Sponsor Bağlantı

Sponsor Bağlantı

Cumartesi, 05 Kasım 2011
Bağımsız Bir Hayat PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan ozsoy
Cumartesi, 05 Kasım 2011 21:12
İslam İlmihali / Peygamber Efendimiz s.a.v İn Hayatı
Bağımsız Bir Hayat
 
107. Mekke vadisinde su olmadığı için, burada ziraat de yapılmaz. Tarihçiler, Resulullah (AS)’ın ailesi içinde üretimle ya da sanatla ilgilenen herhangi biri olduğunu bildirmemişlerdir. Geriye ise sadece ticaret faaliyetleri kalmaktadır ki bunlar da, kumaş, tahıl ürünleri, kuru meyve, silah, parfüm, temizlik ürünleri gibi en önemli ticarî mallardır. Muhtemelen bu kabilenin mensupları, saydığımız ilk iki ürünle geçimlerini sağlamaktaydılar.
108. Kervan ticareti ile ilgili olarak, tarihçiler yüzde yüzlük bir kârdan söz etmekle birlikte, bu meslekte küçük sermayenin büyük bir değeri yoktu. Üstelik, bu mesleğin bazı sakıncaları da vardı: Eşkıyalarca soyulma tehlikesi bir yana, uzun seyahatlerin yorgunluğuyla kimi kez yük develeri yolda ölüp gidiyorlardı. Çalıştırılan işçilerin ve hayvanların gıda masrafları, yurt içinde yapılana göre yolculuk sırasında daha yüksek oluyordu. Ayrıca korumalar, gümrük vs. ve öngörülmeyen daha birçok masraf için ödeme yapmak gerekiyordu. Bu yüzden, genellikle birçok tüccar birlikte seyahat eder ve her biri, sefere çıkmak istemeyen ama işlerini bir başka arkadaşına emanet edenlerin mallarını da kendi kervanıyla birlikte götürürdü. Bu durumda, elde edilen kâr paylaşılırdı.
109. Artık yetişkin bir erkek olduğunda, Muhammed (AS) öyle anlaşılıyor ki, ticaret hayatına atıldı. Kays ibn es-Sâ’ib adında bir Mekkeli, İslam’ın ortaya çıkışından önce, Muhammed (AS) ile ticarî ilişkileri olduğunu ve ondan daha mükemmel bir ortağa asla rastlamadığını anlatır. Gerçekten de o, şöyle diyordu: “Kendisi seyahate çıkarken ona bir şey emanet etmişsem, benim tamamen hoşuma gidecek bir biçimde hesap görmeden kendi evine gitmezdi. Aksine, ben yolculuğa çıktığımda bana bir iş buyurursa, döndüğümde bütün iş arkadaşları benden kendileriyle ilgili haberler sorarken, Muhammed (AS) sadece sağlığımı ve hatırımı sorardı.”116 
110. Kesin bir tarih belirtmeksizin, Taberî,117 Mekke’nin zengin kadınlarından Hatice’nin bir defasında Muhammed (AS) ile bir başka kişiyi Hubâşe fuarına gönderdiğini nakleder. Burası, Mekke’nin güneyinde, deve yürüyüşü ile on günlük bir mesafede, Yemen yolu üzerinde, her yıl üç gün boyunca önemli bir fuarın kurulduğu bir yerdi. Başka bir tarihçi, İbn Seyyid en-Nâs’ın118 bildirdiğine göre, Hatice, işlerini takip için Muhammed (AS)’i iki kez ismi C-R-Ş harflerinden oluşan bir şehre göndermiş, ve her defasında Muhammed (AS)’i (yüklü mü yoksa tek başına bir deve mi olduğu açıklanmayan) bir deve ile ödüllendirmiştir. Eğer burada sözü edilen Curaş ise, bu yer, Taif’in güneyinde, Yemen’de bulunmaktadır; Carş diye okumak gerekirse, Ürdün’de bir şehir olacaktır. Curaş, İbn Hişâm’ın119 da belirttiği gibi, etrafı surlarla çevrili, yılda bir kez kurulan fuarı ile Güney Arabistan’ın önemli bir şehriydi. Ürdün’deki Carş da Bizanslılar zamanında oldukça önemli bir kentti: Harabeleri bugün bile bizleri hayrete düşürmektedir. Her halde, bu ilk denemelerin sonucu olarak, Hatice, Muhammed (AS)’e, Suriye’ye bir kervan götürmek gibi çok daha önemli bir görev vermiştir.
111. Hemşehrilerinin Tâcire (kadın tüccar) ve Tâhire (temiz, pâk)120 diye adlandırdığı Hatice, dul bir kadındı. İki kez evlenmiş, ikisinden de birer çocuğu olmuştu. Güzelliği, en az zenginliği kadar ünlüydü. Henüz çok genç olduğu halde yeniden evlenme tekliflerini hep reddediyordu, ama yine de şehirde birçok taliplisi vardı.
112. Bir rivayete göre,121 amcası ve vasisi Ebû Tâlib, Muhammed (AS)’e şöyle dedi: Birkaç yıldır süregelen kıtlık hepimizi derinden etkiledi; senin dürüstlüğünü bilen Hatîce’ye git ve kendisinden, başkalarına yaptığı gibi, Suriye’ye gidecek kervanlara katılabilmen için sana da biraz mal vermesini rica et. Böylece sen de bir miktar kazanç elde edebilirsin.” O sırada Muhammed (AS) yirmibeş yaşında, amcası ise yolculuk yapamayacak kadar yaşlıydı.
113. Hatice, memnuniyetle Muhammed (AS)’e önemli miktarda mal emanet edip, kölesi Meysere’yi hizmetinde bulunmak üzere geçici olarak verdi, yanlarına da kendi akrabasından Huzeyme’yi kattı.122 Anlaşıldığı kadarıyla bağımsız bir kervan söz konusuydu. Tarihçiler, bu yolculuğun son durağı olarak Kudüs’ün ötesindeki Busrâ şehrinden söz ederler. Muhammed (AS) belki de böylece Mirac şehri olan Kudüs’ü ve Ölü Deniz’i görmüştür. Bu seferde Busrâ’da Nastûrâ adında bir rahiple karşılaşmadan da söz edilir.123 Acaba bu kişi Nestûrî miydi? Kendisini güneşten korumak için, gittiği heryerde Muhammed (AS)’e eşlik eden tuhaf bulutun, rahibin dikkatini çektiği söylenir. Dönüş sırasında, Hatice, birkaç katlı evinin tepesinden bakarken, uzaklardan şehre doğru gelmekte olan yolcuları gördü: Muhammed (AS) ve Meysere, kervan henüz şehre girmeden, Hatice’ye her şeyin yolunda gittiğini söylemek ve bu yolculukta her zamankinin iki katı kâr elde ettiklerini bildirmek için Mekke’ye koştular. Sonuçtan memnun kalan Hatice de, aynı şekilde Muhammed (AS)’e ücretinin iki katını ödedi. Yola çıkarken iki deve vaad etmişti. Köle Meysere de, kendisine çok kibar biçimde davranmış olan Muhammed (AS)’e övgülerini saymakla bitiremiyordu.124
114. Daha sonraları Hatice, Muhammed (AS)’ın ziyaretlerini kabul etmeye başlamış ve dostlukları giderek ilerlemiş olsa gerektir.125
115. Ebû Davut’un bize naklettiğine göre,126 bir gün Abdullah ibn Ebi’l-Hemsâ adında Mekkeli biri, Resulullah (AS)’den kendisini şehrin bir caddesinde beklemesini rica etmiş, sonra bu sözünü unutup, ancak üç gün sonra hatırlamıştı; hemen buluşma yerine koştu ve Muhammed (AS)’ın hala orada beklediğini gördü.
116. Medine’deki hayatının son yıllarında Resulullah (AS), Arabistan’ın doğusunda oturmakta olan Abd el-Kays kabilesinden bir heyeti kabul etmişti. Muhammed (AS), kendi ülkeleri hakkında derin bilgisi olduğunu kanıtlayan ayrıntılı sorularıyla elçileri hayrete düşürmüştü. Bu durumu kendisine sorduklarında, onlara, İslam’dan önce bu bölgeyi ziyaret ettiğini söylemiştir.127 Kuşkusuz bu yörede, önemlerinden dolayı Arabistan dışından ziyaretçileri de çeken Muşakkar ve Dabâ fuarları kurulmaktaydı. Acaba buralara evlenmeden önce mi, sonra mı, Hatice’nin mallarıyla birlikte mi yoksa başka tüccarlarla birlikte mi gitmişti? Belge yetersizliği yüzünden şimdi hiç kimse bu konuyu açıklığa kavuşturmak durumunda değildir.
117. Mekkeli Müslümanlar, İslam’ın ilk ortaya çıktığı dönemlerde Habeşistan’a hicret etmek istediklerinde, Resulullah (AS), Necâşî’ye hitaben, kendilerine bir tanıtma ve tavsiye mektubu vermiş ve şöyle ilave etmişti: “Oraya gidiniz, zira bu hükümdarın ülkesinde hiç kimseye zulüm yapılmaz.” Bazı hadisler, Resulullah (AS)’ın çeşitli vesilelerle kullandığı birçok Habeşçe kelime nakletmektedir. Acaba bu, onun Habeşistan’a da bir yolculuk yapmış olduğu ve bir deniz yolculuğu deneyiminin olduğu anlamına mı gelmektedir? Bu konuya daha sonra tekrar döneceğiz.
Read more

Ficâr Savaşı ve Hılfu’l-Fudûl PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan ozsoy
Cumartesi, 05 Kasım 2011 21:10
İslam İlmihali / Peygamber Efendimiz s.a.v İn Hayatı
Ficâr Savaşı ve Hılfu’l-Fudûl
 
