günah işe dönmemeye kararlı olmak. İşlenen günahda kul hakkı da varsa, bu üç şart yanında dördün­cü bir şart daha ona vacib olur. O da hakkı sahibine geri vermek yahut o haktan kurtulmak için hak sahibinin rızasını kazanmak, helallik almak. Bunun açıklanması daha önce geçmişti.    ..

İnsan bir günahtan tevbe edeceği zaman bütün günahlardan tevbe et­mesi uygundur. Eğer yalnız bir günahtan tevbe edilirse, o günah için mak­bul olur. Bir kimse anlattığımız şekilde sahih bir tevbe ile bir günahtan

tevbe eder de sonra diğer bir vakıtta o günaha dönerse, ikinci dönüşle gü­nah işlemiş olur ve ondan tevbe etmesi vacib olur. Önceki günahtan ettiği tevbe batıl olmaz. Ehli Sünnetin mezhebi budur. İki mes'elede Mutezile­nin muhalefeti vardır. Başarı Allah'dandır.

 

Aslında Mekruh Olmadıkları Halde Âlimlerden Birçok Kimselerin Mekruh Kabul Ettiği Sözler

 

Bil ki, bu konu, boşuna söze aldanmamak ve ona meyletmemek için ihtiyaç duyulan şeylerdendir. Bilinmelidir ki, şer'i hükümler beştir. On­lar da Vacib (farz), sünnet, haram, mekruh ve mubahdan ibarettir. Bir delil olmadıkça bunlar üzerinde bir hüküm vermek geçerli olmaz. Şeria­tın delilleri de bellidir. Delili bulunmayan bir hükme değer verilmez, ona cevab vermeye de ihtiyaç kalmaz. Çünkü ortada bir delil yoktur; ondan dolayı ona cevabla uğraşılmaz. Böyle olmakla beraber âlimler, bu gibi hükümleri çürütecek delil göstermişlerdir.

Bu önsözden maksadım şudur: Bu işi mekruh gören vardır, diye anla­tıyorum sonra diyorum ki, bu mekruh değildir yahut bu batıldır yahut benzeri söz soyuyorum. İşte bunları ibtal için bir delile ihtiyaç yoktur. Eğer bir delil gösteriyorsam, ziyade bir iş yapmış oluyorum. Böyle batıl bir konu seçtiğimin sebibi böyle bir sözün isnad edildiği kimseye aldan­mamak için doğru ve yanlışı açıklığa kavuşturmaktır.

Bil ki, bu gibi sözlerin mekruh olduğunu söyleyenlerin büyüklüğünü düşürmemek ve onlara kötü zan beslememek için isimlerini vermeyece­ğim. Benim maksadım onlara çatmak değildir. İstenilen şey, onlardan nak­ledilmiş batıl sözlerden sakmdırmaktır; İster onlardan yapılan nakil sa­hih olsun, ister sahih olmasın... Onlardan yapılan nakil doğru ise, şanla­rını lekelemez. Bazan doğruya ihtimaliyeti olan sözlerini iyi bir maksadla kendilerine isnad ediyorum ki, görüşü benim görüşüme aykırı olan kimse baksın da, daha önceki imamın verdiği hükümle inancı kuvvetlensin. Ba­şarı Allah'dandır.

Bu tür sözlerden biri, İmam Ebu Cafer El-Nehhas'ın ' 'Şerhu Esmaillâ-hi Tealâ" kitabında âlimlerden birinin mekruh gördüğü şu sözü rivayet etmesidir,: Allah sana sadaka versin demek mekruhtur. Çünkü sadaka veren sadaka umar (halbuki Allah'ın sevaba ihtiyacı yoktur). Derim ki bu hüküm açık bir hatadır çirkin bir cehalettir. Yapılan istidlal da çok bozuktur.

998- Namazı kısaltma (kasr) konusunda Resülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şöyle buyurduğu sabittir: "(Sefer halinde namazın dört re­kâttan iki rekâta indirilmesi) bir sadakadır. Allah bunu size bağış olarak veriyor. O halde Allah'ın sadakasını kabul edin.”[173]

Yine El-Nahhas’ın, sözü geçen adamdan naklettiği şu söz de bunlar­dan biridir: Allah'ım beni ateşten âzâd et, demek mekruhdur. Çünkü se-vab bekleyen ancak âzâd eder. Derim ki bu istidlal ve iddia çok çirkin bir hatadır. Şeriat hükümlerini bilmemenin en düşüğüdür. Eğer ben, Al­lah Tealâ'nm yaratıklarından dilediği kimseleri âzâd edeceğine dair sahih ve açık hadisleri ortaya koyacak ve araştıracak olsam, kitab usandıracak şekilde uzar. Bunlardan biri şu hadistir: "Kim bir köle âzâd ederse, Al­lah Tealâ o kölenin her uzvu karşılığında ondan bir uzvu ateşten âzâd eder."[174]

Şu hadis de vardır: "Arefe gününde Allah Tealâ'nın ateşten âzâd eddi-ği kuldan daha çok âzâdda bulunduğu bir gün yoktur."[175]

Bazı kimselerin söylediği: Allah'ın ismi üzere şunu yap demek mekruh­tur; çünkü Allah'ın ismi her şeyin üzerindedir. Kadı İyad ve başkası de­miştir ki, bu söz yanlıştır.

999- Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in kurban kesme gününde ashabına şöyle buyurduğuna dair sahih hadisler sabit olmuştur: "Allah'­ın adı üzere kurban kesin." Yani, Bismillah diyerek kesin.[176]

Nehhas'ın, Ebu Bekir Muhammed İbni Yahya'dan rivayet ettiği söz de bunlardandır. Ebû Bekir âlimlerden, ediblerden ve fakıh kimselerdendi. O şöyle demiştir: Allah bizi rahmetinin kararlaştığı yerde bir-birimizi bir araya toplasın, deme; çünkü Allah'ın rahmeti için bir karar olmaktan onun rahmeti çok geniştir. Yine demiştir: Merhametinle bize rahmet et, deme.

Ben derim ki: Ebû Bekir'in söylediği bu iki söz için bir delil bilmiyo­ruz. Kendisi de söylediği söz için bir delil göstermemiştir. Rahmetin ka­rarlaştığı yer, diyen adam cenneti kasdetmiş olur ki, orada bizim topla­nıp kararlaşacağımız ve durup bekleyeceğimiz yer demek olur. Oraya girenler, Allah Tealâ'nin rahmeti ile girerler. Sonra oraya giren devamlı ola­rak kararlaşır, olaylardan ve kederlerden kurtulur. Bütün bunlar Allah Tealâ'nın rahmeti ile meydana gelir. İnsan şöyle demiş gibi olur: Senin rahmetinle ulaşacağımız bir karar yerinde bizi topla...

Nahhas'ın adı geçenden rivayet ettiği şu söz de bunun gibidir: Rabbi-me tevekkül ettim, kerim olan Rabbime, deme. Şöyle de: Kerim olan Rab-bime tevekkül ettim. Derim ki, onun söylediği bu sözün aslı yoktur.

Nahhas, adı geçen Ebû Bekir'den anlatmıştır. O şöyle demiştir: Allah'ım, bizi ateşten koru, denmesin ve yine: Peygamberin şefaati ile bizi rızıklan-dir, Allah'ım! denmesin; çünkü peygamber ateşe hak kazanana şefaat eder.

Derim ki, bu büyük bir hatadır ve açık bir cehalettir. Bu yanlış söze aldanmak korkusu olmasaydı ve yazılı kitablarda söz edilmeseydi, ben bunu anlatmaya cesaret edemezdim. Nice sahih hadisler gelmiştir ki, on­larda kâmil mü'minler için Peygamberin şefâatına kavuşmayı va'd eden teşvikler bulunmaktadır. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şu sözü vardır:

"Kim, Müezzinin söylediği gibi söylerse şefaatim ona helâl olur."[177] Bunun benzeri hadisler vardır.

Fakih olan İmam Hafız Ebu'1-Fadl İyad (Allah ona rahmet etsin) şu sözünde güzel söylemiştir: İslâmda ilk devrin büyüklerinin (Radıyallahu Anhüm), peygamberimizin şefaatini istedikleri ve ona rağbet ettikleri meş­hur rivayetle bilinmiştir.

Bu esasa göre, şefaat ancak günahkârlar için olur, deyenlerin sözüne değer verilmez. Çünkü Müslim'in Sahih'inde ve başkasında, hesabsız ola­rak Cennete gireceklere şefaat olacağı sabittir. Yine Cennetteki bazı kim­selerin derecelerinin ziyadelenmesi için şefaat olunacağı vardır. Sonra ku­suru kabullenen her akıl sahibi, afv edilmeye muhtaçtır, helake düşenler­den olmaktan korkar. Yine şefaat istemeyi kerih görenler için, mağfiret ve rahmet dilememek gerekir; çünkü günah işleyenler içindir. Bütün bunlar, ilk ve sonraki âlimlerin dualarından bilinenlere aykırıdır.

Yine âlimlerin bir kısmından anlatılan şu sözler de bu yanlış iddialar­dandır. Bunlar Kabe'yi tavaf etmeye Şavt yahut devir demeyi mekruh saymışlardır. Demişlerdir ki: Birinci dönüşe "Tavfetün", iki dönüşe "Tav-fetan, üç dönüşe (dört, beş, altıya, kadar) "Tavafat" ve yedinciye de "Tavaf" denilir.

Derim ki, onların bu dedikleri sözler için bir asıl bilmiyoruz. Cahiliyet devrinin ifadeleri olduğundan kerih saydıkları olsa gerek. Doğru ve mak­bul olan, şavt ve devir kelimelerini kullanmakta kerahet olmayıştır.

