Sponsor Bağlantı

Sponsor Bağlantı

Sponsor Bağlantı

Çarşamba, 28 Aralık 2011
Uhdud Fil Ebabil PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan ozsoy
Çarşamba, 28 Aralık 2011 21:50
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,

UHDUD
FiL
EBABiL


Kur'ân-ı Kerîm'de, isimlerinden Uhdûd eshabı olarak bahsedilen bir topluluk vardır. Uhdûd, arapçada yerdeki derin ve uzun hendek veya yarığa denir. Dönemin kafirleri, müminleri imanlarından vazgeçirmek için içi ateşle dolu hendekler hazırlamışlardı. Müminleri bu hendeklere attıkları için Eshabu'l Uhdûd adını almışlardır. Efendimiz, Uhdûd eshabını andıkları zaman, ölümü aratacak bu türlü belalara uğramaktan Allahü tealaya sığınırlardı.

Zaman itibariyle Kur'ân-ı Kerîm'in nüzulünden çok uzak olmayan bir dönemde yaşanan bu olay, Mekkelilerce meşhur ve çok bilinen bir olaydı. Eshab-ı kirama yaptıkları zulümler dayanılmaz noktaya eriştiğinde, müşrikleri ikaz için Uhdûd toplumunun yaptıkları zulümler ve başlarına gelen belalar, ayet-i Kerîmelerle şöyle anlatılmıştır; "Hazırladıkları hendekleri tutuşturulmuş ateşle doldurup çevresinde oturarak iman eden kimselere, dinlerinden dönmeleri için yaptıkları işkenceleri seyredenlere lanet edilmiştir. Bu inkarcıların, iman edenleri ateş azabına uğratmaları, onların sadece, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisinde bulunan, Aziz ve Hamid olan Allah'a iman etmiş olmalarındandır. Allah herşeye şahiddir. Muhakkak ki, iman etmiş erkek ve kadınları dinlerinden çevirmeye uğraşanlar, eğer tevbe etmezlerse, onlara cehennem azabı vardır. Yangın azabı vardır."

Bu olayların başlangıcında yaşanan bazı sahneleri Efendimiz şöyle anlatmışlardır; "Bir kralın bir sihirbazı vardı. Sihirbaz yaşlanınca kral, sihri öğretmesi için onun yanına bir genç kattı. Meğer o gencin yolu üzerinde bir alim zat varmış. Gencin kalbi bu zata meyletmiş ve onun dinine girmiş. Günlerden bir gün sihirbaza giderken bir büyük yılana rastgelmiş. Yılan, insanların yoldan geçmesine engel oluyordu. O genç, eline bir taş alıp; "Ya Rabbi, alim olan zat, senin katında sihirbazdan daha hayırlı ise bu taşla yılanı öldürmeyi nasip et" diye dua ederek yılanı öldürmüş. Daha sonra o genç, duası bereketiyle anadan doğma körlüğü, alaca deri hastalığını ve daha nice hastalıkları iyi eder olmuş.

Kralın bir arkadaşı vardı. Bir gün kör oldu. Gencin meziyetlerini işiterek yanına gitti. Genç dua edince körlükten kurtuldu. Kral arkadaşına nasıl olduğunu sorunca arkadaşı, gencin diliyle beni Rabbim iyileştirdi diye cevap verdi. Bunun üzerine kral, bendan başka rab mı tanıyorsun diyerek adamcağıza öyle işkenceler etti ki gencin adını vermek zorunda kaldı. Genç te işkenceye çekilince alim zatın kimliğini vermek zorunda kaldı. Alim zatı dininden çıkarmaya zorlayan kral, başarılı olamayınca onu bıçkıyla ikiye bölerek öldürdü. Aynı teklifi gence yapınca genç te reddetti. Onu da kayalıklardan atarak öldürmek üzere bir dağın tepesine gönderdi. Tam atacakları sırada dağ sarsıldı ve kralın bütün adamları öldü. Kral bu sefer suda boğsunlar diye gemiyle denize gönderdi. Gemidekiler helak olsa da genç, suyun üzerinde yürüyerek sahile çıktı. Kralın huzuruna vararak; "Beni öldürmene imkan yok. Ancak insanları bir araya toplayıp beni bağlarsan ve ok torbamdaki oklardan birini alarak; bu gencin rabbisinin adıyla diyerek oku atarsan öldürebilirsin" deyince kral da aynısını yaptı. Genç, şakağına saplanan okla şehid oldu. İnsanlar bu olayı görünce, hep birlikte gencin rabbisine iman ettiklerini söylediler. Kralın çevresi; "İşte şimdi korktuğun başına geldi" deyince kral, hendekler kazdırarak içlerinde ateşler yaktırdı. İman edenleri de o ateşe attılar. Hatta beraberinde süt emen bir çocuk olan üç çocuklu bir kadın vardı. Kral kadına; "Dininden dön, yoksa çocuklarını ateşe atarım" dedi. Kadın dininde sebat etti. Bunun üzerine büyük oğlunu ateşe attı. Kral yine aynı şeyi teklif etse de kadın yine reddetti. Kral, ortanca oğlunu ateşe attı. Kral aynı teklifi tekrar yapsa da kadın yine dininden dönmedi. Kral bu sefer kundaktaki bebeğini ateşe atmak üzere kendisinden aldıklarında kadıncağız dininden dönmeye azmetti. Ancak beşikteyken konuşan çocuklardan biri olan bu yavru, annesine seslenerek; "Anneciğim, sen doğru yoldasın, üzülme, sakın islamdan dönme" deyince anneyle çocuğunu ateşe attılar."

YAŞADIKLARI DÖNEM
İslami kaynakların Uhdûd eshabı ile ilgili olarak naklettikleri bu olay, Efendimizin dünyayı şereflendirmelerinden 90 sene önce 480 M'de Necran'da, Himyeriler zamanında yaşanmıştır. Bunu, diğer milletlerin tarihleri ve arkeolojik bulgular da teyid etmektedir.

Necran, Mekke ile Yemen'in arasında bulunmaktadır. Dönemin Himyeri kralı Zü Nüvas isminde bir yahudi idi. Halkın yahudi dinine girmesi için çaba gösteriyordu. Îsâ aleyhisselamın şeriatine bağlı olan mü'minlerin (bugünkü teslis inancında olmayan gerçek İseviler) çoğalması üzerine baskıya başladı. Necranlılar baskıya boyun eğmeyince Süryani kayıtlarına göre 120 bin kişilik kuvvetli bir ordu ile üzerlerine vardı. Karşı duranları öldürdüler. Esirleri ise hapsettiler. Bundan sonra büyük hendekler kazdırarak içlerine ateşler yaktırdı. Yahudiliği reddedenlerin hepsi diri diri ateşe atıldı. Sonuçta Necranlı bazı mü'minler kaçabilmişler, diğerleri ise din değiştirmiş gibi göründüler.