98. İslam öncesi Arabistan’ında barışçı amaçlı bir takım malî kaynaklar arasında, ithal edilen ticarî mallardan alınan ve tahsil edildiği şehir ya da fuar bölgesinin başkanına giden öşür şeklinde bir vergi görürüz. Bu bölgeye yabancıları çekebilmek için, Allah’ın emniyet ayları (Eşhuru’l-hurum) adlı güzel bir uygulama getirilmişti. Gayet doğal olarak, bir fuar bir hac ile ya da dinî bir bayramla aynı günlere denk düşmekteydi. Kabileler arası rekabet yüzünden, bu kutsal aylar çeşitli bölgelere göre değişmekteydi. Bu uygulama ile, Receb ayı boyunca, Mudar kabilelerinin oturduğu her yerde tam bir sükûnet görülüyordu.100 Ramazan ayı da, Rabî’a kabilelerinin arazisini yabancılar için bir sığınak haline getiriyordu.101 Böylece, Arabistan yarımadasının yarıdan fazla bölümünde barış egemen oluyordu. Mudarlılar Ramazan ayında Rabî’alıların bölgesinde ticaret yaparken, Rabî’alılar da Receb ayında Mudarlıların topraklarında seyahat edebiliyorlardı. Mekke-Taif-Medine üçgeni ise, üçü peşpeşe gelen dört barış ayı nedeniyle, özellikle elverişli bir yer haline geliyor ve bu da, Arabistan bölgesinin en uzak bölgelerine gidiş-dönüş biçimindeki iki yönlü yolculukları mümkün kılıyordu. Genel olarak, bu ateşkes durumuna büyük bir titizlikle uyuluyordu. Ne zaman silaha başvurarak bu uygulamaya gölge düşürülmeye çalışılsa, bu büyük skandala “Ficâr savaşı” deniliyordu. Bu uygulamanın aslının nereye dayandığı pek bilinmemekle birlikte, İslam’dan önce Mekke’de dört ihlâl olduğundan söz edilir. Nedenleri genellikle pek çocukça olan bu savaşların ayrıntılarına girmeksizin, Muhammed (AS)’ın gençliğinde bunlardan son ikisine katılmış olduğunu ve ilerde anlatacağımız iki küçük olayın aslında tek bir savaşla ilgili olduğunu söylemekle yetineceğiz. Gerçekten, bu Ficâr savaşlarından birinde, Muhammed (AS), mızrağı ile meşhur savaşçı Ebû Berâ Mula’ib el-Esinne’yi yaralamış olduğunu okuruz.102 Diğer bir hikâyeden öğrendiğimize göre ise,103 Muhammed (AS), dördüncü Ficâr savaşında, amcalarına ok ikmâli yaparak yardım etmiştir. (İbn Sa’d’in naklettiğine göre,104 daha sonra bu işe gönüllü olarak katıldığını söylemiştir.) Oysa, Müla’ib el-Esinne dördüncü savaşta düşman tarafının komutanıydı;105 ancak üçüncü savaş da aynı kabileler arasında patlak vermişti.
Hılfu’l-Fudûl
99. Savaşın çok basit bir nedeni vardı ama çok kan dökülmesine yol açmıştı. Sadece kendi kabilesini savaşa sürüklemekle kalmayıp,106 bu münasebetle Mekkeli kurmaylar içinde savaşta etkin bir rol üstlenmiş olan Resulullah (AS)’ın amcalarından Zübeyr, bu durumdan pişman gibiydi. Çünkü birçok defa, dünyevî amaçlarla107 kurulmuş olan Hılfu’l-Fudûl teşkilâtının kurulmasına o önayak olmuştu.108 Gençlerden ve yaşlılardan oluşan çok sayıda Mekkeli, zengin ve saygın bir insan olan Abdullah ibn Cüd’an’ın evinde düzenlenen törene katılarak, şu yemini etmişlerdi:
      “Allah’a and olsun ki biz hepimiz, zulmeden zulmettiği kişiye hakkını geri verinceye kadar, zulmedene karşı zulme uğrayanla birlikte tek bir el gibi olacağız; bu birlikteliğimiz, denizin bir kıl tanesini suya batırmaya güç yetirebileceği zamana kadar, Hira ve Sebîr dağları yerlerinde kaldığı sürece ve zulme uğrayanın maddî durumunda tam bir eşitlik sağlanıncaya kadar devam edip gidecektir.”109 
100. And içenler arasında Hâşim Oğulları (Muhammed’in ailesi), akrabaları ve müttefikleri olan Muttalib Oğulları ile Zuhre Oğulları (Resulullah’ın annesinin ailesi) ve Teym oğulları’nın (Ebû Bekir ve Abdullah ibn Cud’ân’ın ailesi) bulunduğu belirtilmektedir. İbn el-Cevzî’ye göre (Vefâ, s. 137-138), katılanlar arasında Esed Oğulları (Varaka ibn Nevfel ve Hatice’nin ailesi) ile birlikte Mekke’li müttefik kabileler topluluğunu oluşturan Ehâbîşler de vardı. Bunlar, ne Mekke’de ne de Ehâbîşlerin yurdunda, hakkı olduğu şey kendisine iade edilinceye kadar yardımına koşulmamış hiçbir mazlum bırakılmaması konusunda yemin etmişlerdi. Muhammed (AS), Allah’ın Elçisi sıfatını elde ettikten sonra bile, Abdullah ibn Cud’ân’ın evindeki Hılfu’l-Fudûl’e katılmış olmaktan her zaman gurur duyar ve “bu şerefi, kızıl tüylü bir deve sürüsüne bile değişmeyeceğini, şimdi bile çağrılacak olsa buna cevap vermeye daima hazır olduğunu” söylerdi.110 Gerçekten de, bu teşkilâtın üyeleri her zaman için, Mekke’de önüne geçilmeyen bir güç olmuştu. Bu konuda birkaç örnek verelim:
101. Has’am kabilesinden bir Yemenli, kızıyla birlikte Hac için Mekke’ye gelmişti. Mekke’nin kudretli kişilerinden Nubeyh ibn el-Haccâc bu kızı zorla alıkoydu. Kızın babasına, yardım etmesi için Hılfu’l-Fudûl’a başvurmasını tavsiye ettiler. Derhal Nubeyh’in evi kuşatıldı. Kendisini savunamayacağını anlayan saldırgan, gönlünü çalan bu güzel kızla hiç olmazsa bir gece birlikte olmalarına izin verilmesi için yalvardı. Hiçbir şey Fudûl mensuplarının kararlılığını bozamadı ve Nubeyh daha fazla gecikmeden kızı babasına teslim etti.111
102. Yine, Sumâle (ya da Ezd) kabilesinden bir başka yabancı, ticaret mallarından bir bölümünü, Mekke’nin ileri gelen reislerinden Ubeyy ibn Halef’e satmış, ama bu kişi, anlaştıkları parayı vermek istememişti. Çaresiz kalan Sumâleli, Fudûl teşkilâtına başvurdu. Onlar da şöyle dediler: “Ubeyy’e git ve ona Fudûlîlerin yanından geldiğini, eğer derhal sana ödemeyi yapmazsa bizim gelişimizi beklemesini söyle.” Bu kez, Ubeyy söz konusu parayı ödemekte gecikmedi.112
103. Zubeyd kabilesinden bir tüccar bazı mallarını satmak için Mekke’ye gelmişti. Daha sonra kendisinden birçok defa bahsedeceğimiz Ebû Cehil, öteki tüccarların Zubeydli ile alışveriş etmelerine engel oldu ve kendisi de ona çok düşük bir fiyat önerdi. Ebu Cehil’in etkisi o kadar büyüktü ki, kimse daha yüksek bir fiyat vermeye cesaret edemedi. Bu duruma üzülen satıcı Muhammed (AS)’ın yanına vardı; o da üç deve yükü malı sahibinin istediği fiyattan satın aldı. Ama kötü huyu dillere destan olan Ebû Cehil ile aralarında şiddetli bir ağız dalaşı yaşandı.113 
104. İlâhi tebliğin başladığı tarihlerde meydana gelen bir olayı anlatarak bu konuyu bitirelim: Aynı Ebû Cehil, Araş kabilesine mensup bir Arap’tan bir şeyler satın almış ve belirlenen ücreti ödemek istememişti. Çaresiz kalan satıcı, Ka’be’nin önüne gelerek yakınmaya başladı. Ebû Cehil, o sıralarda Muhammed (AS)’ın Mekke’deki en azılı düşmanı haline gelmişti. Kötü şakacı biri, Araşlıya, orada bulunan Muhammed (AS)’ye durumu anlatmasını söyleyip, Ebû Cehil ile olan bu sorunu ancak onun halledebileceğini ekledi. Bu sadece bir şakaydı ve zaten Muhammed (AS) ile Ebû Cehil arasındaki kötü ilişkiler herkesçe bilinmekteydi.. Durumdan habersiz olan Araşlı, Resulullah (AS)’ın yanına gelip, kendisine yardım etmesi için yalvardı. Muhammed (AS) derhal kalkıp, Araşlı ile birlikte Ebû Cehil’in evine vardı. Ziyaretinin nedenini sorduktan sonra, Ebû Cehil derhal borcunu ödedi. Daha sonraları, bu duruma şaşıran arkadaşlarına, kapıya vurulduğunda bunun bütün evde bir deprem etkisi yaptığını ve bundan dehşete kapıldığını; Muhammed (AS)’ın yanında, ağzından köpükler saçan dev gibi azgın bir devenin bulunduğunu anlatarak, şöyle dedi: “Eğer Muhammed’i yatıştırmakta gecikseydim, o azgın deve beni parçalayıp yiyecekti.”114
105. Ne olursa olsun, Mekkeliler, uzun yıllar boyunca birçok kez arabuluculuk görevi üstlenen bu kurumla gurur duymuşlardır. İşin kötü yanı ise, yeni üyelerin kabul edilmemesiydi ve yirmi-otuz yıla kalmadan, son üyenin vefatıyla bu kurum da dağılıp gitmiştir.
Bir Başka Kurum (Hılfu’s-Silâh)
106. Zubeyr ibn Bekkâr’ın Neseb-i Kureyş115 adlı eserinde, kuruluş tarihini bilmediğimiz bir başka kurumdan söz edilmektedir: Mekke’deki Zuhre ve Gayâtil (Sa’d ibn Sehl oğulları) kabileleri, Kureyşliler ve Ehâbişler arasında kimsenin birbirine zarar vermemesi ve ihtilaf çıkarmaması, tarafların uzlaştırılıp haksızlıkların giderilmediği bir durum bırakılmaması konusunda anlaştılar. Buna da Uzlaştırma İttifakı (hılfu’s-silâh) adını verdiler. Kureyş’in öteki kolları buna karşı çıkıp küçümsememişler, ama fiili bir destek de vermemişlerdir.
Read more

Yetim Çocuk Amcasının Evinde PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan ozsoy
Cumartesi, 05 Kasım 2011 21:01
İslam İlmihali / Peygamber Efendimiz s.a.v İn Hayatı
Yetim Çocuk Amcasının Evinde
 