1000-  İbni Abbas'dan (Radıyallahu Anhüma) yapılan rivayetde şöyle demiştir: "Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem üç Şavt remel yapma­larını (omuz silkerek tavaf etmelerini) kendilerine emretmiş ve bütün şavt-larda remel yapmalarını emretmekten de onları sadece üçte karar kılma­ları engellemiştir. "[178]

Ramazanı oruç tuttuk, Ramazan geldi ve benzeri sözler de, ay murad edildiği zaman, yine mekruh olan sözlerdendir. Bunun kerahetinde ihti­lâf edilmiştir. Öncekilerden bîr kısmı demiştir ki: Aya izafe edilmeden Ra­mazan demek (Ramazan ayını oruç tuttum yerine Ramazanı oruç tuttum demek) mekruhtur.

Bu söz, Hasan Basri ve Mücahid'den rivayet edilmiştir. Beyhakî de­miştir ki, bunlardan yapılan rivayet zayıftır. Bizim mezheb âlimlerimize göre Ramazan geldi, Ramazan girdi, Ramazan hazır oldu ve benzeri söz­ler söylemek mekruhtur. Ancak bunlar söylendiği zaman ayın kasdedil-miş olması gereklidir. Aya delâlet eden bir ilgi ile söylenirlerse mekruh olmaz. Meselâ: Mübarek ay Ramazanı oruç tuttum, Ramazanda kalktım (ibâdet ettim), Ramazanda oruç farz olur ve Ramazan hazır oldu gibi... İşte âlimlerimiz böyle demişlerdir. Kadılar kadısı Ebu'I-Hasan El-Mâverdî "EI-Hâvî" kitabında, Ebu Nasri's-Sabbağ" El-Şamil" adlı kitabında da iki imamımız olarak bunu nakletmişlerdir. Yine bunlardan başka âlimle­rimiz bunu ashabdan mutlak surette nakletmişler ve Beyhakî'nin Sünen'-inde rivayet ettiğimiz hadisi delil göstermişlerdir.

1001- Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Siz Ramazan demeyin; çünkü Ramazan Allah Tealâ'mn isimlerinden bir isimdir. Ancak Rama­zan ayı deyiniz."

Beynakî bu hadisi zayıf görmüştür. Zayıf olduğu da meydandadır. Ra­mazan üzerinde çok eserler yazılmasına rağmen hiç kimse Ramazan'ın Allah'ın isimlerinden biri olduğunu söylememiştir. Doğrusu, -Alah bilir-İmam Ebu Abdullah El-Buhârî'nin Sahih'inde söylediği ve âlimlerden çok­larının ifade ettikleri şu sözdür: Nasıl söylenirse söylensin, mutlak suret­te bunun keraheti yoktur. Çünkü kerahet şer'i bir delille sabit olur. Bu­nun mekruh olduğuna dair bir hüküm sabit olmamıştır. Aksine cevazına dair hadisler sabit olmuştur. Bu konuda Buhârî ve Müslim'in Sahihlerin­de sayılmayacak kadar hadisler var'dır. Eğer bunları araştırıp toplamaya koyulsaydım, umarım ki, bunlar yüzlerce hadisi bulur. Fakat maksad bir hadisle elde edilmiş olur. Buhârî ve Müslim'in Sahihlerinden rivayet etti­ğimiz bunların hepsi için yeterlidir:

1002- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, Re-sülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Ramazan gel­diği zaman Cennet'in kapıları açılır, cehennemdin kapıları kilitlenir ve Şey­tanlar bağlanır." Buhârî ve Müslim'in bazı rivayetlerinde bu hadis şöyle­dir: "Ramazan girdiği zaman." Müslim'in bir rivayetinde de: "Rama­zan olduğu zaman" şeklindedir. Buhârî'nin bir hadisinde de: "Ramaza­nı (bir gün önceden oruç tutarak) karşılamayın" şeklindedir. Yine Sahih'de şöyle rivayet vardır: "İslâm beş esas üzerine kurulmuştur. Ramazan oru­cu bunlardan biridir." (Bu rivayetlerde izafetle Ramazan ayı diye buyu-rulmamaktadır.) Bu ifadelerin benzerleri çoktur ve maruftur.

Önceki devir âlimlerinden nakledilen şu söz de bunlardan biridir: Ba­kara Sûresi, Duhan Sûresi, Ankebut Sûresi, Rûm Sûresi, Ahzab Sûresi ve benzen isimleri söyleyerek sûreleri anmak mekruhtur. İçinde Bakara anılan sûre, içinde Nisa anılan sûre ve benzeri ifade kullanılarak sureler adlandırılır demişlerdir. Derim ki, bu iddia Sünnete aykırı olan bir hata­dır. Bunların kullanılışı, sayılamayacak kadar çok yerlerde, hadislerde sabit olmuştur.