Mekke'nin Cürhümlü reislerinden Hâris b. Müdâd, kendisine sığınan Necranlı mü'minleri himaye altına alır. Bunula da kalmaz, bu vahşetin sorumlularını cezalandırmak için askeri bir sefer düzenler. Bu seferin sonucu bilinemiyor. Ancak İran'ın İsfehan şehrinde bir mezar taşında; "Ben, hendeklerin sahiplerini/Uhdûd eshabını cezalandıran Hâris b. Müdâd'ım" yazısı bulunmaktadır ki; muhtemelen haris, kısmi başarılar elde ettikten sonra mağlup olarak İsfehan'a kaçmış olmalıdır.

Süryani kaynaklarının bildirdiğine göre Zü Nüvas bununla da kalmaz, Güney Irak'ta hüküm süren Hire kralına haber göndererek onun da ülkesine sığınan müminleri imha etmesini ister.

Zü Nüvas'ın bu vahşeti, o zamanlar büyük yankı uyandırmıştı. Şehid ailelerin arzusu üzerine Doğu Roma destekli Habeş ordusu Yemen'e hareket eder. Fakat Zû Nüvâs, Habeşli komutanlara muazzam para vaadinde bulunur. Bu teklife aldanan komutanlar, parayı almaya geldiklerinde kılıçtan geçirilirler. Başsız kalan habeş ordusunun bir kısmı kaçar, bir kısmı da imha edilir. Bu harekatın sonucunu anlatan 518 M tarihli iki kitabe vardır ki, bunlarda, 13 bin ölü, 9 bin 500 esir ve 28 bin büyük ve küçük baş hayvan ele geçirildiğini yazılıdır. Bu hezimet üzerine yine Doğu Roma destekli büyük bir Habeş ordusu ikinci bir harekat başlatırlar. Babu'l mendep boğazına gelindiğinde gemilerin bir kısmının alabora olmasına rağmen harekata devam edilerek Himyer ordusu bozguna uğratılır. Yakalanacağını anlayan Zû Nüvâs, kendisini kayalıklardan denize atmak suretiyle intihar eder.

EBREHE
Böylece Yemen'in idaresi tamamen Habeşlilerin eline geçmiştir. Habeş Necaşisi buraya derhal genel bir vali tayin ederek halkın, dini inanışlarında serbest olmasını sağlar. Yemen'e ilk tayin edilen vali Aryat'tır. Burada bir süre valilik yapan Aryat, meşhur Ebrehe tarafından öldürülür. Habeş necaşisi bu olayda suskun kalmak zorunda kalır. O dönemde Yemen'deki İsevilik, henüz bozulmamış saf bir İslamı temsil ediyordu. Yani; Baba-oğul-kutsal ruh üçlemesine saparak Îsâ aleyhisselamı tanrı tanımayan ve domuz eti yemeyen gerçek İsevilik hüküm sürüyordu. Ebrehe'nin başa geçmesiyle İsevilikte dejenerasyonun başladığı görülür. Bunu, Ebrehe'nin 543 M yılında tanzim ettirdiği bir kitabesinde açıkça görmekteyiz. Ebrehe'den önceki kitabeler, İslamiyetteki besmeleyle aynı manada olan; "Rahim olan Allah'ın rahmeti, kudreti ve bağışlaması ile..." diyerek başlıyordu. Ebrehe kitabelerinde ise yavaş yavaş teslisin hortladığı görülür. Bu kitabeler ise; "Rahim olan Allah'ın rahmeti, bağışlaması ve kudretiyle ve O'nun Mesihi ve Kutsal Ruhu ile...." diyerek başlamaktadır. Bu bizde, Aryat'ın öldürülmesinde hıristiyanlık dünyasında çok yaşanan bir mezheb savaşının yattığı şüphesini uyandırmaktadır. Aşağıda anlatacağımız Ebrehe'nin faaliyetlerinden de açıkça bu anlaşılmaktadır. Muhtemelen dejenere olmuş Doğu Roma İseviliği/hıristiyanlık, Aryat'ın öldürülmesiyle henüz saflığını koruyan Habeş İseviliğine galip gelmişti. Zira Ebrehe'nin yaptığı ihtilale Habeş necaşisi açıkça suskun kalmak zorunda kalmıştı. Bu suskunluğun gerisinde Habeşistan'ın pek çok konuda Bizansa bağlı olmasının yattığı düşünülebilir.

Her neyse Ebrehe, Arap yarımadası sakinlerini Hıristiyanlaştırma politikasına hız vererek San'a şehrinde büyük bir tapınak inşasına girişir. Bu bina, arap edebiyatına Kalis (eglise/kilise) ismiyle şöhret yapmıştır. Doğu Roma imparatoru, kilisenin tezyinatı için İstanbul'dan işçi, usta, mermer ve mozaik göndermekle kalmamış, dini hayatın düzenlenmesi için bir de papaz göndermişti. Bu papaz, İskenderiye'de görev yapan Gregentius isimli bir İtalyan'dı. Muhtemelen papaz, Teslis (Baba-oğul-kutsal ruh) inancına mensuptu. Zira, Habeşistan gibi yakın bir ülkeden din adamı getirtmek yerine, İskenderiye'den, hem de İtalyan bir papazın gönderilmesi manidardır. Bu papaz ayağının tozuyla Arabistan için 23 maddelik bir kanunlar mecmuası hazırlamıştır. Bu vesikanın Yunanca aslı Viyana kütüphanesi el yazmaları arasındadır. Vesika incelendiğinde bu durumun daha iyi anlaşılacağı kanaatindeyiz.

Ebrehe, söz konusu kilisenin inşası için yöre araplarına oldukça eziyet etmiş, hatta civardaki Saba Melikesi Belkıs'a ait tarihi sarayın sütunlarını tahrip etmişti. Ebrehe, bütün arapların Sa'na'daki bu kiliseye gelmesini istiyordu. Oysa yöre insanları hangi puta taparsa tapsın hac ziyareti için Kâbe'ye gidiyorlardı. Bunu engelleyemeyen Ebrehe, Kâbe'yi yıkmak için fırsat kollamaya başlar. İstediği fırsat, bir Mekkelinin Kalis'e büyük abdestini yapmasıyla ayağına kadar gelmiş olur. Belki de bu pisleme olayını bizzat tezgahlayan Ebrehe'ydi.

FİL DESTEKLİ ORDU
Sonuçta Ebrehe, MS. 570 senesinde, Efendimizin dünyayı şereflendirmesinden bir kaç ay önce, 60 bin kişilik muazzam bir ordu hazırlayarak Mekke'ye doğru yola çıkar. Ordunun güçlü olmasının nedeni fillerdi. Bunların arasında bir tanesi vardı ki, o güne kadar görülmemiş irilikte ve beyaz renkteydi. Ebrehe, geçtiği yerlerdeki tüm Kabileleri kendisine bağlayarak ilerliyordu. Bu arada kendisine karşı çıkan Ehabiş adı verilen arap konfedere kuvvetlerini Tâif yakınlarında bozguna uğrattı.