 
87. Genç Muhammed, dedesini, yaşının elverdiği ölçüde candan severdi. O, bütün sevgi ve yakınlığını, kendisi olmadan asla sofraya bile oturmayacak kadar torununa bağlı olan dedesine gösterirdi.81 Kendisi sekiz yaşında iken dedesi vefat ettiğinde, Muhammed, onun tabutunun arkasında yürüyerek acı ve ızdırap içinde sızlanmıştı.82
88. Muhammed (AS)’e vasi olarak öteki amcalardan çok Ebû Tâlib’in seçilmesi özellikle mutlu sonuçlar doğurmuştur. Muhammed (AS)’ın babasınınkiyle aynı anne ve babadan dünyaya gelen Ebû Tâlib, çok ender rastlanan duygusal niteliklere sahipti. Bir başka amcası olan Ebû Leheb’in, babasının ölümünden kısa süre sonra kendisini içkiye ve hazır yemeye kaptırmış aşağılık biri haline geldiğini görürüz: Bir defasında şarap satın alıp şarkıcı kadınlara (muganniyelere) ikram etmek için para bulmak amacıyla, Ka’be’ye adanan mücevherleri çalacak kadar ileri gitmişti.83 Ebû Tâlib’in taşıdığı nitelik ve meziyetler nedeniyle hemşehrileri ona giderek daha çok saygı duyuyorlardı. O ise, tek kusuru olan aşırı cömertliği yüzünden aile bütçesini hiçbir zaman denkleştiremeyip, sık sık borçlanmak zorunda kalıyordu.
89. Muhammed (AS), amcası Ebû Tâlib’in karısı, yani yengesiyle ilgili olarak bize şöyle buyurmaktadır: “Öldüğü zaman biri gelip beni uyardı: Ey Allah’ın Resûlü! Yaşlı bir kadının ölümünden niçin bu kadar üzüntü duyuyorsun? Şu karşılığı verdim: “Niçin duymayayım? Ben onun yanına yetim bir çocuk olarak sığındığımda, o kendi çocuklarını aç bırakıp, beni doyururdu; çocuklarını bir yana bırakıp benim saçlarımı tarardı; kısacası o benim annem gibiydi.”84 İbn Sa’d, bize, “Ebû Tâlib’in evinde her sabah kahvaltı hazırlandığında, daha Muhammed (AS) sofraya elini uzatmadan, çok sayıdaki çocuğunun sofrayı silip süpürdüğünü; Ebû Tâlib’in de genç yeğeninin bu üşüşmeye katılmadığını görüp ona ayrı bir sofra hazırlattığını” nakleder.85 
90. O dönemde Mekke’de okul yoktu; bu nedenle, Muhammed (AS) ne okumayı ne de yazmayı öğrenmişti. Çok geçmeden delikanlı, Mekkeliler hesabına çobanlık yapmaya ve böylece birkaç kuruş kazanarak amcasının zayıf bütçesine katkıda bulunmaya başladı.86 Bize, o döneme ait küçük bir olay nakledilir: Bir gün, şehrin ileri gelenlerinden birinin evinde bir şölen düzenleneceğini öğrendi ve arkadaşlarından birine şöyle dedi: “Ben daha önce hiç bir şölene katılmadım; eğer seninkiyle birlikte benim sürümü de güdersen, şehre gideyim, bir başka gün ben de seninkileri güderim.” Arkadaşının kabulü üzerine şehre geldi, fakat şölenin daha başlayacağı yoktu; muhtemelen havanın sıcaklığından olsa gerek, delikanlı (Muhammed (AS) beklerken uyuya kaldı. Uyandığında vakit artık çok geçmiş ve o da evine dönmek zorunda kalmıştı. Rivayete göre aynı olay bir kez daha oldu ve aynı şekilde sonuçlandı. Onuru kırılan genç, bir daha böyle boş ve havaî şeylerle vakit geçirmekten kesinlikle uzak durdu.87
91. Aynı döneme ait bir başka hatıra da şu idi: Muhammed (AS) daha sonraları şöyle söylüyordu: “Dikenli Arak ağacının kararan meyvelerini yiyiniz; çobanlık yaparken ben de onlardan yerdim.”88 Yine bir gün, Resulullah (AS) şöyle buyurdu: “Abdullah ibn Cud’an’ın (deve sırtında seyahat edenlerin kullanması için yaptırdığı) geniş kubbenin gölgesinde öğlen vaktinin kör edici güneşine karşı korunmayı adet edinmiştim.”89 
92. Ebû Tâlib, Suriye’ye bir ticaret kervanı götürmek zorunda kaldığında, Muhammed (AS) henüz dokuz yaşındaydı. Yeğeninin o denli sevgi ve yakınlığını kazanmıştı ki, amcasından bu kısa sürede bile ayrı kalma düşüncesi onu mahzun ve müteessir etti; kendisine eşlik etme isteğini iletti; Ebû Tâlib’in kabul etmesi üzerine, Muhammed (AS), Arabistan dışındaki ilk yolculuğuna çıkmış oldu. Genç seyyahın amcası için hiç de yararsız bir yük olmadığını rahatlıkla düşünebiliriz: Birçok defalar ona küçük hizmetlerde bulunmuş ve onu sayısız sıkıntılardan kurtarmıştır.
93. Kudüs’le Şam arasında, Ölü Deniz’in ötesindeki Busra’ya geldiklerinde, kervan her zamanki takas ve gerekli alışverişleri yapmak üzere konakladı. Alışılageldiği gibi, şehrin dışında konaklamak zorundaydılar. Burası Bizans topraklarına dahildi. Dolayısıyla, kervan için kurulan çadırların yakınlarında bir manastırın bulunmasına hayret etmememiz gerekir. Orada bulunan Bahîra adlı bir rahip, geçici bir yerleşim için uğraşan komşularını manastırından gözetliyor ve bu tür ziyaretçilerde az rastlanan bilgece ve düzenli hareketlere hayret ediyordu. Muhtemelen kendi dinini telkin etme gibi kutsal bir gaye ile, onları yemeğe davet etti.90 Doğubilimci Casanova,91 ilgilendiğimiz bu dönemde Hıristiyanların -ve muhtemelen Yahudilerin- bir peygamberin, bir Mesih’in, bir Kutsal Ruh’un gelmesini sabırsızlıkla beklediklerini söyler.92 Rahip Bahîra, konuklarına, diğer konuların yanı sıra bu inanıştan da bahsetmiş olabilir. Ne var ki, Hıristiyan bir rahibin, özellikle o dönemde hor görülen bedeviler arasında bulunan dokuz yaşındaki bir çocuğun yüz ifadelerinden, Allah’ın müstakbel elçisini tanıyabileceğini sanmak safdillik olurdu. Aynı şekilde, rahibin sözlerinin dokuz yaşındaki bir çocuğun ruhunda, bu niteliği taşıyacağı ümit ve tutkusunu filizlendirebilmiş olduğunu düşünmek de anlamsız olacaktır.
94. Suriye’ye yapılan bu yolculuktan sonra, on yıl boyunca Muhammed (AS)’ın hayatıyla ilgili pek fazla bir şey bilinmemektedir. Büyük bir olasılıkla, Ebû Tâlib’in Mekke’de bir ticarethanesi vardı93 ve Muhammed (AS) şu ya da bu şekilde bu işyerine ortaktı. İbn el-Cevzî’nin de belirttiği gibi (Vefâ, s. 101), Resulullah (AS) on yaşını biraz geçtiğinde, gittikleri yer açıkça belirtilmemekle beraber, amcası Zübeyr’le birlikte, birçok mucizevî olayla dolu bir kervan yolculuğuna çıktı. Bu yer ya Abdu’l-Kays’ların ülkesi Bahreyn-Umân’dı (bk. § 1599, Not 1), ya da burada, iki kardeşin birlikte çıktığı ve Resulullah (AS)’ın Ebû Tâlip’le yapmış olduğu Filistin gezisi söz konusuydu. Çünkü, İbn el-Cevzî’nin ifadesine göre (Vefâ, s. 131) Muhammed (AS) o sırada 9 değil, 12 yaşındaydı.
95. El-Halebî’nin naklettiğine göre,94 Mekkelilerin, herkesin büyük bir coşkuyla katıldığı yıllık bir bayramları vardı. Her yıl, Muhammed (AS) bunlara katılmamak için bir mazeret ileri sürerdi. Bir defasında, halaları onu, başkalarıyla birlikte bu şenliklere katılmadığı için azarlayıp, ilâhi gazap ile tehdit ettiler. Bu kez Muhammed (AS) onlara katıldı, ama tam bayram şenliklerinin ortasında, benzi bembeyaz ve tir tir titreyerek, akrabalarının çadırına geri döndü: Kendisine, bu müşrik bayramına ne şekilde olursa olsun katılmasını yasaklayan garip ve tuhaf insanlar gördüğünü anlattı. Amca ve halalar da sonraki yıllarda bu tür törenlere katılması için onu zorlamadılar. El-Vâkıdî, bu kıssayı, Muhammed (AS)’i büyütüp yetiştiren zenci hizmetçinin tanıklığına başvurarak anlatır ve, burada Buvâne bayramının söz konusu olduğunu ve bu bayram esnasında başların tıraş edilip, kurbanlar kesildiğini söyler. İbn Esîr’e95 göre, Buvâne tepesi Yenbû yakınlarında bulunmaktadır. İbn Manzûr’un96 eserine koyduğu bir şiirde, şair, iki hurma ağacının meyvelerini gizlice toplamak için, Buvâne’deki kutsal hurmalığın nöbetçilerinin uyumalarını beklediğini söyler. İbn el-Kelbî,97 ise, Muhammed (AS)’ın, İslam’dan önce, kutsal bir günde, bir put (sanem) önünde az kalsın kara bir koyun kurban edeceğini nakleder. Muhtemelen burada da aynı engelleme olayı söz konusudur ve kesilecek kurban da kuşkusuz, batıl inançlı halalarınca sağlanmıştır. Buhârî’nin naklettiğine göre,98 Muhammed (AS) bir gün Belde yakınlarında hemşehrisi Zeyd ibn Amr’a rastlar ve ikisinden biri -hadisi nakleden hangisi olduğundan emin değildir- diğerine, bir put adına kesilmiş bir kurban eti ikram eder, ama karşısındaki şu cevabı verir: “Ben putlara kurban edilen şeyleri yemem.” Buhârî, bir başka hadiste daha açık bir ifade kullanır (72/16) ve Zeyd ibn Amr’a bir tabak et ikram edenin Resulullah (AS) olduğunu ve dikili taşlar adına (ensâb) kurban edilen hayvanların etini yemeyi reddedenin Zeyd olduğunu belirtir. Aynı hadisi şerh eden Kastallânî (İrşâd, 8/277) ise, Ebû Ya’lâ, el-Bezzâr ve diğerlerinden nakille, Resulullah (AS)’ın azatlı kölesi Zeyd ibn Hârise’nin, belirli bir dikili taş adına bir koyun kurban ettiğini ve yolda rastladıkları Zeyd ibn Amr’ın kendisine yapılan ikramı reddedip, “Üzerine Allah’ın adı zikredilmeyen şeyi yemem” dediğini söyler. Acaba burada aynı olaydan mı söz ediliyor? Herhalde anlaşılıyor ki, bu genç kafa, etrafında olup bitenlerin giderek farkına varıyordu.
96. Belli bir önemi olduğu anlaşılan aşağıdaki küçük olayı da aynı döneme oturtmak gerekir mi? Belâzurî’nin naklettiğine göre99 bir gün, Ebû Tâlib ve kardeşi Ebû Leheb arasında bir kavga çıktı. Ebû Leheb kardeşini yere yıkıp, göğsüne oturdu ve onu tokatladı. Genç Muhammed (AS) hemen koşup Ebû Leheb’i iterek, kardeşinin göğsünden onu uzaklaştırdı. Sonra Ebû Tâlib kalktı ve öfkeyle kardeşi Ebû Leheb’in üzerine atladı; bu kez o onun göğsüne oturup yüzünü tokatlamaya başladı. Kavga bitince, Ebû Leheb Muhammed (AS)’e dönerek şöyle dedi:
      “Ey Muhammed! Ben de Ebû Tâlib gibi senin bir amcanım; bana yapacağını yaptın! Ama niçin ona da aynı biçimde davranmadın? Yemin ederim ki, gönlüm seni asla sevmeyecek, asla!”
      Bilindiği gibi, aile üyeleri arasında Ebû Leheb, Resulullah (AS)’ın en korkunç kişisel düşmanlarıyla işbirliği yapan tek kişiydi. Daha sonra amca ile yeğen arasındaki uçurumu derinleştiren başka birçok olay meydana gelmiştir.
97. Muhammed (AS) yirmi yaşına geldiğinde ortaya çıkan daha ciddi bir olayı da burada kaydetmemiz gerekir; ancak bunun daha mutlu sonuçları olmuştur.
Read more