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şu hadisi bunlardan biridir: "Bakara Sûresinin sonunda iki âyeti kim bir gecede okursa, bu iki âyet onu (Allah'ın izni ile kötü akıbetten) korurlar." Bu hadis Sahihayn'da[179] vardır. Benzerleri sayılamayacak kadar çoktur.

Mutarrif'den (Allah ona rahmet etsin) nakledilen şu söz de bunlardan bindir: Allah Tealâ Kitabında buyurur, demek mekruhtur. Ancak Allah Tealâ (Kitabında) buyurmuştur, denilir. Buyurur sözü hal ve istikbale de­lâlet eden müzari bir fiil olduğu için bunu kullanmayı mekruh görmüş­tür. Allah Tealâ'nın sözü, O'nun kadim (ezeli ve ebedi) olan kelâmıdır. Derim ki: Bu söz makbul değildir. Bunun kullanılışı çok yönlerle sahih hadislerde sabit olmuştur. Ben Müslim'in şerhinde buna işaret ettim. "Âdâbu'I-Kurrâ" kitabında Allah Tealâ söyle buyurmuştur: "Allah hakkı söyler." (Ahzab/4). Burada Allah müzari fiili ile buyuruyor.)

1003- Ebû Zer'den rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Peygamber Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Aziz ve yüce Allah buyurur: Kim (Allah'ın rızâsına uygun olarak) iyilik yaparsa, ona on misli sevab

Buhârî'nin:

"Sevdiğinizi harcamadıkça takvaya eremezsiniz" âyetinin[180] tefsi­rinde Ebu Talhâ "Yâ Resûlellah! Allah Tealâ! "Sevdiğiniz şeylerden har­camadıkça hayra eremezsiniz" diyor." dedi.

 


Read more


Cuma 04 Kasım 2011

Hamama Girince Okunacak Dualar PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cuma, 04 Kasım 2011 22:46
İslam İlmihali / Dualar, dua, yemek duasi, hatim duasi,

Hamama Girince Okunacak Dualar

 

Allah Tealâ'nın adını anmak (Besmele çekmek), cenneti istemek ve ateş­ten Allah'a sığınmak müstahabdır, denmiştir.

846- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Hamam ne güzel evdir. Oraya müslüman girer. Müslüman oraya girince Aziz ve yüce Al-Iah'dan Cenneti ister ve ateşten de O'na sığınır."[

Read more

Semaya Bakınca Okunacak Dua PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cuma, 04 Kasım 2011 22:42
İslam İlmihali / Dualar, dua, yemek duasi, hatim duasi,

Semaya Bakınca Okunacak Dua

 

Şöyle söylemek müstahabdır:

"Ey Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni noksanlıklardan ten-zîh ederiz. Bizi ateş azabından koru."[99] Ayet sonuna kadar okunur. Bunun okunması, Buharı ve Müslim'de tahriç edilen îbni Abbas'ın (Ra­dıyallahu Anhüma) şu hadisinden dolayıdır: ResûlüIIah Sallallahu Aley­hi ve Sellem bunu söylemiştir. Bunun açıklaması geçmişti. Allah en iyi bilendir.

Read more

Meyvanın Turfandasını Görünce Okunacak Dualar PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cuma, 04 Kasım 2011 22:41
İslam İlmihali / Dualar, dua, yemek duasi, hatim duasi,

Meyvanın Turfandasını Görünce Okunacak Dualar

 

818- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir: "İnsanlar ilk çıkan meyvayı gördükleri zaman onu Resûiüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e getirirlerdi. Resûlülîah Sallallahu Aleyhi ve Sellem onu alınca: Allah'ım, meyvemizde bize bereket ver. Şehrimizde bize bereket ver, Ölçeğimizde bize bereket ver, kilerimizde bize bereket ver buyurur­du. Sonra yaşı en küçük olanı çağırır da o meyvayı ona verirdi."[60]

Yine Müslim'in bir rivayetinde şöyledir: "Bereket üzerine bereket ver, (der) sonra o meyvayı çocuklardan yanında bulunanların en küçüğüne verirdi." Tirmizî'nin rivayetinde ise: "En küçük gördüğüne verirdi." şek­lindedir.

819- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh): "Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i gördüm; kendisine turfanda bir mevya getirildiği zaman onu gözleri üzerine sonra dudakları üzerine kordu ve şöyle buyururdu:

"Allah'ım!. Bunun evvelini bize gösterdiğin gibi, sonunu da bize gös­ter.   Sonra   onu   yanında   olan   çocuklardan   birine  verirdi.”