Ebrehe'nin asıl hedefi Kâbe'ydi. Zira geçtiği yerlerdeki putlarla dolu tapınaklara dokunmuyordu. Mesela Taif'te bulunan Lat putuna ve tapınağına dokunmamak üzere Taiflilerle bir anlaşma dahi yapmıştı. Taifliler bunun karşılığında, Mekke'ye kadar Ebrehe'ye kılavuzluk etmek üzere Ebû Riğal isimli birini görevlendirirler. Fakat bu rehber, yolda; el Muğammas'a gelindiğinde aniden ölür. Ebrehe'nin ordusu Mekke yakınlarında talana girerek yüzlerce büyük ve küçük baş hayvan gaspederler. Bu sırada Ebrehe'nin sürpriz bir ziyaretçisi olur. Bu ziyaretçi, Efendimizin dedesi Abdülmuttalib'dir. Asıl adı Şeybe olan Abdülmuttalib, Mekke'nin reisidir ve Yemenlilerce de tanınmaktadır. Yakışıklıdır. Yaşlı olmasına rağmen dinç ve heybetli, bunun yanında hitabeti de çok iyidir. Ebrehe ise tip olarak Abdülmuttalib'in tam zıttıdır. Bu nedenle Ebrehe, onu ilk gördüğünde etkilenir. Abdülmuttalib ondan; Kabe'ye dokunmamasını, isterse diğer kabilelerle yapıldığı gibi bir anlaşma yapabilecekleni söyler. Teklif olarak ta Tihame bölgesinin yıllık buğday gelirinin üçte birisini önerir. Fakat Ebrehe kesinlikle anlaşma yapmayacağını belirtir. Bunun üzerine Abdülmuttalib, siyahi valiyi şaşırtan bir talepte bulunur. Ordusunun gaspettiği 200 kadar devenin iade edilmesini ister. Ebrehe'nin şaşırması üzerine; "Develer bana ait olduğu için onları istiyorum. Ka'beye gelince, orası Allah'ın evidir. Sahibi ne yapacağını bilir" der. Ebrehe, develeri teslim ettikten sonra ordusunda bulunan devasa fil başta olmak üzere Ka'be'ye yönelir. Bu sırada peşpeşe müthiş olaylar meydana gelir. Önce dev fil yürümemek için direnir. Ne kadar zorlasalar da Mekke istikametinde yürümez. Yönünü başka taraflara çevirdiklerinde ise yürür.

EBÂBİL
Ordu, fil ile uğraşırken Mekke'nin batı tarafından, Kızıldeniz istikametinden bulut gibi kuş sürülerinin geldiği görülür. Kur'ân-ı Kerîm'de Ebâbîl adı verilen bu kuşlar, ağızlarında taşıdıkları pişmiş toprak parçalarını Ebrehe ordusunun üzerine yağdırırlar. Bu olay, şehri boşaltıp dağlara sığınan binlerce Mekke'linin gözü önünde gerçekleşmiştir. Bazı Mekkeliler, kuşların kanatlarından düşen tüyleri dahi hatıra olarak almışlardır. Kuşları attığı taşlar birer güdümlü mermi gibi hedefine ulaşarak koca orduyu kırıp geçirir. Bu olay Kur'ân-ı Kerîm'de müstakil bir surede şöyle anlatılmaktadır; "Rabbinin fil sahiplerine nasıl muamele ettiğini görmedin mi? Rabbin bunların hile ve planlarını boşa çıkarmadı mı? Bunların üzerine sürü sürü Ebâbîl kuşlarını göndermedi mi ki bunlar; pişmiş tuğladan taşlar atıyorlardı. Derken Allah onları, özü yenmiş dane gibi yapıverdi."

Mekkeliler askerlerden arta kalanları toplarken bu taşlardan da hatıra olarak almışlardı. Bunlardan bazıları aradan geçen 50 seneden sonra Efendimizin akrabalarından Ümmü Hani'nin evinde görüldüğü ve çocukların oynadığı nakledilmiştir.

Ebrehe ve bazı askerler ağır yaralı olarak Yemen'e döndülerse de çok acı bir şekilde peşpeşe ölürler. Ebrehe'nin göğsünün açıldığı ve kalbinin dahi dışarıya fırladığı nakledilmiştir. Ordunun imhası, Yemen'in sahipsiz kalmasına sebep oldu. Muhtemelen bu durumu Habeşistan necaşisi de umursamaz. Bu durumdan faydalanan İran, kolaylıkla Yemen'i ele geçirir.

Read more

P O M P E i PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan ozsoy
Çarşamba, 28 Aralık 2011 21:34
Faydalı Bilgiler / hikaye, hikayeler, dini hikaye, dini hikayeler,

TARiHiN iBRET MÜZESi
P O M P E i

"BİZ NİCE KARYELERİ HELAK ETTİK.
AZABIMIZ ONLARA GECELEYİN UYURKEN
VEYA GÜNDÜZÜN İSTİRAHAT HALİNDELERKEN GELMİŞTİ.
ONLARA AZABIMIZ GELDİĞİ ZAMAN;
"BİZ GERÇEKTEN ZALİMLERDENMİŞİZ"
DEMEKTEN BAŞKA İTİRAFLARI OLMADI!.."
A'raf; 4-5


Eylül 1995'te, Yeni Zelanda'da bir yanardağın aniden faaliyete geçmesi, dehşetli bir paniğe yol açmıştı. Çevredeki eğlence yerleri ve spor komplekslerinde bulunan insanların kaçışmaları, ünlü Pompei'nin son anlarını tasvir eden bir resmi andırıyordu. Bereket, benzeri bir felaket gerçekleşmedi.

Napoli Körfezi kıyılarındaki sönmüş Vezüv yanadağının civarında yer alan beş şehirden birisiydi ve Roma İmparatorluğunun sefahat merkeziydi. Romalı aristokratlar, her türlü ahlaki kaygı ve kayıttan sıyrılmış olarak burada işret eder, oluk gibi para akıtırlardı. Onları eğlendiren fahişeler ve rahipler ise, keselerini doldurmaya bakarlardı. Ama ne kadar devam edecekti bu çılgınlık?..


Günümüzden yaklaşık 1918 sene önce, imparator Caligula döneminde 23-24 Ağustos 79 günü Vezüv gürlemeye başladı ve Pompei'nin üzerine ölüm yağdırdı. Komşu dört şehir de bu felaketten nasiplerini alarak lavlar altında kalarak haritadan silinmişlerdi.