Hz. Muhammed (AS)’ın Doğumu PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan ozsoy
Cumartesi, 05 Kasım 2011 20:50
İslam İlmihali / Peygamber Efendimiz s.a.v İn Hayatı
Hz. Muhammed (AS)’ın Doğumu
70. Müstakbel İslâm Peygamberi Muhammed (AS), Hicretten önce 53 yılında55 (M. 569), Mekke’de, Abdullah ibn Abdulmuttalib’den ve Amine bint Vehb’den dünyaya geldi. Babası birkaç hafta önce vefat ettiğinden, çocukla ve annesiyle dedesi Abdulmuttalib ilgilendi. Mekke’de eskiden beri uygulanan ve günümüzde de varlığını sürdüren bir geleneğe göre, henüz emzirme çağındaki çocuklar, onları kendileriyle birlikte çöle götüren sütannelere teslim edilirdi. Göçebe kadınların çocuk aramaya gelmeleri beklenirken, aile içindeki cariyeler yeni doğan bebeğe süt vermek zorunda kaldılar. Böylece, amcası Ebû Leheb’in cariyesi Suveybe, bir süre çocuğun bakımını üstlendi.56 Yine öğrendiğimize göre, Muhammed (AS), genç amcası Hamza ile sütkardeşti.57 Sütanneler kuşkusuz zengin ailelerin çocuklarını ararlardı: Muhammed (AS) gibi yetimlerden pek hoşlanmasalar gerekti.
71. Hevâzinlilerin bir kolu olan Sa’d ibn Bekr’in kabilesinden bir grup o sırada Mekke’ye gelmişti. Bu kabilenin içinde, pek yoksul biri olan, Muhammed (AS)’ın müstakbel sütannesi Halîme de bulunuyordu. Binek hayvanının zayıf ve yorgun olması nedeniyle, Mekke’ye diğerlerinden geç gelmiş ve bir zengin çocuğu bulamamıştı. Elleri boş dönmek istemeyerek, yetim Muhammed (AS)’i aldı ve bundan da asla pişmanlık duymadı.58 
72. Bir peygamberden, daha doğumundan itibaren mucizeler göstermesi beklenir: Nitekim, annesi onu dünyaya getirirken asla doğum sancısı çekmeyecektir; çocuk, sünnetli olarak doğacaktır; melekler onu yıkayacaklar ve iki omuzu arasına “risâlet” mührünü vuracaklardır. Yine anlatıldığına göre, sütannesinin eşeği, kervanın en hızlı binek hayvanı olmuştur; devesi bütün aileye yetip artacak kadar bol süt vermeye başlamıştır;59 Muhammed (AS), sütannesinin tek bir göğsünü emmiş, ötekini sütkardeşine bırakmıştır;60 aynı otlak öteki hayvanlara bir şey vermezken, Halime’nin koyunları eve daima karınları doymuş bir halde döner olmuşlardır.61
73. Yine oldukça önemli şöyle bir olay nakledilir: Bir gün, sütkardeşlerden biri koşarak anne babasının yanına gelir ve onlara, dehşet içinde, bazı insanların Muhammed (AS)’i tutarak, onun göğsünü yardıklarını anlatır. Ebeveyn telaşla fırlarlar ama Muhammed (AS)’i, gözlerini gökyüzüne dikmiş, bir tepe üzerinde oturur bir halde bulurlar. Sorduklarında, Allah tarafından gönderilmiş iki meleğin göğsünü açtıklarını, kalbini dışarı çıkararak, Şeytan’a ait kısmı attıklarını, kalan kısmını ise, serinliğini halâ hissettiği semavî bir su ile yıkadıktan sonra eski yerine yerleştirdiklerini anlatır. Melekler, onun hala bakışlarıyla izlediği yönde gökyüzüne doğru gitmiş olmalıdırlar. Sütanne ve kocası, Muhammed (AS)’i bir süre daha yanlarında alıkoymaktansa, onu ailesine iade etmeleri gerektiğini düşünürler. Zira, olağanüstü nitelikleri olan bu çocuğun başına daha ne gibi felâketler gelebileceği bilinmemektedir.62 Aynı şekilde, Resulullah (AS)’ın doğduktan sonra tüm mahlûkata melekler aracılığıyla tanıtılması meselesi de vardır.63
74. Biz tekrar normal olaya dönelim. Göçebe bir sütanne yanında sürdürülen hayat çok sade olmalıydı: Kabile her mevsimi değişik yerlerde geçiriyor, çocuklar bütün gün otlaklardaki sürüleri güdüyorlar ve birlikte oyun oynuyorlardı. Kadınlar ise yemek pişirmek için odun topluyorlar, yuvalarının bakımıyla ilgilenip, yün eğirmekle uğraşıyorlardı. Kimi kez hurma ve süt ile yetiniyorlar; bazen sebze, et vs., fuar zamanlarında ya da Mekke gibi “büyük şehirleri” ziyaret ettiklerinde ise tatlı ve şekerleme yiyorlardı. Kabileler arasında baskın olayları ve çatışmalar olsa da, kaynaklarımız, bize sütanne Halîme’nin kabilesiyle ilgili hiçbir savaştan sözetmemektedir.
75. Genç Muhammed (AS) de tüm diğer çocuklar gibi davranırdı. Nakledildiğine göre, bir gün, kaynakların belirtmediği bir nedenden dolayı, süt kız kardeşi Şeymâ’nın omzunu öyle güçlü ısırmıştı ki izi bütün ömrü boyunca kalmış, ama süt kız kardeşi bundan üzüntü duymamıştır. Nitekim daha sonraları, bir askerî seferde, Resulullah (AS)’ın ordusu, aralarında sütkardeşi Şeymâ’nın da bulunduğu bir miktar esir ele geçirmiş; Şeymâ, Muhammed (AS)’e bu olayı hatırlatıp omzundaki izi gösterince, sütkardeşini derhal tanımış ve ona, çok sevgili bir kız kardeşe gösterilmesi gereken bir ilgi ve yakınlıkla davranılmıştır.64 
76. Öyle görünüyor ki, çocuğun sağlık durumu sürekli çok nâzik idi. Annesi ve dedesini görmek için, sütannesiyle birlikte Mekke’ye her gelişinde hava değişiminden rahatsız olurdu. Söylentiye göre, bu yüzden, sütannesinin yanında kalma süresi, normalden çok daha uzun sürmüştür.65
77. Yılda bir kez düzenlenen Ukâz fuarı bu bölgede kurulmaktaydı. Bazen buraya Halîme ve süt çocuğu da gelirdi. Nakledildiğine göre, Halîme, fuarda mesleğini icra eden, Huzeyl kabilesinden bir kâhin-müneccim kadından, çocuğun yazgısını tahmin etmesini istemişti.66 “Göğüs yarılması” olayı ile bu kehanet arasında bir ilişki olması muhtemeldir. Zira, bu garip olayın dehşetiyle, sütanne, bakımını üstlendiği süt çocuğunun kaderi hakkında, İbn Cevzî’nin de işaret ettiği gibi, bir iç huzuruna ermek istiyordu. (Bk.Vefâ, s. 113. Bu eserde, konuyla ilgili farklı hikâyeler göze çarpar. Bunlardan birine göre, çocuk yaştaki Muhammed (AS)’ın kendisi, ne olup bittiğini bildirmek için sütannesinin yanına koşmuştur.)
78. Yukarıda işaret edilen mucizevî “göğüs yarılması” olayından sonra, çocuk annesinin yanına dönmek üzere yola çıkmış, ancak Mekke yakınlarında kaybolunca, sütannesi Muhammed (AS)’ın dedesinin yanına koşmuştu. Ancak, biraz aradıktan sonra, onu sağ salim, kuruyup düşen ağaç yapraklarıyla oynar bir vaziyette buldular.67
79. Kısa bir süre sonra, Muhammed (AS), annesi Amine, zenci cariye Umm Eymen ve muhtemelen bir de erkek hizmetçi, Medine’ye doğru yola çıktılar. Burada Abdulmuttalib’in akrabaları yanında, daha açık bir ifadeyle, Benî Neccâr kabilesinden en-Nâbiga adlı birinin evinde kaldılar. Bu evde, Muhammed (AS)’ın babası Abdullah’ın, kalıntılarına günümüzde de rastlanılan kabri bulunuyordu. Daha sonraları hatırlayıp anlattığına göre, Resulullah (AS), bu ziyaret vesilesiyle, kabileye ait bir su birikintisinde yüzmeyi öğrenmişti;68 yine hatırladığına göre, ev sahibinin çocuklarından biriyle, özellikle Üneyse adında bir kız çocuğu ile, aileye ait konağın çevresinde oynarlar ve binanın kulesine konan bir kuşu kovalayarak eğlenirlerdi.69
80. Dönüş yolu üzerinde Amine, Ebvâ’da ansızın vefat etti. Henüz altı yaşında olmasına rağmen, Muhammed (AS), canı kadar çok sevdiği annesinin ölümünden büyük bir üzüntü duydu. Daha sonraları, askerî seferler sırasında Ebvâ’dan her geçişinde, Resulullah (AS), annesinin kabrini ziyaret etmek için durur ve bol bol gözyaşı dökerdi.70 Daha sonra olup bitmiş bir olayı burada hatırlatalım: Bir gün, göçebe bedevîlerden birinin huzuruna getirildiğinde tir tir titrediğini görünce, Resulullah (AS) şöyle buyurdu:
      “Annesi genellikle kurutulmuş et yiyen bir insandan niçin korkuyorsun?”71 
      Kaynaklarda Amine72 ve aynı zamanda Abdulmuttalib’in öteki kadın akrabaları73 tarafından yazılmış çok sayıda şiirden söz edilmekte ve bu da, ailenin entelektüel düzeyinin, kadınlar arasında bile ne denli yüksek olduğunu göstermektedir.
81. İyi kalpli bir kadın olan Umm Eymen, Amine’nin cenazesine katıldıktan sonra, çocukla birlikte Mekke’ye vardı. O sırada 108 yaşında olan Abdulmuttalib torununu kendi yanına aldı; ve çocuk, hem annesini hem de babasını kaybettiği için, dedesinin ona karşı olan ilgi ve sevgisi tabii olarak pek büyük olmuştu.
82. Kaynakların naklettiğine göre, Abdulmuttalib, belediye meclisinde diğer üyelerle birlikte ciddi sorunları görüşmek için serdiği kilimin üzerine oturduğu her defasında, çocuk Muhammed (AS) de oyuncaklarını atıp Meclise katılmayı pek severdi; ve en önde, dedesinin yanında oturmak isterdi. Amcaları buna engel olmak istediklerinde, büyük baba hep şöyle derdi: “Onu bırakın; O kendisini büyük bir insan olarak görüyor, ve ben de ümit ediyorum ki, öyle olacak; o, çok aklı başında biri.”74 Gerçekten de o, öyle akıllı uslu biriydi ki, meclistekilerden hiçbiri onun kendilerini rahatsız ettiğinden şikâyet etmediler. Dedesi, onu o kadar çok seviyordu ki, tarihçilerin anlattığına göre,75 kuraklık baş gösterdiği bir gün, torununun “temiz yüzü suyu hürmetine” yakararak Allah’a yağmur duasında bulunduğunda, bu ümidi hiç de boşa çıkmamıştı.
83. Yedi yaşında iken, Muhammed (AS) bir göz rahatsızlığına yakalandı ama Mekke’deki tabipler onu iyileştiremediler. Nakledildiğine göre, Abdulmuttalib, bunun üzerine, Ukâz yakınlarında bulunan, dindar bir Hıristiyan’ın yaşadığı manastıra gitmiş ve orada, kendisine çabucak iyileştiren bir ilaç vermişlerdi.76 El-Kıftî’nin bize anlattığı,77 yani Muhammed (AS)’ın bir gün hastalandığında sahabesi Sa’d ibn Ebî Vakkâs’dan Mekkeli tabip el-Hâris ibn Kalade’yi getirtmesini istemesi, öyle anlaşılıyor ki, daha sonraki döneme ait bir olaydır.
84. Delikanlı Muhammed (AS) o kadar zekiydi ki, ne zaman dedesi ya da başka yakınlarının bir şeyleri kaybolsa, daima Muhammed (AS)’ın gidip onu bulmasını isterler, o da hep bulurdu.78 Bir defasında, Abdulmuttalib’in deve çobanı gelerek, birkaç devenin kaybolduğunu ve otlanan vadide onları bulmanın kendisi için imkânsız olduğunu bildirdi. Muhammed (AS) bu iş için gönderildi; ama biraz gecikince, torununun âkıbetinden endişelenen büyük baba, gece vakti tek başına dağlara çıktı, aşk ve şevk ile Allah’a yakarmaya ve şöyle diyerek Ka’be’yi tavaf etmeye başladı:
      “Ya Rabbi! küçük Muhammed’imi bana bağışla,
      Ve böylece beni nimetlerine gark eyle!”
85. Muhammed (AS) geri döndüğünde, Abdulmuttalib bir daha asla bu tür aramalar için çocuğu göndermeyeceğine yemin etti.79
86. Dedesi, oğlu Ebû Tâlib’e, büyük bir özen göstermesini tavsiye ederek torununu teslim edip vefât ettiğinde, Muhammed (AS) henüz sekiz yaşındaydı.
Read more
Son Güncelleme ( Cumartesi, 05 Kasım 2011 21:01 )