Read more

Kötü Bir Şeyi Gidermeye Başlayınca Okunacak Dua PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cuma, 04 Kasım 2011 22:33
İslam İlmihali / Dualar, dua, yemek duasi, hatim duasi,

Kötü Bir Şeyi Gidermeye Başlayınca Okunacak Dua

 

805- İbni Mes'ud'dan (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde şöyle de­miştir: "Fetih günü Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Mekke'ye girdi. Kabe'nin etrafında üçyüz altmış tane put vardı. Peygamer elindeki sopa ile dürtmeye başladı ve şöyle diyordu:

"Hak (İslâm dini) geldi ve bâtıl zail oldu. muhakkak ki, bâtıl yok ol­maya mahkûmdur.[44] Hak geldi, artık bâtıl (putlar) yaratamaz ve öl­dükten sonra diriltemez."[45]

 

İnsanın Dilinde Kötü İfade Olursa Ne Okur

 

806- Huzeyfe'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir: "Dilimin kötü söylemesinden Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e şikâyette bulun­dum. Peygamber (s.a.v): İstiğfardan neden uzaksın (Allah'dan mağfiret dilesen ya) Ben her gün yüz defa Aziz ve yüce olan Allah'dan mağfiret dilerim, dedi

Read more

Ayağı Uyuşup Tutulanın Okuyacağı Duâ PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cuma, 04 Kasım 2011 22:31
İslam İlmihali / Dualar, dua, yemek duasi, hatim duasi,

Ayağı Uyuşup Tutulanın Okuyacağı Duâ

 

796- Haysem İbni Haneş'den yapılan rivayetde şöyle anlatmıştır: "Biz Abdullah İbni Ömer'in (Radıyallahu Anhüma) yanında idik. Ayağı uyu­şup tutuldu. Ona bir adam dedi ki, sana insanların sevimlisi olanını ha­tırla. Bunun üzerine: Yâ Muhammed Sallalahu Aleyhi ve Sellem dedi de, sanki bağdan çözülmüş gibi rahatladı."[34]

Mücahid'den yapılan rivayetde: İbni Abbas'ın (Radıyalluhu Anhüma) yanında bir adamın ayağı uyuştu. Bunun üzerine İbni Abbas (Radıyalla­hu Anhüma):

—  Sana göre insanların en hayırlısı olanını hatırla, dedi, Adam:

— Muhammedün Sallallahu Aleyhi ve Sellem dedi. Böylece uyuşuklu­ğu gitti. "[35]

Yine İbni Sünnî'nin kitabında, Buhârî'nin şeyhlerinden biri olan İbra­him İbni'l-Münzir El-Hizamî'den rivayetimizde o demiştir: Medine'liler, (şair) Ebu Atahiye'nin şu güzel beytinden hoşlanırlardı:

Onun ayağı bazı zamanlar uyuşup tutulur; Eğer (sevdiğini kasdederek) ey Utbe, demezse, (ondan) uyuşukluk gitmez.

 

Müslümanlara Veya Yalnız Kendisine Zulüm Yapana Beddua Etmenin Caizliği

 

Bil ki, bu konu cidden çok geniştir. Bunun cevazı üzerinde kitab ve sün­netten deliller ile önceki ve sonraki mü'minlerin işleri birbirlerini güçlen­dirmiştir. Allah Sübhânehu ve Tealâ Hazretleri Kur'ama bilinen çok yerlerinde, (Allah'ın rahmet ve selâmı üzerlerine olsun) Peygamberlerin kâfirlere beddua ettiğini haber vermiştir.

797- Hazreti Ali'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir: "Peygam­ber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Ahzab gününde (Hendek Savaşında): Bi­zi (kâfirler) ikindi namazından alıkoydukları gibi, Allah da onların ka­birlerine ve evlerine ateş doldursun, dedi."

798- Çeşitli yollardan rivayet edildiğine göre:

"Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, (Bi'ri Manûne adı verilen olay­da yetmiş kadar hafız ve) okuyucuları (Radıyallahu Anhüm) (pusuya dü­şürüp) öldürenlere beddua, etti ve bir ay onlar aleyhine şöyle duada bu­lundu: Allahım! Ri'l, Zekvan ve Usayye kabilelerine lanet et."[36]

799- İbni Mes'ud'dan uzunca rivayet edilen hadis: Ebu Cehil'in ve Ku-reyş'den olan arkadaşlarının deve işkembesini Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellemin sırtına koymaları ile ilgilidir. Bundan dolayı Peygamber (s.a.v) onlara beddua etti. Peygamber (s.a.v) duâ edince, üç defa duâ ederdi. Sonra Peygamber (s.a.v): Alah'im! Kureyş'i (kâfirlerini) helak et, dedi ve üç kez söyledi, sonra: Allah'ım! Ebu Cehil'i, Utbe İbni Rabi'a'yi he­lak et dedi ve, (Diğer Arkadaşları ile) tam yedi kişiyi saydı. ."[37]

800- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, Re-sûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle duâ ederdi: "Allah'ım! Mek­ke'de biçare müminlere zulmeden Kureyş kavminden) Mudaroğullarına azabını şiddetlendir. Allah'ım! (Yedi sene kıtlık verdiğin)Yûsuf peygam­berin kıtlık yıllarının benzerini onlara ver."[38]