Bugün, kalıntılarından anladığımız kadarıyla felaket günü şehirde normal hayat devam ediyordu. Akşam yaşanacak rezillikler için hazırlıklar sürdüren insanlar o gün havanın oldukça boğucu olduğunun farkındaydılar. Üstelik çok hafif olan bir yer sarsıntısını da hissetmişlerdi ama önemsememişlerdi. Saat 13.00 sularında hafif bir kül yağmuru başlar. İnsanlar, el darbeleriyle silkelenebilecek olan bu külü önemsemezler. Muhtemelen yaşlı Vezüv daha önceleri de böyle ufak tefek faaliyette bulunmuş olmalı ki halk; "birazdan geçer" düşüncesiyle aldırış etmemiştir.

Ancak kül yağmurunu önce lapilli (küçük taşlar), sonra bir kaç kiloluk sünger taşlarının gelmesi takip edince tehlikenin büyüklüğü ortaya çıkar. Halk, birden paniğe kapılır, yükte hafif pahada ağır eşyalarını sırtlayarak limana doğru delicesine kaçışmaya başlarlar. Ne var ki iş işten geçmiştir artık.

Evlerine sığınanlar, yoğun kükürt dumanından boğulmamak için kendilerini dışarı atmakta, bu defa da üzerlerine yağan taşlarla helak olmaktaydılar. Korkunç felaketten kimse kurtulamamıştır. 48 saat içerisinde 18 km. lik bir alan içerisindeki Pompei ve diğer şehirler lavlar altında kalmıştı. Bunlardan yalnız Pompei'de 16 bin kişi, nüfusun tahminen %80'i yok olmuştu. Vezüv öylesine kuvvetli püskürmüştü ki, kül bulutları, felaketi haber verircesine Anadolu, Suriye hatta Mısır'a kadar uçuşmuştu.

Bu felaketten sonra Pompei unutuldu. Ta 1594 senesine kadar tarihi kayıtlarda ismi geçen ve yeri belli olmayan bir antik şehir olarak kaldı. Bu senede yapılan sulama kanalı inşaatları sırasında işçiler bazı kalıntılara rastlamışlarsa da ne olduğu anlaşılamamıştı. Ancak 1748 yılında ciddi bir şekilde kazılar başlatıldı. Dünyanın pek çok yerinden bilim adamları akın ederek bugünkü görüntüsüne kavuşturuldu.

Lavlar Pompei ve komşu şehirleri öylesine konserve etmişti ki; bugün o insanların günlük yaşayışlarını, yeni kurulmuş bir film seti gibi görebilmekteyiz. Ocaktan indirilmemiş bir domuz yavrusu, fırından çıkarılamamış ekmekler, sırtlarındaki mücevher çuvallarıyla sokak kapısını açmaya çalışırken yığılıveren kadınlar ve erkekler, şehir kapısı önünde üstüste yığılmış cesetler, bir zengin evinde cenaze şölenine katılan ve yerlerinden kalkmaya bile fırsat bulamayanlar, evler, İsis tapınağı, tiyatro... Hepsi de yaşadıkları son anları dondurulmuş bir şekilde duruyor. Yazıcı dükkanında balmumu tabletler, kitaplıktaki papirüs tomarları, hamamlarda kaşağılar, meyhane tezgahlarında kadehler ve son müşterilerin bıraktıkları paralar, ev ve dükkan kapılarında sahiplerinin isimleri, umumi tuvaletlerdeki pislik bulaşıkları bile aynen duruyor.

Tüm zenginlikler, makamlar, güzellikler... hepsi bir anda, tıpkı Kur'ân-ı Kerîm'de bildirilen Lût, Semûd ve Âd toplumlarındaki gibi yok oluvermişlerdi. İnsanlık, tarihi boyunca benzeri başka felaketler de yaşamıştı. Kur'ân-ı Kerîm, onlardan çok azını bizlere bildirmiştir. Elbette bunun belli sebepleri vardır. Zira Kur'ân-ı Kerîm bir tarih kitabı değildir. Bazı olayları nakletmesinin sebebi, sonra gelen insanların ibret almaları, hayatlarını o çerçeveye göre düzenlemelerini ihtar etmektir. Bunun için çeşitli ayet-i Kerîmelerde mealen şöyle buyrulmaktadır; "Sizden önce gelip-geçenlerin hayatlarını, gittikleri yolları ve başlarına gelenleri gözden geçirip onlardan ders alınız. Yerleri, gökleri, cansızları ve kendinizi inceleyiniz. Gördüklerinizin içini, özünü araştırın. Bütün bunlarda yerleştirmiş olduğum kuvvetimi, kudretimi, büyüklüğümü ve hakimiyetimi bulunuz, görünüz, anlayınız..."

İşte bu noktadan bakınca Pompei ve benzeri kalıntıların manası anlaşılacaktır.

Read more

Dinî Bilincin Uyanışı PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan ozsoy
Çarşamba, 28 Aralık 2011 21:15
İslam İlmihali / Peygamber Efendimiz s.a.v İn Hayatı

Dinî Bilincin Uyanışı

 

 

135. Mekke’nin manevî hayatında canlanmaya yol açan şu olay meydana geldiğinde Muhammed (AS) otuzbeş yaşındaydı: Ka’benin buhurdanlıklarla tütsülendiği bir gün, rüzgârın etkisiyle mabedin etrafındaki örtülere bir kıvılcım sıçradı ve binada yangın çıktı. Kısa bir süre sonra da yağan yağmur sele yol açtı ve yangından zaten zarar görmüş olan yapı bu felâkete karşı koyamadı.

136. O dönemde Mekke’deki dinsel yapı iyice bozulup yozlaşmıştı. Örneğin, İbn Habîb’in143 anlattığı bir olayı hatırlatalım: Medineli birkaç kabile, Kureyşlilerle bir anlaşma yapmak için Mekke’ye gelmişlerdi. Ama, Medineli ziyaretçilere, Ka’be çevresindeki tapınmalar sırasında bile güzel kızlara kur yapıp onları kucaklamanın Mekkeli gençler arasında yaygın bir adet olduğu söylendiğinde, her şey sona ermişti. Yazara göre bu, daha önceden yapılmış olan antlaşmayı bozmak için öne sürülen gerekçelerden sadece biriydi, ama Mekkelilerin bu tür şeyleri konuşurken sergiledikleri hafif meşreplikleri onların içinde bulunduğu ahlakî bozulmayı çok iyi dile getirmektedir. Bu konuda İsâf ve Nâ’ile kabileleri arasında geçen meşhur olaya da göndermede bulunabiliriz.144 (Bk. § 172)

137. Çok geçmeden şehir meclisi, mabedin yeniden inşası için bir araya geldi. Herkes, ahaliden özel bir katılım payı istenmesinde hemfikirdi; aynı şekilde, faiz, fahişelik vb. ahlâk dışı yollardan edinilen hiçbir kazancın bu iş için kabul edilmemesine karar verildi.145