Hz. Muhammed (AS)’ın Ataları PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan ozsoy
Cumartesi, 05 Kasım 2011 20:22
İslam İlmihali / Peygamber Efendimiz s.a.v İn Hayatı
Hz. Muhammed (AS)’ın Ataları
 
 
60. İslamî geleneklere göre, Hz. İsmail, annesi ile birlikte, daha sonra Mekke şehri olacak yere kesin olarak yerleşmişti. Bu bölgede, ‘Amâlik’lerin bir kolu olan Curhumîler oturuyordu. İsmail, Curhumlu bir kızla evlendi. Ancak biz, uzun yüzyıllar boyunca bu aile hakkında hiçbir bilgiye sahip değiliz. Burası, Muhammed (AS)’ın 21. dereceden atası olan Adnân’dan beri çok güvenli bir arazi idi. Bütün Araplar Adnân oğulları (kuzeyden) ya da Kahtân oğulları (güneyden) olmak üzere ikiye ayrılırlar. 18. dereceden atası Mudar, 14. dereceden Kinâne ve son olarak 11. dereceden Kureyş, sırasıyla, kuzey kabilelerinin önemli kollarına adlarını vermişlerdi. 9. dereceden Ka’b ibn Lu’ey’in ise, Cuma günleri, bir hutbe ile birlikte haftalık bir ibadet yaptığını görürüz. O dönemde buna “Yevmu’l-Arûba” (Araplık günü ya da Açıklama günü) denilirdi. (Bk. İbn’ul-Cevzî, Vefâ, s. 73-74).
61. Kusay’la birlikte bu ailenin tarihi daha canlı bir hale gelmiştir. Babası Kilâb, muhtemelen Filistin’e yapacağı ticarî bir iş gezisi nedeniyle evden ayrılmıştı. Yolda Kudâ’a kabilesinden bir kızla evlendi ve bu evlilikten Kusay dünyaya geldi. Babası ölünce, Kuda’alı akrabalarının yanında kalan annesinin çok üzülmesine rağmen, amcası, genç Kusay’ı Mekke’ye kendi yanına aldırdı.36 
62. O sıralarda şehirde Huzâ’a kabilesi yönetimdeydi; ve Kusay, aynı zamanda Ka’be’nin muhafızı ve bekçisi olan bu kabilenin başkanının kızıyla evlendi. Bu başkanın oğlu, daha sonra, Kusay’ın lehine, bazı maddî yararlar da sağlayan bu dinî görevden vazgeçti, ancak öteki Huzâ’alılar ancak kuvvete başvurunca boyun eğdiler. Böylece Kusay, annesinin kabilesinin desteğini sağladı.37 Hatta kendi lehine Bizans imparatorunu da devreye soktu.38 Böylece Huzâ’alılar kentten uzaklaşıp, kenar mahallelerde oturmaya razı oldular.
63. Mekke, Kusay’ın yönetimi altında iken büyük bir refah düzeyine ulaştı: İdari yapı yeniden düzenlenip, daha “demokratik” bir yapıya kavuşturuldu. Örneğin Kusay, Kırk ve daha üzeri yaştaki vatandaşların şehrin işleriyle ilgili sorunları rahatlıkla tartışabileceği Dâru’n-Nedve’yi (halka açık görüşmeler evi) inşa etti. Yine bu Kusay, şehrin sakinlerinden, Mekke’ye hac için ya da fuar konuğu olarak gelenlere yardım amacıyla, Rafâde adıyla yıllık bir vergi koymuştur. Yine, çadırların yerine taştan yapılmış kalıcı konutlar yaptırarak, şehri imar eden de odur.39 Tarihçilerin çoğunluğuna göre, hiç kimse, vadideki ağaçlardan bazılarını kesmek istemiyordu; bu batıl inancı yıkan da Kusay olmuştur. Ancak Belâzurî’nin ifadesine göre, aksine, şehirdeki insanlar evlerin inşası sırasında ağaçları kesmek istemişler, ama bunu onlara yasaklayan Kusay sayesinde, ağaçlar evlerin avlusunda kalacak biçimde korunmuşlardı. Yazarımızın üzülerek bildirdiğine göre, sonraki kuşaklar bu tavsiyenin altındaki derin anlamı kavrayamamış ve çok yararlı ama iklim yüzünden tekrar yetiştirilmeleri oldukça zor olan bu ağaçları keserek, Mekke toprağını çoraklaştırmışlardır.
64. Kusay’ın oğlu ‘Abd Menâf, Mekke’nin yabancılarla olan diplomatik ve ekonomik ilişkilerini geliştirerek, şehrin saygınlığını pekiştirdi: Bizans, İran vb. ülkelerin imparatorları, kendi topraklarına karşılıklı olarak ticaret kervanları göndermek için ona yetki verdiler.40
65. Abd Menâf’ın oğlu Hâşim, cömertliği ile tanınmıştı. O da büyük bir tüccardı ve sık sık Filistin’e giderdi. Hatta Gazze’de vefat etmiş ve orada toprağa verilmişti. Mekke kervanlarının yolu Medine’den geçiyordu; bu nedenle, Hâşim’in Medineli güzel bir kadınla evlenmiş olmasına şaşırmayalım. Bu kadın, mâlikânesinin kalıntıları bugün bile Medine’ye ziyarete gelenleri hayran bırakan, meşhur kabile reisi Uhayha ibn Culâh’ın dul hanımı idi. Bu kadından, bir süre annesiyle birlikte Medine’de kaldıktan sonra amcasıyla Mekke’ye giden Abdulmuttalib dünyaya geldi.41 
66. Resulullah (AS)’ın dedesi Abdulmuttalib, hiç kuşkusuz kendisini saygın ve hemşehrilerinin sevip saydığı bir lider kılacak olan, üstün niteliklere sahip bir insan olarak karşımıza çıkar. Kendisi oldukça uzun boylu, kumral tenli ve hoş sakallı biri olarak anlatılır. Gördüğü bir rüya üzerine, Curhum oğullarının gidişinden sonra izi kaybolmuş olan kutsal Zemzem kuyusunun kaynağını yeniden bulmuştur.42 Şehrin tapınağı olan Ka’be’ye birkaç adım uzaklıktaki bu kutsal kuyuya Abdulmuttalib’in tek başına sahip çıkmasına şiddetle karşı çıkıldı. Konu, bir hakem, bir kehanet ve hatta bir güç gösterisi haline getirildi. Abdulmuttalib annesinin ailesiyle olan bağlarını daima korumuştu ve onları sık sık ziyaret edip armağanlar verirdi.43 Bu nedenle, tarihçilerin, bu davada kendi akrabalarını savunmak üzere Medine’den bir süvari birliğinin çıkıp geldiği biçimindeki haberleri bizi şaşırtmamalıdır.44 
67. Resulullah (AS)’ın ailesiyle Huzâ’a kabilesi arasında imzalanan ve İslam’ın ortaya çıkışından sonra da geçerliliğini korumuş olan ittifak antlaşması işte bu döneme rastlar. Bize eski bir uygulama olan ve İbrahim (AS) olayını hatırlatan, Abdulmuttalib’in eğer on oğlu olursa bunlardan birini Allah’a adayacağı45 biçimindeki adağı da aynı tarihlere rastlar. Sözüne sadık biri olan Abdulmuttalib seçimi fal açtırarak belirlemek ister ve falın sonuncunda müstakbel Resulullah (AS)’ın babası seçilir. Kâhin bir kadının (arrâfe) tavsiyesi üzerine, bir miktar deve ve oğlu Abdullah arasında tercih yapma işi Allah’a havale edilir. Açılan falda oğul çıktıkça, kurban edilecek deve sayısı da, sonunda Allah katında develer kabul edilinceye kadar artırılır. On ile başlayan deve sayısı, bahis bittiğinde yüz deveyi bulmuştur.
68. Yemen’e yaptığı bir yolculuk sonrasında ağarmış saçları boyama yöntemini Mekke’ye ilk sokan da yine Abdulmuttalib olmuştur.46 Anlatıldığına göre, Kuzey-Batı Arabistan’da oturan Cuhâmî’lerden birinin Mekke’de öldürülmesi üzerine, Cuhâmîler, intikam almak için, bu kabilenin topraklarından geçmekte olan bir Mekkeliyi tutsak ettiler. Bu olay sırasında Abdulmuttalib Ta’if’e yolculuğa çıkmıştı. Döndüğünde, Cuhâmîler nezdinde arabuluculuk ederek, hemşehrisinin serbest bırakılması için kendi cebinden yüklü bir fidye ödedi.47 Yine, Abdulmuttalib’in güvencesinde ve komşusu olan Mekkeli bir Yahudi’nin, faili meçhul bir cinayete kurban gittiği anlatılır. Uzun ve zahmetli araştırmalardan sonra, Mekkeli bir kabile reisi olan Harb ibn Umeyye’nin komployu düzenlediği öğrenilir. Tamamen suçsuz olduğunu ileri sürmesine rağmen, sanık, tarafsız birinin hakemliğini kabul etmek zorunda kalır. Taraflar önce Habeş kralı Necâşî’ye başvurmaya razı olurlarsa da, onun bu görevi kabul etmemesi üzerine, bir başka hakem seçilir. Bu hakem, Harb’in aleyhine karar vererek, onu kan bedelinin yanı sıra, Yahudi’den çaldığı değerli eşyanın bedelini de ödemeye mahkum eder. Bunların hepsi, öldürülen Yahudi’nin bir yeğenine Abdulmuttalib tarafından ödenmiştir.48 Mekke’yi ele geçirip, Kâ’be’yi yıkmak ve burada Hıristiyan dinini yaymak amacıyla gelen Yemen’in Habeş valisi Ebrehe ile görüşmeleri yapan da yine Abdulmuttalib’dir.49 Kur’an’da söz konusu edilen50 ve “Fil Sahipleri”nin giriştiği bu askerî seferin sonuçlarına ilerde ayrıntılı olarak değineceğiz. Muhammed (AS) işte bu Fil Yılı’nda doğmuştur. Sekiz yıl sonra, artık iyice yaşlanmış olan Abdulmuttalib vefat ettiğinde, Mekke’de tutulan yas o denli büyük oldu ki, şehrin çarşısı günlerce kapalı kaldı.51 Ailesi içinde, kızları ve diğer hanım akrabaları ağıtlar yakmanın yanı sıra, yas göstergesi olarak, birbirlerinin saçlarını başlarını yoldular. (Bk. Belâzurî, Ensâb, 148. paragraf)
69. Abdulmuttalib’in oğlu Abdullah hakkında pek az şey biliyoruz. Kendisi pek genç yaşta, henüz babası hayatta iken vefat etmiştir. Erkek kardeşleri arasında en genç kendisi idi ve Umm Hakîm adında bir de ikiz kız kardeşi vardı.52 Yakışıklı bir delikanlı olduğu söylenirdi: Amine ile evlendikten birkaç ay sonra, hamile eşini Mekke’de bırakarak kuzeye bir yolculuğa çıktı. “Ticarî bir gezi için, ya da Medine’deki dayılarını ziyaret amacıyla yola çıkan Abdullah hastalanarak, Medine’de vefat etti.”
Read more
Son Güncelleme ( Cumartesi, 05 Kasım 2011 20:50 )