801- Seleme İbni Ekvâ'dan yapılan bir rivayete göre: "Bir adam Resû-lüllah Sallallahu Aleyhi ve Seîlem'in yanında sol eli ile ye.di. Bunun üzeri­ne peygamber (s.a.v):

—  Sağ ilenle ye buyurdu. Adam:

—  Gücüm yetmiyor, dedi. Peygamber (s.a.v):

— Gücün yetmesin. Sağ eli kullanmasına engel olan kibirden başkası değildi, dedi. Ravi demiştir: artık elini ağzına kaldıramadı."[39]

Derim ki, bu adam Büsr idi. Sahâbidir ve deve çobanının oğludur. EJ-Eşca'i'dir. Şer'i bir hükme muhalefet eden aleyhine duâ etmenin cevazı bu hadisi şeriften anlaşılmaktadır.

802- Câbir İbni Semüre'den yapılan rivayetde o şöyle demiştir: "Küfe halkı Sa'd İbni Ebî Vakkas'ı (Radıyallahu Anh) Hazreti Omere (Radı­yallahu Anh) şikâyet etti. Bunun üzerine onu (valilik) görevinden alıp on­lara başkasını tayin etti." Böylece hadisi şerifi anlattı. Nihayet dedi: "Ömer onunla beraber Küfe'ye adamlar yahut bir adam gönderdi. Ondan soruş­turuyordu. Ondan soruşturmadığı bir mescid bırakmadı. Hepsi onun iyi­liğini söyleyip onu övdüler. Nihayet Abs Oğullarının Mescidine girdi. On­lardan Üsâme İbni Katâde ismindeki bir adam Ebu Sa'de künyesini taşı­yordu, dedi ki:

Bize sorarsan, gerçek şu ki Sa'd İbni Ebî Vakkas seriyye ile gitmiyor (askeri birlik ile cihada çıkmıyor), eşit olarak (mallan) bölmüyor ve hü­kümde adalet yapmıyor. Sa'd İbni Ebî Vakkas dedi:

Bana gelince, vallahi üç şeyle duâ edeceğim: Allah'ım, eğer bu adam insanlara gösteriş yapıp ve kendini duyurmak için yalan söylüyorsa, öm­rünü uzat, ihtiyacını çoğalt ve bunu fitneye düşür. Adam bundan sonra:

Ben fitneye düşmüş bir ihtiyarım. Sa'd'ın bedduası bana isabet etti, der­di "[40]

Câbir İbni Semure'den hadisi şerifi rivayet eden Abdülmelik İbni Umeyr şöyle demiştir: Ben sonra Üsâme İbni Katâde'yi gördüm, kaşları yaşlılık­tan dolayı gözleri üstüne düşmüş olduğu halde, yollarda cariyelere sar­kıntılık ederdi de, onları cimciklerdi.

803- Urve Îbni'z-Zübeyr'den yapılan rivayetde, Evs'in yahut Üveys'in kızı Ervâ, Mervan İbni'I-Hakem'in huzuruna çıkıp Said İbni Zeyd'i (Radi-yallahu Anhüma) şikayet etti ve arazisinden bir kısım aldığım iddia etti. Said (savunmasında) şöyle dedi:

— Ben Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den (bu konuda söz) din­ledikten sonra bu kadının arazisinden almış oldum. Mervan sordu:

— Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den ne dinledin? Said, Resû­lüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şöyle buyurduğunu dinledim, dedi:

"— Kim haksız yere bir karış yer alırsa, onu boynunda gerdanlık ola­rak yedi kat yere kadar taşımış olur." Mervan:

—  Artık bundan sonra senden bir delil istemem, dedi. Said:

—  Allah'ım! Bu kadın yalan söylüyorsa, onun gözünü kör et ve onu arazisinde öldür; dedi. Ravi demiştir: Kadın, gözü kör olmadan ölmedi ve kendi arazisinda yürürken bir çukura düşerek öldü.

Read more

Kulağı Çınlayanın Okuyacağı Dua PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cuma, 04 Kasım 2011 22:28
İslam İlmihali / Dualar, dua, yemek duasi, hatim duasi,

Kulağı Çınlayanın Okuyacağı Dua

 

795- Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in âzâdlısı Rafi'den (Radı­yallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Salallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Sizden birinizin kulağı çınladığı zaman beni hatırlasın ve bana Salât getirsin ve: Beni anan kimseye Allah hayır ver­sin, desin."

Read more

Kan Aldıranın Okuyacağı Dua PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cuma, 04 Kasım 2011 22:26
İslam İlmihali / Dualar, dua, yemek duasi, hatim duasi,

Kan Aldıranın Okuyacağı Dua

 

794- Hazreti Ali'den (RadıyallahuAnh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu, Aleyhi ve Sellem;

"Kan aldırma zamanında kim Âyetel-Kürsi'yi okursa, kan aldırması­nın yararı olur, buyurmuştur."