138. Yağmur mevsiminde denizde bir fırtına çıkmış ve bir kilise inşası için Mısır’dan Yemen’e inşaat malzemesi taşıyan Bizans bandıralı bir gemi, Mekke’nin liman şehri Şuaybe sahilinde karaya vurup batmıştı. Haberi alan Mekkeliler limana koşup, kazazedelere konukseverlikte bulundular, ve şayet geminin kalas ve keresteleri de dahil, enkazdan kurtarabildikleri şeyleri satmaya razı olurlarsa, kendilerinden âdet olan gümrük vergisini almayacaklarını bildirdiler. Böylece önemli miktarda mermer, demir ve kereste satın aldılar. Kazazedeler arasında bulunan, Kıptî marangoz Bâkûm da Mekke’ye yerleşip, mesleğini orada icra etmeye karar verdi. Mekkeliler bütün bunlardan çok mutlu oldular.146

139. Aynı döneme rastlayan bir başka olay da şudur: Ka’benin yanına kazılan bir kuyuya, mabet için her türlü bağış atılıyordu. Bir süreden beri buraya bir vahşi hayvan girmiş, zaman zaman başını çıkartarak gelip geçenler arasında korku ve dehşet yaratmaktaydı. Yine sözünü ettiğimiz o dönemlerde, canavar başını dışarı çıkardığı sırada, kocaman bir yılan akbabası ansızın gelip üzerine atlamış ve pençeleri arasına alarak uçup gitmiş, bütün şehri sevinç ve mutluluğa boğmuştu.147

140. Binayı yeniden inşa etmek için, enkazın tamamen yıkılması gerekiyordu. Batıl inançlar yüzünden uzun süre bu konuda tereddüt ettiler. Sonunda şehrin ileri gelenlerinden biri ortaya çıkıp, birtakım sofuca dualar okuyarak ilk darbeyi indirdi. Diğerleri biraz bekleyip, Beytullah’ın “yıkıcı”sına hiçbir kötülük gelmediğini görünce, onlar da yıkım işine giriştiler. Kaynaklarımızın ifadelerine göre, İbrahim Peygamber’in esas inşaat sırasında koymuş olduğu, yeşil renkli temel taşlarına ulaşılıncaya kadar yıkıma devam edildi ve mabedin eski arsası üzerinde yeniden inşasına karar verildi.148

141. Ka’be, geometrik küp biçiminde, dört duvarlı bir oda idi. Toplanan malzemeler İbrahim (AS) zamanındakine benzer bir bina yapmaya yetmediği için, binanın bir kısmının çatı ile örtülmesine, bir kısmının da çatısız bırakılmasına karar verildi. Yüksekliğin yıkılan binaya göre biraz daha fazla olmasına ve eşiğe, kapı anahtarını elinde bulunduran görevlinin “giriş ücreti” almasına imkân sağlayan bir “geçit” konulmasına karar verildi. Çatısız bölmeye giriş serbestti ve burası yemin törenleri ve diğer büyük törenler için kullanılıyordu.149 Duvarlar yükselmeye başlayıp, kutsal Haceru’l-Esved (Kara Taş)’i yerine koymaya sıra geldiğinde, ciddi bir anlaşmazlık çıktı: Kabilelerden her biri, bu şerefin kendilerine ait olmasını istiyordu. Kimileri ise, içi kan dolu kâseler getirip, isteklerinden vazgeçmeyeceklerine yemin ederek, bu kanı yalamaya kadar işi ileri götürmüşlerdi. Eşraftan yaşlı bir zât, bu ihtilafın çözümlenmesi için kur’a çekilmesini önerinceye kadar çekişmeler devam etti. Öneri şu idi: “Bu işi Allah’a bırakalım, ve şimdi buraya gelecek olan ilk kimseyi hakem olarak kabul edelim.” Kader, bu kişinin Muhammed (AS) olmasını istemişti. Herkes onun dürüstlüğünden emindi. O da, bir örtü getirtip yere serdi, taşı örtünün üzerine yerleştirdi ve sonra her bir kabilenin temsilcisinin örtünün bir ucundan kaldırmasını istedi. Sonra bizzat kendisi, taşı istenilen yere yerleştirdi. Herkes bundan son derece memnun olmuştu.150

142. Son olarak bir olayı daha belirtelim: Duvarların inşası için taş taşıyan işçiler, omuzları taştan zedelenmesin diye, peştamallarını çıkartıp omuzlarının üzerine koyarlardı. Muhammed (AS) ise böyle yapmadığı için, mübarek omuzları yara bere içinde kalmıştı. Amcası Abbâs’ın önerisi üzerine o da öyle yaptı ama, hadiste nakledildiğine göre, çıplak kalır kalmaz düşüp bayıldı. Hemen örtüsüne büründü ve artık tekrar işe başlamadı.151

143. İnşaat bittiğinde, binanın içi kadar dışını da heykellerle süslediler. Kaynaklarda belirtildiğine göre, içerde, Meryem ve oğlu İsa (AS)’nın temsili resimleri yanında, İbrahim ve İsmail’in de resimleri bulunuyordu.152 Yine bahsedildiğine göre, Allah’ın Evi (Beytullah) olan Ka’be’nin çevresinde üçyüzaltmış put vardı.153 Tek bir Allah inancı uğruna yapılmış bir mabet, böylece bir panteon154 haline getirilmişti. Bu durum, dini uygulamaların giderek basit ve sıradan bir putperestliğe dönüştüğünü gören daha yüksek bir din anlayışına sahip olan bir kısım yöre sakinlerini uzun uzun düşündürmüş olsa gerektir.

144. Doğu Arabistan’da yaşayan Benû Hanîfe kabilesinin, un ve hurmadan nasıl görkemli bir put diktikleri ve bir kıtlık sırasında bunu parçalara ayırıp yiyecek kadar ileri gittikleri Mekke’de bilinmekteydi.155 Bedevîler, çölde tapınmak için taş bulamadıkları zaman, bir kum yığını üzerine develerini sağıyorlar, sonra orada tapınma hareketlerini yapıyorlardı. Kimi zaman da, bu putlara hazırladıkları süt ürünlerinden (tereyağ vs.) sunuyorlardı. Batıl inanç sahibi olan bu insanlar, bu tür sunulan eşyalara hiç el sürmezlerdi. Ama kabilenin köpekleri için durum hiç de böyle değildi. Bu köpekler, o tür yiyecekleri yalayıp yerler, sonra da zavallı putların üzerine işerlerdi.156 Hangi aklı başında insan, putlara yakıştırılan güç ve kuvvet konusunda derin düşüncelere dalmaz? Hatta, anlatıldığına göre Mekke’de, adamın biri tapınmak için güzel görünüşlü taşlar bulur, ama daha güzel bir başka taş bulduğunda, artık kendi gözünde değersiz hale gelen eskisini atıp, yenisini tapınma aracı olarak kullanırdı.157