Hz. Muhammed (AS)’ın Kutsal Görev İçin Seçilmesi PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan ozsoy
Cumartesi, 05 Kasım 2011 20:21
İslam İlmihali / Peygamber Efendimiz s.a.v İn Hayatı
Hz. Muhammed (AS)’ın Kutsal Görev İçin Seçilmesi
  
54. Allahu Tealâ, herhangi bir görev için kimi isterse seçebilir: O’nun kuvvet ve kudreti sınırsızdır ve O’nun dileği hudutsuzdur. Fakat, kendisine özgü bir tercih ile, bir sebepler ve sonuçlar zinciri şeklinde bu dünyayı yarattığı gibi, bu sebeplerden kimilerini de ilahi tebliğ için Muhammed (AS)’i, ve bu tebliğin yapıldığı yöre olarak da, isabetli bir biçimde üzerinde insanların yaşadığı toprakların ortasında bulunan Mekke şehrini seçmesinde görmek mümkündür.
55. İslâm’ın ortaya çıkışından önce Mekke şehri, orada oturan Kureyş kabilesine mensup Araplarca yönetiliyor; şehrin nüfusu da, yabancı kökenli köleler ve azatlı kölelerle birlikte yaklaşık onbini buluyordu. Bu Şehir-Devlet’te, monarşik bir idare yerine, ileri gelen on aileden oluşan bir oligarşi egemendi. Bu aileler arasında en çok göze çarpan iki rakip kabileden Ümeyye Oğulları (Emeviler) askerî, Hâşim Oğulları (Haşimîler) da dinsel görevleri üstlenmişlerdi. Muhammed (AS) Hâşim Oğulları’na mensuptu.
56. Kureyşliler, Irak kökenli olduklarını ve Hz. İbrahim’in soyundan geldiklerini söylüyorlardı. Uygulanan dini zulmün ardından ana vatanını terk ettiği zaman, Hz. İbrahim önce Mısır’a gelmiş, daha sonra da, ilk oğlu İsmail’in annesi Hacer’le26 evlendiği Filistin’e geçmişti. Daha sonra Hacer ve İsmail, İbrahim (AS)’ın evini terk etmek ve “Şûr yolu üzerinde bulunan bir su kaynağının yakınlarında”, çöllük bir yerde yerleşmek zorunda kaldılar. Kureyşlilerin ifadesine göre burada söz konusu edilen, Mekke bölgesi ve Zemzem kaynağıdır. İsmail, Curhum kabilesinden bir Arap’la evlendi. İbrahim (AS) arada sırada Suriye’den gelerek İsmail’i ziyaret ediyor ve oğlu İsmail’in de yardımıyla, tek tanrı inancına adanmış olan Ka’be’yi, yani Beytullah’ı inşa ediyordu. İslâm’ın ortaya çıkışı öncesinde bu yapı tüm Arabistan için bir hac mahalli haline gelmişti. Kur’an, Kudüs’teki mabetten çok daha eski olan Ka’be’yi, Allah’ın yeryüzündeki “İlk Ev”i olarak nitelendirmekle hiç de mübalağa etmiş görünmemektedir.
57. Demek ki Muhammed (AS)’ın soyu sadece en eski tek tanrı inancının geleneklerini kuşaktan kuşağa sürdürmekle kalmayıp; aynı zamanda damarlarında Babilli, Mısırlı, Arap gibi farklı insan ırklarının kanını da taşımaktaydı. Bu durum onu dar görüşlü peşin yargıların üstünde tutuyordu. Muhammed (AS)’ın yakın akrabaları arasında Grek bir kadın27 da görmekteyiz. Hakikaten, klasik bir soybilim uzmanı olan Mus’ab,28 Ebu’r-Rum ibn ‘Umeyr’in annesinin bir Grek olduğunu belirtmektedir. İşte bu Ebu’r-Rum’un kardeşi, Kureyş kabilesinden, Mekke’li ve Resulullah (AS)’ın yakın bir akrabası olan Mus’ab ibn Umeyr, aynı zamanda Resulullah (AS)’ın halasının kızıyla evlenmişti (Bu kadının adı Hamne binti Cahş idi ve annesi de Umame binti Abdu’l-Muttalib idi). Daha sonraki dönemlerde, Muhammed (AS)’ın, insan ırklarının bu şekilde birleştirilmesi üzerinde durduğunu görür ve kendi evinde Arap kökenlilerin yanı sıra Yahudi ve Kıptî kadınlara da rastlarız.
58. İbn-i Habîb,29 bize yirmi kuşak boyunca Resulullah (AS)’ın büyükannelerini gösteren ilginç bir çalışma bırakmıştır. Diğer kaynakların30 yanı sıra, bu eserde, Resulullah (AS)’ın dayıları olan Abd Yâliller’in Tâ’if’i yönettiklerini okuruz; Resulullah (AS)’ın dedesi olan Abdu’l-Muttalib’in annesinin soyu, Hîre’deki Lahmîler hanedanından çıkmış bir aileye kadar gitmekteydi. Bu büyükannelerin geldiği kabileler arasında, Kinâne, Ezd, Huzâ’a, Kudâ’a, Süleym, Advân vb. Arap Yarımadası’nın çok çeşitli kabilelerine rastlamaktayız (Bk. 1100-1119. paragraflar).
59. Abdu’l-Muttalib, Mekke oligarşisinin on “bakan”ından biriydi. Aralarında, yaşça büyük olmamakla birlikte babası Abdu’l-Muttalib’den önce vefat eden Abdullah’ın da bulunduğu on oğlu olmuştu; Muhammed (AS), kendi babasının vefatından birkaç hafta sonra dünyaya gelmişti. Bu koşullarda, Muhammed (AS)’ın, doğduğu şehirde herhangi bir makam ya da rütbe edinme olasılığı yoktu. Kalben ve rûhen edindiği nitelikler, yaşının ilerlemesine bağlı olmaksızın, sonraki yıllarda giderek artmıştır. Bu, daha çok, kibir, acelecilik, lüks yaşama tutkusu, çalışmayı hor görme gibi kusurlarından arınmış ve istenen çoğu niteliğin kendisinde toplandığı, kraliyet ailesinden küçük bir çocuğun durumunu andırmaktadır. Üstelik veliaht prens olacak biri genellikle kendi akrabaları ve çevresindeki dalkavuklar tarafından yoldan çıkartılır; küçük kardeş ya da yetim bir çocuğun ise uygun koşullarda yetiştirilmek için daha çok şansı vardır. Muhammed (AS), kendisini koruyup gözeten yakınlarını art arda kaybetti: Annesinin vefatından sonra yaşlı dedesinin yanında kaldı; onun da vefat etmesi üzerine, henüz sekiz yaşında iken, cömert ancak fazla bir maddî geliri olmayan amcası Ebû Tâlib’in yanına yerleşti. Çok geçmeden geçimini çobanlık yaparak sağlamak zorunda kaldı. Dokuz yaşında iken, Filistin’e ticari amaçlı bir seyahat için amcasına refakat etti. Sonraki yıllarda tek başına, Mekke’li zengin bir hanımın ticaret mallarıyla birlikte bir kez daha Filistin’e gidecektir. Aynı şekilde onu Hubâşe’de31 (Yemen) ve Abdu’l-Kays’ların (Doğu Arabistan’ın Bahreyn-Umân bölgesi) memleketinde32 hep bir tüccar olarak görürüz. Kaynaklarda belirtilmemesi tersine bir delil olarak öne sürülmeyecek olursa, en azından bir kere de, belki deniz yoluyla Habeşistan’a gittiğini söylemek gerekir. Bütün bu ticarî seyahatler onu Bizans’ın, Fars ülkesinin, Yemen’in ve Habeşistan’ın idari ve ticari kanun ve âdetlerini öğrenmek zorunda bırakmıştır. Olgunluk çağında, yani kırk yaşına geldiğinde oldukça deneyim kazanmış olan bu insan, mensup olduğu topluluğu düzeltmek için kolları sıvadı. Doğduğu şehirde el-Emîn33 (dürüst) lâkabını almıştı. Şehrin dul ve yetimleri onun şahsında en güzel sığınağı buluyorlardı; yabancı tüccarlar bile, Mekke’ye geldikleri zaman, borçlarını ödemekte geciken Mekkelilerden34 alacaklarını tahsil için en sonunda onun desteğine başvuruyorlardı. Amcası Ebû Tâlip, yeğeninin faziletlerini dile getirmek için şu şiirini yazmakla hiç de abartmamıştır:
      Ey adına hürmeten yağmur duâsına çıkılan kumral yüzlü,
            Dulların koruyucusu, yetimlerin sığınağı!35
Read more