Read more

Aynaya Bakınca Okunacak Dualar PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cuma, 04 Kasım 2011 22:17
İslam İlmihali / Dualar, dua, yemek duasi, hatim duasi,

Aynaya Bakınca Okunacak Dualar

 

792- Hazreti Ali'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir: "Peygam­ber Sallallahu Aleyhi ve Sellem anyana baktığı zaman şöyle derdi:

"Elhamdü lîllâh. Allâhümme kenıâ hassenle halkı fehassin huluki."

Hamd Allaha mahsustur. Allah'ım! Benim kılığımı güzel yarattığın gi­bi, ahlakımı da güzel yap."[30]

793- Enes (Radıyallahu Anh)dan yapılan rivayette Enes şöyle demiştir: Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem aynada yüzüne baktığı zaman:

"Elhamdü lilîâhillezî sevvâ haîkî feaddelehû ve keneme surete vechî fehassenehâ ve ce'alenî mine'l-müslimîn."

"O Allah'a hamd olsun ki, benim yaratılışımı düzgün yapmış ve onu dengeli bir hale koymuştur, yüzümün şeklini iyi yapmış ve onu güzelleş­tirmiş ve benî de müslümanlardan yapmıştır"

Read more

Çocuğa İlk Mamayı Verirken Dua Etmek PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cuma, 04 Kasım 2011 22:12
İslam İlmihali / Dualar, dua, yemek duasi, hatim duasi,

Çocuğa İlk Mamayı Verirken Dua Etmek

 

730- Sahih isnadla Hazreti Âişe'den (Radıyallahu Anha) yapılan riva­yete göre şöyle demiştir: "Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellern'e ço­cuklar getirilirdi de onlara duâ ederdi ve onlara mama verirdi."[17]

Bir rivayet: "Onlara bereket duasında bulunurdu." şeklinde varîd ol­muştur.

731- Ebû Bekir'in kızı Esmâ'dan (Radıyallahu Anhüma) yapılan riva­yetde o şöyle demiştir: "Zübeyr'in oğlu Abdullah'a hamile kalmıştım. Son­ra Medine'ye geldim de Küba'ya indim. Küba'da (onu) doğurdum. Son­ra onu Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e götürdüm. Peygamber onu kucağına koydu. Sonra bir hurma istedi ve onu çiğnedi. Sonra çocu­ğun ağzına tükürük attı. Böylece çocuğun karnına ilk giren şey, Resûlül­lah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in tükürüğü oldu. Sonra hurma mama­sından damağına çaldı. Sonra ona duâ etti ve üzerine bereket diledi.[18]

732- Ebû Musa El-Eş'arî'den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde o şöy­le demiştir: "Bir oğlanım doğdu. Onu Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellenı'e getirdim. Çocuğa İbrahim adım verdi. Hurma mamasından da­mağına çaldı ve ona bereket duasında bulundu.[

Read more

Doğan Çocuğun Kulağına Ezan Okumak PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cuma, 04 Kasım 2011 22:11
İslam İlmihali / Dualar, dua, yemek duasi, hatim duasi,

Doğan Çocuğun Kulağına Ezan Okumak

 

728-  Resûlüîlah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in âzâdhsi Ebû Rafi'den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde şöyle demiştir: "Fâtima, Ali'nin oğlu Hüseyin'i (Radıyallahu Anhüm) doğurduğu zaman Resûlüîlah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in onun kulağına ezan okuduğunu gördüm."[15]

Âlimlerimizin bir kısmı şöyle demiştir: Çocuğun sağ kulağına ezan ve sol kulağına ikâmet okumak müstahabdır.

729- Ali'nin oğlu Hüseyin'den (Radıyallahu Anhüma) yapılan rivayet­de demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: ''Ki­min bir çocuğu doğar da sağ kulağına ezan ve sol kulağma da ikâmet ge­tirirse, ona çocuk hastalığı zarar vermez."

Read more

Doğum Duası PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cuma, 04 Kasım 2011 22:06
İslam İlmihali / Dualar, dua, yemek duasi, hatim duasi,

Kadının Doğum Sancıları Zamanında Okunacak Dualar

 

Daha önce anlattığımız musibet dualarından çok yapmak uygundur.

727- Hazreti Fâüma'dan (Radıyallahu Anha) rivayet edilmiştir: "Fâtı-mâ'mn doğurma zamanı yaklaşınca Resûlüllah Salîallahu Aleyhi ve Sellem Ümmü Seleme'ye ve Cahşın kızı Zeyneb'e onun yanına gidip de Âyetül-Kürsi'yi, Nâs ve Felak (Muavvizeteyn) sûrelerini sonuna kadar okumala­rını emretti. 

Read more

Nikah Duası PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan
Cuma, 04 Kasım 2011 21:46
İslam İlmihali / Dualar, dua, yemek duasi, hatim duasi,

Nikâh Akdinde Okunacak Dualar

 

Nikâh akdinden önce, bir konuşma yapmak müstahabdir. Bu konuş­ma önceki bölümde zikrettiklerimizi kapsamalı ve ondan daha uzun ol­malıdır. Nikâh akdini yapan da konuşmayı yapabilir, başkası da... Bu konuşmanın (hutbenin en faziletlisi, aşağıda zikrettiğimiz hadistir!