145. Bu tür olaylar, aklı başında insanların düşünmesi için birer ibret tablosu oluştururlar. Nesiller boyunca, Mekkeliler, yabancı ülkelere, Hıristiyan ve Mecusî topraklarına seyahat etmişler, yabancılar da Mekke’ye uğramışlardır. Öyleyse ileri düzeyde anlayışa sahip birtakım insanlarda bir bilinçlenmenin meydana geldiğini ve aynı çatı altında yaşayan aile bireylerinin farklı dinlere sahip olduklarını görmek, bizi şaşırtmamalıdır. Bunlardan kimileri Hıristiyanlığı benimserken, diğer bazıları daha başka inançlar peşinde idiler. Zeyd ibn Amr ibn Nufeyl’in başından geçenlerin ise özel bir yeri vardır: O, putlara sunulan kurbanların etini yemezdi158 ve aradığı şeyi ne Hıristiyanlıkta ne de Yahudilikte bulamadığı için, “Ey Allahım! Eğer hangi ibadet etme biçiminin senin hoşuna gideceğini bilseydim ona uyardım, ama bunu bilmiyorum” der, sonra da secdeye kapanırdı.159 Muhammed (AS) de, Ukâz fuarında iken dinlemiş olduğu, Saidetu’l-Iyâdî’nin tektanrı inancıyla ilgili hitabesini hiç unutmadı.160 Kendisi de bazen Lebîd ve Umeyye ibn Ebi’s-Salt’ın aynı konuda yazılmış şiirlerine atıfta bulunurdu.161 Hıristiyanlığın, Muhammed (AS)’ın hanımının akrabaları arasında biraz yayılmış olduğunu daha önce görmüştük. Mekke’de papaz ve keşiş bulunmazken, şehirde çok sayıda Hıristiyan köle oturmaktaydı.162

146. Muhammed (AS)’ın ailesi, orta halli Mekkeliler gibi genellikle putperestti ve kutsal Zemzem suyunu hacılara dağıtmak vb. gibi kamuya ait birtakım kültürel görevleri ellerinde bulunduruyorlardı. Ka’be’nin yeniden inşa edilmesinden bu yana, Muhammed (AS)’de ruhsal ve manevî bir bilinçlenme göze çarpmaktaydı. Vaktiyle dedesi Abdulmuttalip Ramazan aylarında Hira mağarasında inzivaya çekilirdi.163 Muhammed (AS) da, zamanı gelince kendisini bu hayatın çekiciliğine kaptırdı ve çalkantılı ruhunu yatıştırmanın çaresini böyle bir hayatta buldu. Her yıl tüm Ramazan ayını Mekke yakınlarındaki bu mağarada zühd ve tefekkürle geçirirdi. Zaman zaman karısı kendisine azık gönderir, bazen de kendisi, ihtiyaçlarını temin için evine dönerdi. Muhammed (AS)’ın zaten kıt olan yiyeceğini kendileriyle paylaştığı yolunu şaşırmış konuklar da olurdu.. Bu uzletten çıkıp evine dönmeden önce, yedi kez tavaf etmek için Ka’be’ye uğrardı.164 İbn Hişâm ve Makrızî’nin metninde, Muhammed (AS)’ın bu inzivayı karısı Hatice ile gerçekleştirdiğinin belirtilmesi çok tuhaftır. Normal olarak, Hatice’nin yeni yiyecekler getirmek için zaman zaman onu görmeye gelmesi gerekiyordu. Bununla birlikte, ilk vahiy gecesi orada değildi: o sırada Mekke’deki evinde idi.

147. Ben (yazar), Nur Dağı tepesindeki bu Hira mağarasını ziyaret etmiştim. Muhammed (AS)’ın Mekke’deki evinin bulunduğu yere ancak 1 km uzaklıkta bulunan Nur Dağı’nın pek tuhaf bir görünümü vardır. Çok uzaklardan, kendisini kuşatan çok sayıda tepenin arasından hemen göze çarpar. Hira mağarası, göçmüş ve üst üste yığılmış kayalardan oluşmuş, üç yanı kubbe biçiminde bir yapıya sahiptir. İçerisi, bir insanın, başı tavana değmeyecek biçimde ayakta durabileceği bir yükseklikte ve rahatça uzanıp yatacağı genişliktedir. Yine garip bir rastlantı sonucu, insan mağara içinde uzandığında yönü Ka’be’ye doğru olmaktadır. Zemindeki kayalık oldukça düz olup, küçük bir yatak yapmak için örtü serilebilir.Mağaranın girişinde oldukça yüksek bir açıklık vardır ve bu da, insanı, içeri girmeden önce kayalardan oluşan birkaç basamağı çıkmaya zorlar. Bu tepeye niçin Nur Dağı dendiği bilinmemektedir. Burası, hacıların birçok kez gelip geçtiği, Mekke’den Mina düzlüğüne gidilen yolun yakınında bir yerdir. Büyük bir olasılıkla, o dönemde yaygın bir uygulamaya göre, geceleyin yolunu şaşıranlara kılavuzluk etmesi için bu tepenin üzerinde ateş yakılıyordu. Bildiğimiz kadarıyla, Yarımadanın dört bir köşesinden gelen hacılar bu çevreden geçmek zorunda olduğundan, Arafat ile Mekke arasında ateş yakılan tek yerin Müzdelife’deki bu tepe olduğunu söylemek için bir neden yoktur.

148. Toplumdan uzak geçirdiği bu dönemlerde Muhammed (AS)’ın dinî düşüncesinde ne gibi gelişmeler olduğu hakkında pek bir şey bilinmemektedir. Ama her yıl buraya geldiği göz önünde tutulursa, onun burada manevî bir tesellî bulduğunu düşünmek gerekir. Onun hayat hikâyesini yazanlar, Muhammed (AS)’ın “gün ışıması kadar açık ve net rüyalar” görmeye başladığını söylerler. Ertesi günlerde başından geçen olaylarda, ya gördüğü rüya ile ilgili bir işaret ya da bu rüyanın gerçekleşmesine tanık oluyordu. Hatta bazen kulağına garip bir ses geliyordu: Başını oraya buraya çevirip bir şey göremeyince de şaşırıp dehşete kapılıyordu. Bu görünmez varlığın sesi giderek daha da sıklaştı ve bir anlam kazandı: Muhammed (AS)’ın, bazen, kendi ismini seslenerek ona selam veren, kayalık ya da ağaçların arasından gelen bir ses duyduğu rivayet edilir.165