Çirkin Söz Konuşanın Yapacağı Tevbe Ve Dualar PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan ozsoy
Cumartesi, 05 Kasım 2011 18:45
İslam İlmihali / Dualar, dua, yemek duasi, hatim duasi,

Çirkin Söz Konuşanın Yapacağı Tevbe Ve Dualar

 

Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

"Şeytandan bir dürtüş seni dürterse, hemen Allah'a sığın."[169]

"Allah'ın azabından korkanlara Şeytan'dan bir vesvese dokunduğu za­man düşünürler de, hemen onlar gerçeği aörüp vesveseyi atmişlar-dır."[170]

"O kimseler ki, bir günah işledikleri zaman yahut nefislerine zulmet­tikleri zaman, Allah'ı anarlar da günahları için Allah'dan mağfiret diler­ler. Allah'dan başka günahları kim bağışlayabilir. Bir de yaptıkları gü­nahlara bilerek ısrar etmezler. İşte onların mükâfatı Rablerinden bir mağ­firettir ve içlerinde ebedî kalıcı oldukları halde, altlarından nehirler akan Cennetler vardır. (Böylesine güzel) iş yapanların mükâfatı ne güzel­dir!.."[171]

997- Ebû Hüreyre'den (Radiyallahu Anh) yapılan rivayetde Peygam­ber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Kim yemin eder de, Lât ve Uzza (putları) adına yemin ederse, (tevbe ve istiğfar edip) Lâ İlahe İllallah, desin. Kim de arkadaşına: Gel seninle kumar oynayalım derse, (günahına keffareî) sadaka versin."[172]

Bil ki, haram konuşan yahut haram işleyen kimsenin hemen tevbe et­mesi vacib olur. Tevbenin üç erkânı vardır: Yaptığına pişman olup he­men günahı söküp atmak. Hiç bir zaman o günah işe dönmemeye kararlı olmak. İşlenen günahda kul hakkı da varsa, bu üç şart yanında dördün­cü bir şart daha ona vacib olur. O da hakkı sahibine geri vermek yahut o haktan kurtulmak için hak sahibinin rızasını kazanmak, helallik almak. Bunun açıklanması daha önce geçmişti.    ..

İnsan bir günahtan tevbe edeceği zaman bütün günahlardan tevbe et­mesi uygundur. Eğer yalnız bir günahtan tevbe edilirse, o günah için mak­bul olur. Bir kimse anlattığımız şekilde sahih bir tevbe ile bir günahtan

tevbe eder de sonra diğer bir vakıtta o günaha dönerse, ikinci dönüşle gü­nah işlemiş olur ve ondan tevbe etmesi vacib olur. Önceki günahtan ettiği tevbe batıl olmaz. Ehli Sünnetin mezhebi budur. İki mes'elede Mutezile­nin muhalefeti vardır. Başarı Allah'dandır.

 

Aslında Mekruh Olmadıkları Halde Âlimlerden Birçok Kimselerin Mekruh Kabul Ettiği Sözler

 

Bil ki, bu konu, boşuna söze aldanmamak ve ona meyletmemek için ihtiyaç duyulan şeylerdendir. Bilinmelidir ki, şer'i hükümler beştir. On­lar da Vacib (farz), sünnet, haram, mekruh ve mubahdan ibarettir. Bir delil olmadıkça bunlar üzerinde bir hüküm vermek geçerli olmaz. Şeria­tın delilleri de bellidir. Delili bulunmayan bir hükme değer verilmez, ona cevab vermeye de ihtiyaç kalmaz. Çünkü ortada bir delil yoktur; ondan dolayı ona cevabla uğraşılmaz. Böyle olmakla beraber âlimler, bu gibi hükümleri çürütecek delil göstermişlerdir.

Bu önsözden maksadım şudur: Bu işi mekruh gören vardır, diye anla­tıyorum sonra diyorum ki, bu mekruh değildir yahut bu batıldır yahut benzeri söz soyuyorum. İşte bunları ibtal için bir delile ihtiyaç yoktur. Eğer bir delil gösteriyorsam, ziyade bir iş yapmış oluyorum. Böyle batıl bir konu seçtiğimin sebibi böyle bir sözün isnad edildiği kimseye aldan­mamak için doğru ve yanlışı açıklığa kavuşturmaktır.

Bil ki, bu gibi sözlerin mekruh olduğunu söyleyenlerin büyüklüğünü düşürmemek ve onlara kötü zan beslememek için isimlerini vermeyece­ğim. Benim maksadım onlara çatmak değildir. İstenilen şey, onlardan nak­ledilmiş batıl sözlerden sakmdırmaktır; İster onlardan yapılan nakil sa­hih olsun, ister sahih olmasın... Onlardan yapılan nakil doğru ise, şanla­rını lekelemez. Bazan doğruya ihtimaliyeti olan sözlerini iyi bir maksadla kendilerine isnad ediyorum ki, görüşü benim görüşüme aykırı olan kimse baksın da, daha önceki imamın verdiği hükümle inancı kuvvetlensin. Ba­şarı Allah'dandır.

Bu tür sözlerden biri, İmam Ebu Cafer El-Nehhas'ın ' 'Şerhu Esmaillâ-hi Tealâ" kitabında âlimlerden birinin mekruh gördüğü şu sözü rivayet etmesidir,: Allah sana sadaka versin demek mekruhtur. Çünkü sadaka veren sadaka umar (halbuki Allah'ın sevaba ihtiyacı yoktur). Derim ki bu hüküm açık bir hatadır çirkin bir cehalettir. Yapılan istidlal da çok bozuktur.

998- Namazı kısaltma (kasr) konusunda Resülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şöyle buyurduğu sabittir: "(Sefer halinde namazın dört re­kâttan iki rekâta indirilmesi) bir sadakadır. Allah bunu size bağış olarak veriyor. O halde Allah'ın sadakasını kabul edin.”[173]

Yine El-Nahhas’ın, sözü geçen adamdan naklettiği şu söz de bunlar­dan biridir: Allah'ım beni ateşten âzâd et, demek mekruhdur. Çünkü se-vab bekleyen ancak âzâd eder. Derim ki bu istidlal ve iddia çok çirkin bir hatadır. Şeriat hükümlerini bilmemenin en düşüğüdür. Eğer ben, Al­lah Tealâ'nm yaratıklarından dilediği kimseleri âzâd edeceğine dair sahih ve açık hadisleri ortaya koyacak ve araştıracak olsam, kitab usandıracak şekilde uzar. Bunlardan biri şu hadistir: "Kim bir köle âzâd ederse, Al­lah Tealâ o kölenin her uzvu karşılığında ondan bir uzvu ateşten âzâd eder."[174]

Şu hadis de vardır: "Arefe gününde Allah Tealâ'nın ateşten âzâd eddi-ği kuldan daha çok âzâdda bulunduğu bir gün yoktur."[175]

Bazı kimselerin söylediği: Allah'ın ismi üzere şunu yap demek mekruh­tur; çünkü Allah'ın ismi her şeyin üzerindedir. Kadı İyad ve başkası de­miştir ki, bu söz yanlıştır.

999- Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in kurban kesme gününde ashabına şöyle buyurduğuna dair sahih hadisler sabit olmuştur: "Allah'­ın adı üzere kurban kesin." Yani, Bismillah diyerek kesin.[176]

Nehhas'ın, Ebu Bekir Muhammed İbni Yahya'dan rivayet ettiği söz de bunlardandır. Ebû Bekir âlimlerden, ediblerden ve fakıh kimselerdendi. O şöyle demiştir: Allah bizi rahmetinin kararlaştığı yerde bir-birimizi bir araya toplasın, deme; çünkü Allah'ın rahmeti için bir karar olmaktan onun rahmeti çok geniştir. Yine demiştir: Merhametinle bize rahmet et, deme.