717- Abdullah İbni Mes'ud'dan (Radıyallahu Anh) yapılan rivayete göre demiştir ki; Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şu hacet hutbesini (ge­rekli bir iş için konuşmayı) bize öğretti:

"Hamd Allah'a mahsustur. O'ndan yardım isteriz ve Ondan mağfiret dileriz. Nefislerimizin kötülüğünden O'na sığınırız. Allah kime hidayet ederse onu sapıtan olmaz. Sapıttığı kimseyi de kimse hidayete erdiremez. Allah'dan başka hiç bir İlâh olmadığına şahidlik ederim ve şahidlik ede­rim ki, Muhammed O'nun kuludur ve O'nun peygamberidir. Ey insan­lar, sizi bir nefisten yaratan Rabbınızdan korkun. O nefisten de eşini ya­rattı. O çiftlerden de çok erkekler ve kadınlar üretti. Kendisi Adına birbi­rinizden isteklerde bulunduğunuz ve akrabahk bağlarım kesmekten Al­lah'dan korkun. Allah üzerinizde gözcü bulunmaktadır. Ey iman eden­ler! Gerektiği üzere tam bir ihlâsla AHah'dan korkun ve ancak müslü-manlar olduğunuz halde vefat edin. Ey müminler! Doğru söz söyleyin de Allah işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah'a ve O'­nun peygamberine itaat ederse, büyük bir kurtuluşla kurtulmuştur."[4]

Âlimlerimiz demiştir: İlk söze başlanan bu hutbe (ve konuşma) ile be­raber şöyle demek müstahabdır: Allah'ın emrettiği şekilde (seni) tutmak üzere yahut güzellikle ayırmak şartı ile nikahlıyorum. Bu konuşmanın en az mıkdarı ise:

Elhamdü Lillâhi Vessalâtü Ala Resûtillâhi Sallallahu Aleyhi ve Sellem. Ûsî Bitakvallahi."

Hamd Allah'a mahsustur. Allah'ın Peygamberine Salât ve Selâm ol­sun. Allah'dan korkmayı tavsiye ediyorum."

Bil ki, böyle bir hutbe ile söze başlamak sünnettir. Eğer bu konuşma­dan hiç bir şey yapılmamış olsa, âlimlerin ittifakı üzere yine nikâh akdi sahih olur.

Dâvud El-Zahirî'den rivayete göre o şöyle demiştir: Böyle bir hutbe ya­pılmadan nikâh sahih olmaz. Ancak yetkili âlimler demişlerdir ki, Dâ­vud El-Zâhirî'nin muhalefeti benimsenecek bir muhalefet sayılmaz, ve onun muhalefeti ile âlimlerin ittifakı bozulmaz. En iyisini Allah bilir.

Şafi'i mezhebinde muhtar olan, koca bir sözle hitabda bulunmaz. An­cak velisi ona: "Falanca kızı sana nikahladım", dediği zaman, bu sözün arkasından, "ben de onu nikâhlamayı kabul ettim" der. İsterse, "onun nikâhını kabul ettim", der. Eğer cevabında: "El-hamdü lillâhi Vessalâtü Alâ Resûlillahi, kabul ettim" derse, nikâh yine sahih olur. İcab ve kabul arasında böyle bir söz zarar vermez. Çünkü bu söz, nikâh akdi ile ilgili az bir sözdür. Âlimlerimizden biri şöyle demiştir: Araya giren bu sözle nikâh bâtıl olur. Bir âlim de şöyle demiştir ki, bâtıl oimaz, o sözü söyle­mek müstahab olur. Doğrusu önce söylediğimizdir, araya söz karıştırıl­mamalıdır. Bununla beraber söylense de nikâh bâtıl olmaz. En doğrusu­nu Allah bilir.

 

Nikâh Akdinden Sonra Kocaya Söylenecek Duâ

 

Sünnet olan kocaya: "Allah sana mübarek etsin", yahut "Allah üzeri­ne bereket versin Allah sizi hayırla bir arada tutsun", demektir.

Karı ve kocadan her birine şöyle demek müstahab olur: Sizin her ikini­ze Allah arkadaşı hakkında iyilik ve bereket versin. Hayrı ikiniz arasında bulundursun.

718- Enes'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir. Abdurrahman İb-ni Avf evlendiğini Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e haber verin­ce, peygamber (s.a.v) ona: "Allah sana mübarek kılsın." Dedi.[5]

719- Cabir (Radıyallahu Anh) evlendiğini Peygamber Sallallahu Aley­hi ve Sellem'e bildirince, Peygamber (s.a.v) ona: "Allah sana bereket ver­sin." Dedi.[6]

720-