Ben derim ki: Ebû Bekir'in söylediği bu iki söz için bir delil bilmiyo­ruz. Kendisi de söylediği söz için bir delil göstermemiştir. Rahmetin ka­rarlaştığı yer, diyen adam cenneti kasdetmiş olur ki, orada bizim topla­nıp kararlaşacağımız ve durup bekleyeceğimiz yer demek olur. Oraya girenler, Allah Tealâ'nin rahmeti ile girerler. Sonra oraya giren devamlı ola­rak kararlaşır, olaylardan ve kederlerden kurtulur. Bütün bunlar Allah Tealâ'nın rahmeti ile meydana gelir. İnsan şöyle demiş gibi olur: Senin rahmetinle ulaşacağımız bir karar yerinde bizi topla...

Nahhas'ın adı geçenden rivayet ettiği şu söz de bunun gibidir: Rabbi-me tevekkül ettim, kerim olan Rabbime, deme. Şöyle de: Kerim olan Rab-bime tevekkül ettim. Derim ki, onun söylediği bu sözün aslı yoktur.

Nahhas, adı geçen Ebû Bekir'den anlatmıştır. O şöyle demiştir: Allah'ım, bizi ateşten koru, denmesin ve yine: Peygamberin şefaati ile bizi rızıklan-dir, Allah'ım! denmesin; çünkü peygamber ateşe hak kazanana şefaat eder.

Derim ki, bu büyük bir hatadır ve açık bir cehalettir. Bu yanlış söze aldanmak korkusu olmasaydı ve yazılı kitablarda söz edilmeseydi, ben bunu anlatmaya cesaret edemezdim. Nice sahih hadisler gelmiştir ki, on­larda kâmil mü'minler için Peygamberin şefâatına kavuşmayı va'd eden teşvikler bulunmaktadır. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şu sözü vardır:

"Kim, Müezzinin söylediği gibi söylerse şefaatim ona helâl olur."[177] Bunun benzeri hadisler vardır.

Fakih olan İmam Hafız Ebu'1-Fadl İyad (Allah ona rahmet etsin) şu sözünde güzel söylemiştir: İslâmda ilk devrin büyüklerinin (Radıyallahu Anhüm), peygamberimizin şefaatini istedikleri ve ona rağbet ettikleri meş­hur rivayetle bilinmiştir.

Bu esasa göre, şefaat ancak günahkârlar için olur, deyenlerin sözüne değer verilmez. Çünkü Müslim'in Sahih'inde ve başkasında, hesabsız ola­rak Cennete gireceklere şefaat olacağı sabittir. Yine Cennetteki bazı kim­selerin derecelerinin ziyadelenmesi için şefaat olunacağı vardır. Sonra ku­suru kabullenen her akıl sahibi, afv edilmeye muhtaçtır, helake düşenler­den olmaktan korkar. Yine şefaat istemeyi kerih görenler için, mağfiret ve rahmet dilememek gerekir; çünkü günah işleyenler içindir. Bütün bunlar, ilk ve sonraki âlimlerin dualarından bilinenlere aykırıdır.

Yine âlimlerin bir kısmından anlatılan şu sözler de bu yanlış iddialar­dandır. Bunlar Kabe'yi tavaf etmeye Şavt yahut devir demeyi mekruh saymışlardır. Demişlerdir ki: Birinci dönüşe "Tavfetün", iki dönüşe "Tav-fetan, üç dönüşe (dört, beş, altıya, kadar) "Tavafat" ve yedinciye de "Tavaf" denilir.

Derim ki, onların bu dedikleri sözler için bir asıl bilmiyoruz. Cahiliyet devrinin ifadeleri olduğundan kerih saydıkları olsa gerek. Doğru ve mak­bul olan, şavt ve devir kelimelerini kullanmakta kerahet olmayıştır.

1000-  İbni Abbas'dan (Radıyallahu Anhüma) yapılan rivayetde şöyle demiştir: "Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem üç Şavt remel yapma­larını (omuz silkerek tavaf etmelerini) kendilerine emretmiş ve bütün şavt-larda remel yapmalarını emretmekten de onları sadece üçte karar kılma­ları engellemiştir. "[178]

Ramazanı oruç tuttuk, Ramazan geldi ve benzeri sözler de, ay murad edildiği zaman, yine mekruh olan sözlerdendir. Bunun kerahetinde ihti­lâf edilmiştir. Öncekilerden bîr kısmı demiştir ki: Aya izafe edilmeden Ra­mazan demek (Ramazan ayını oruç tuttum yerine Ramazanı oruç tuttum demek) mekruhtur.

Bu söz, Hasan Basri ve Mücahid'den rivayet edilmiştir. Beyhakî de­miştir ki, bunlardan yapılan rivayet zayıftır. Bizim mezheb âlimlerimize göre Ramazan geldi, Ramazan girdi, Ramazan hazır oldu ve benzeri söz­ler söylemek mekruhtur. Ancak bunlar söylendiği zaman ayın kasdedil-miş olması gereklidir. Aya delâlet eden bir ilgi ile söylenirlerse mekruh olmaz. Meselâ: Mübarek ay Ramazanı oruç tuttum, Ramazanda kalktım (ibâdet ettim), Ramazanda oruç farz olur ve Ramazan hazır oldu gibi... İşte âlimlerimiz böyle demişlerdir. Kadılar kadısı Ebu'I-Hasan El-Mâverdî "EI-Hâvî" kitabında, Ebu Nasri's-Sabbağ" El-Şamil" adlı kitabında da iki imamımız olarak bunu nakletmişlerdir. Yine bunlardan başka âlimle­rimiz bunu ashabdan mutlak surette nakletmişler ve Beyhakî'nin Sünen'-inde rivayet ettiğimiz hadisi delil göstermişlerdir.

1001- Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Siz Ramazan demeyin; çünkü Ramazan Allah Tealâ'mn isimlerinden bir isimdir. Ancak Rama­zan ayı deyiniz."

Beynakî bu hadisi zayıf görmüştür. Zayıf olduğu da meydandadır. Ra­mazan üzerinde çok eserler yazılmasına rağmen hiç kimse Ramazan'ın Allah'ın isimlerinden biri olduğunu söylememiştir. Doğrusu, -Alah bilir-İmam Ebu Abdullah El-Buhârî'nin Sahih'inde söylediği ve âlimlerden çok­larının ifade ettikleri şu sözdür: Nasıl söylenirse söylensin, mutlak suret­te bunun keraheti yoktur. Çünkü kerahet şer'i bir delille sabit olur. Bu­nun mekruh olduğuna dair bir hüküm sabit olmamıştır. Aksine cevazına dair hadisler sabit olmuştur. Bu konuda Buhârî ve Müslim'in Sahihlerin­de sayılmayacak kadar hadisler var'dır. Eğer bunları araştırıp toplamaya koyulsaydım, umarım ki, bunlar yüzlerce hadisi bulur. Fakat maksad bir hadisle elde edilmiş olur. Buhârî ve Müslim'in Sahihlerinden rivayet etti­ğimiz bunların hepsi için yeterlidir:

1002- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, Re-sülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Ramazan gel­diği zaman Cennet'in kapıları açılır, cehennemdin kapıları kilitlenir ve Şey­tanlar bağlanır." Buhârî ve Müslim'in bazı rivayetlerinde bu hadis şöyle­dir: "Ramazan girdiği zaman." Müslim'in bir rivayetinde de: "Rama­zan olduğu zaman" şeklindedir. Buhârî'nin bir hadisinde de: "Ramaza­nı (bir gün önceden oruç tutarak) karşılamayın" şeklindedir. Yine Sahih'de şöyle rivayet vardır: "İslâm beş esas üzerine kurulmuştur. Ramazan oru­cu bunlardan biridir." (Bu rivayetlerde izafetle Ramazan ayı diye buyu-rulmamaktadır.) Bu ifadelerin benzerleri çoktur ve maruftur.

Önceki devir âlimlerinden nakledilen şu söz de bunlardan biridir: Ba­kara Sûresi, Duhan Sûresi, Ankebut Sûresi, Rûm Sûresi, Ahzab Sûresi ve benzen isimleri söyleyerek sûreleri anmak mekruhtur. İçinde Bakara anılan sûre, içinde Nisa anılan sûre ve benzeri ifade kullanılarak sureler adlandırılır demişlerdir. Derim ki, bu iddia Sünnete aykırı olan bir hata­dır. Bunların kullanılışı, sayılamayacak kadar çok yerlerde, hadislerde sabit olmuştur.

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şu hadisi bunlardan biridir: "Bakara Sûresinin sonunda iki âyeti kim bir gecede okursa, bu iki âyet onu (Allah'ın izni ile kötü akıbetten) korurlar." Bu hadis Sahihayn'da[179] vardır. Benzerleri sayılamayacak kadar çoktur.

Mutarrif'den (Allah ona rahmet etsin) nakledilen şu söz de bunlardan bindir: Allah Tealâ Kitabında buyurur, demek mekruhtur. Ancak Allah Tealâ (Kitabında) buyurmuştur, denilir. Buyurur sözü hal ve istikbale de­lâlet eden müzari bir fiil olduğu için bunu kullanmayı mekruh görmüş­tür. Allah Tealâ'nın sözü, O'nun kadim (ezeli ve ebedi) olan kelâmıdır. Derim ki: Bu söz makbul değildir. Bunun kullanılışı çok yönlerle sahih hadislerde sabit olmuştur. Ben Müslim'in şerhinde buna işaret ettim. "Âdâbu'I-Kurrâ" kitabında Allah Tealâ söyle buyurmuştur: "Allah hakkı söyler." (Ahzab/4). Burada Allah müzari fiili ile buyuruyor.)

1003- Ebû Zer'den rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Peygamber Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Aziz ve yüce Allah buyurur: Kim (Allah'ın rızâsına uygun olarak) iyilik yaparsa, ona on misli sevab

Buhârî'nin:

"Sevdiğinizi harcamadıkça takvaya eremezsiniz" âyetinin[180] tefsi­rinde Ebu Talhâ "Yâ Resûlellah! Allah Tealâ! "Sevdiğiniz şeylerden har­camadıkça hayra eremezsiniz" diyor." dedi.

 


Read more

Sponsor Bağlantı

ilahim Takvim

< Kasım 2011 >
Pz Sa Ç Pr Cu Ct Pz
  1 2 3 4 6
7 8 9 10 11 12 13
14 15 16 17 18 19 20
21 22 23 24 25 26 27
28 29 30        

Sitemap

xml   html