149. Artık olgunluk çağına ulaşmış, ve biraz sonra ele alacağımız Ramazan ayından altı ay önce kırk yaşına basmıştı. Yine Ramazan ayı gelmiş, ve anlaşıldığına göre beşinci kez, Hira mağarasındaki yalnızlığına gömülmüştü. Önemli bir gelişme olmaksızın birçok hafta geçti; sonra, Ramazan’ın 27. gününün gecesinde, pek tuhaf bir görüntü ile (keşifle) karşılaştı; nurdan bir varlık ona sesleniyordu. İşte bizzat onun (AS) ağzından çıktığı biçimiyle olay şöyle gelişmişti: “Bana, adının Cebrail olduğunu ve Allah’ın, son elçisi olarak beni seçtiğini bildirmek için kendisini gönderdiğini bildirdi. Ayrıca, melek bana abdest almayı öğretip, vücudum tamamen arınmış hale gelince de benden okumamı istedi. “Ben okuma bilmem” diye cevap verdim. Melek beni kollarına alıp kuvvetle sıktı, ve nihayet bırakıp, bir kez daha, okumamı istedi. Ben yine okumayı bilmediğimi söyledim. Bu kez beni daha kuvvetli sıkıp, sonra benden okumamı istedi ve ben okuma bilmediğim cevabını verdim. Üçüncü kez beni kollarına alıp, öncekilerden daha şiddetli bir biçimde sıktıktan sonra, beni serbest bıraktı ve şöyle dedi:

“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı döllenmiş bir yumurtadan yarattı. Oku! Zira senin Rabbin pek soylu ve cömerttir; kalemle öğreten O’dur. İnsana bilmediklerini öğreten O’dur.”166

150. Sonra melek gitti. Olayın daha sonraki seyri hakkında tam olarak bir şey bilinmiyor. Öyle görünüyor ki, bir başka gün Muhammed (AS) yine çok garip ve müthiş bir görüntü (keşif) ile karşılaştı: Meleği, gökyüzünün boşluğunda oturur durumda görüyordu. Şaşırmış bir halde, hanımının kendisini bulmakla görevlendirdiği adamlar gelip onu eve götürünceye kadar, hiç kımıldayamadı. Yine anlatıldığına göre, bir defasında Resulullah (AS), tüm vücudu titrer bir durumda evine döndü ve sakinleşebilme için bir örtüye sarındı. Muhtemelen yine aynı olay söz konusuydu. Daha sonraları indirilmiş olsa da, “Ey örtülere bürünüp sarınan kişi!”167 anlamındaki ayet, bu olaya gönderme yapmaktadır.

151. İlk vahyin, bir melek aracılığıyla ilâhi ilham biçiminde gelişi sırasında buna tanıklık edecek kimse yoktu; ama daha sonraları aynı olaylar yinelendiğinde bunların birçok tanığı olmuştur. Zira, ilk vahyi izleyen 23 yıl boyunca, kendisine inananlardan az ya da çok sayıda kişi ara sıra bu olayı gözlemleme fırsatı bulmuştur. Vahyin nasıl gerçekleştiği hem Resulullah (AS) hem de onun görgü tanığı sahabeleri tarafından tasvir edilmiştir. Resulullah (AS) şöyle buyurmuştur: “Kimi kez (vahiy) bana çalmakta olan bir çan sesi gibi gelir ki bu en dayanılmaz olanıdır. Sonra ses kesilir, ama yine de ben söylenilen her şeyi, belleğime yerleşmiş olarak bulurum. Kimi zaman da melek benimle konuşmak için bir insan biçiminde bana görünür ve ben onun söylediğini iyice zihnimde tutarım.”168 Hadisin İbn Hanbel’deki metnine göre,169 Resulullah (AS) önce, sanki madenî bir cisme vurulduğunda çıkan bir ses duyuyor, bunun üzerine dikkat kesilerek, kendisine iletilecek olan vahyi almaya hazırlanıyordu. “Bana hangi şekilde vahiy gelirse gelsin, her defasında sanki ruhum bedenimden ayrılacakmış sanırım.” Sahabesi de, kendi durum ve yeteneklerine göre bazı gözlemlerde bulunmuşlardır: “Kendisine vahiy geldiği zaman, bir tür dinlenme (hareketsizlik) hali kaplıyordu.”170 Ya da: “Kendisine vahiy geldiğinde, bir an sanki zehirlenmiş ya da büyülenmiş gibi kalıyordu.”171 Yahut: “Eğer vahiy kendisine çok soğuk bir günde gelmişse, alnından şakır şakır terler aktığı görülürdü.”172 Ya da: “Tam vahyin gelmek üzere olduğu bir gün, başını (sırtındaki örtünün ?) içine soktu, tam o sırada Resulullah (AS)’ın yüzü kıpkırmızı kesilip, hırıltı çıkarmaya başladı; sonra bu hal geçti.”173 Bir gün, İslâm’ı yeni kabul etmiş biri (Samhûdî’ye göre, Yalâ ibn Umeyye), Resulullah (AS)’ı vahiy geldiği sırada görmeyi merak etti. Ömer, ona yaklaşması için işaret edip, Resulullah (AS)’ın o gün üzerine geçirdiği örtüyü biraz kaldırdı; adam, “Resulullah (AS)’ın yüzünün kıpkırmızı kesildiğini ve inildediğini” gördü.174 Veya: Biz onun yanındayken kendisine vahiy geldiğinde arı vızıltısına benzer bir ses işitirdik.”175 Veya: “Resulullah (AS), vahiy sırasında dayanılmaz bir katılık hali hissederdi.”176 Ya da: .”..Vücudu kaskatı kesilir ve dudaklarını kımıldatırdı.”177 Yahut: Başını sanki anlamaya çalışıyormuş gibi sallardı.”178 Daha bir dizi rivayet, bize onun vahiy sırasında çok ağırlaştığını göstermektedir. Bunlardan birine göre: “Devesi üzerinde iken kendisine vahiy geldiğini gördüm; hayvan böğürmekte ve bacaklarını öyle eğip bükmekteydi ki, kırılacaklarından korktum. Bazen çöküyor, bazen de ayağa kalktığında bacakları toprağa çakılmış direkleri andırıyordu. Vahyin ağırlığı nedeniyle ortaya çıkan bu durum, vahiy kesilene kadar sürüyordu. Bu sırada kendisi de inci tanesi gibi terler döküyordu.”179 Ya da: “Resulullah (AS)’ın ağırlığı neredeyse devesinin bacaklarını kırıyordu.”180 Veya: “Deve o kadar güçlü çırpınırdı ki, kimi kez Resulullah (AS) yere inmeyi tercih ederdi.”181 Aynı durum, kendisi at üzerindeyken vahiy geldiğinde de olmuştu.182 Zeyd bin Sâbit, kendi başından geçen bir olayı şöyle anlatır: “Çok kalabalık olduğumuz bir gün, vahiy gelmeye başlamış ve hepimiz yere oturmuştuk. Resulullah (AS)’ın dizi benim budumun üzerinde bulunuyor ve öylesine ağırlık veriyordu ki, uyluk kemiğinin kırılacağından korktum.”183 Hadisin başka bir varyantında şu ilave cümle vardır: “Söz konusu olan Resulullah (AS) olmasaydı, çığlık atıp bacağımı çekerdim.” Başka hadislerde de şöyle denmektedir: “Bir gün mescidin minberinde ayakta iken kendisine vahiy geldi, ve ilâhî tebliğ kesilene kadar hareketsiz kaldı.”184 Veya: “Bir gün (yemek sırasında) elinde bir parça (kemikli) et tutarken kendisine vahiy geldi. Vahiy sona erdiğinde, bu parça hala elinde idi.”185 Bu tür olaylar sırasında Resulullah (AS) kimi kez sırt üstü uzanır, bazen de çevresinde bulunanlar, saygı gereği mübarek yüzünü o anki duruma göre bir örtü ile örterlerdi. Ama o asla bilincini ve kendi kontrolünü kaybetmez, az da olsa hareket ederdi. Peygamberliğinin ilk dönemlerinde, vahiy sırasında bile duyduklarını yüksek sesle tekrarlamayı âdet edinmişti. Ancak Medine’ye hicretinden önce, Mekke’de iken bu alışkanlığını terk edip, vahiy tamamen kesilinceye kadar sessiz ve sakin kalmaya ve ancak ondan sonra ilâhi mesajı çevresindekilere iletip vahiy kâtiplerine de yazdırmaya başladı. Bu konu ile ilgili olarak Kur’an’da şu ayetleri görmekteyiz:

“(Ey Resûlüm!) (Vahyedileni) acele (ezber) edeceğim diye (henüz vahiy kesilmeden) dilini öyle kımıldatıp durma!”186

“Sana onun vahyedilmesi henüz tamamlanmadan Kur’an’ı okumakta acele etme ve “Ey Rabbim, benim ilmimi artır” de!”187

İslam toplumu içinde nüshaların çoğaltılıp yayılmalarını sağlamak için, vahiy bitip sakinleştiğinde yeni vahyedilen ayeti yazdırmak üzere okuma-yazma bilen sahabelerinden birini çağırır ve önceki ayetler içinde bütünlüğü sağlayacak biçimde bu yeni ayetin nereye yerleştirileceğini titizlikle tarif ederdi. İbn İshâk, El-Meb’as ve’l-Megâzî188 adlı eserinde şöyle demektedir: “Ne zaman bir miktar Kur’an ayeti vahyedilse, Resulullah (AS) bunları önce bir erkekler topluluğu içinde, sonra da kadınlar topluluğu içinde ezbere okurdu.” (Görüldüğü gibi, kadınların eğitimi kendisi için çok önemliydi.) Kur’an metninin Resulullah (AS) tarafından belirli bir düzene konulması ilerde ayrıntılı olarak ele alınacaktır. Kaynakların işaret ettiğine göre,189 Resulullah (AS), ne zaman vahiyleri yazdıracak olsa, vahiy kâtibinden, yazmış olduğu şeyleri eğer varsa hataları düzeltebilmek için kendisine tekrar okumasını isterdi. Bizzat Resulullah (AS)’ın ifadesiyle, Cebrail kendisine duruma göre değişik şekillerde: kimi kez bir insan, kimi kez kanatlarıyla uçan bir varlık, bazen daha başka tuhaf biçimlerde görünürdü.

152. İşin şekil ve biçimine fazla takılıp kalmamamız gerekir; biz, asıl olanla, Muhammed (AS)’ın çevresindekilere tebliğ ettiği mesajla ilgilenmeliyiz. Doğumunun 40. yılıyla birlikte, Muhammed (AS)’ın özel hayatı ile ilgili ilk dönem kapanır ve ilâhî tebliğ görevini gerçekleştirdiği kamusal hayatı başlar

Read more

Yavaş Yavaş Şiiri PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan ozsoy
Çarşamba, 28 Aralık 2011 16:43
Şiirler / Dini Şiirler
YAVAŞ YAVAŞ

Azrail başıma geldiği zaman
Kırılır ayakla kol yavaş yavaş
Mevlam nasip etsin din ile îman,
Akar gözlerimden sel yavaş yavaş

Yüksek uçan gönül, yorulur bir gün,
Ölçü terazisi, kurulur birgün,
Herkesin yaptığı, sorulur birgün
Döner mi yarabbi dil yavaş yavaş

Hep nefsine uydun, tevbe etmedin
Her bulduğun yedin, hiç şükretmedin
Nihayet,bu kara toprağa geldin
Çekilir dünyadan el yavaş yavaş

Bir avuç toprağa koyarlar başı
Kabrin üzerine dikerler taşı
Baba, oğlun görmez, kardeş kardeşi
Gider geri dönmez yol, yavaş yavaş

Ve kâfurlu ılık suyu koyarlar
O nazlı bedeni tekmil soyarlar
Öldüğünü konu komşu duyarlar
Gelir geri ahbaplar, yavaş yavaş
Read more

Ayat-i hırz PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan ozsoy
Çarşamba, 28 Aralık 2011 16:40
İslam İlmihali / Dualar, dua, yemek duasi, hatim duasi,

Ayat-i hırz nasıl okunur?

Abdest alınıp, 7 istigfar ve 11 salevat okunup, hastanın sıhhatine niyet ederek, güneş doğduktan ve ikindi namazından sonra, günde iki defa hasta üzerine okunmalı, işaretli yerlerde (“yenfüs” yazan yerlerde), hasta üzerine üfürülmeli, şifa buluncaya kadar [kırk gün kadar] devam etmeli. Her okumasının sonunda, bir Fatiha okuyarak sevabı, Peygamber efendimizin ve Behaeddin Buharî, Ahmed Rifai ve İmam-ı Rabbanî hazretlerinin ruhuna hediye edilmeli. Bir nüsha da yazıp, yanında taşırsa, sihirden, büyüden, nazar değmesinden korur. Muradı hasıl olur.

Ayat-i hırz nedir? (76)

Ayat-i hırz, şu sure ve ayetlerdir:

Fatiha, Bekara 1,2,3,4,5 ve 163,164 ve 255, 256,257 ve 285,286, Al-i İmran 18,19. ayetten sadece: “İnneddine indellah-il-islâm” kısmı, Al-i İmran 26,27, Al-i İmran 154, Enam 17, Araf 54, 55,56, Tevbe 51, Tevbe 128,129, Yunüs 107, Hud 56, İbrahim 12, İsra 43 ve 110,111, Müminun 116,117,118, Ankebut 60, Rum 17,18, Fatır 2, Yasin 83, Saffat 1,2,3,4, 5,6,7,8,9,10,11, Saffat 180,181,182, Feth 27, 28,29, Rahman 33,34,35,36, Hadid 1,2,3,4,5, Haşr 21,22,23,24, Cin 1,2,3,4,5,6, Buruc 20, 21,22, İhlas, Felak ve Nas sureleri.( Bu âyetler, Hakîkat Kitabevi’nin (0212 523 45 56) neşrettiği, “İslâm Ahlâkı “ kitabında ayat-ı hırz hakkında geniş bilgi vardır. Kitabımızın sonunda (76) bu ayetlerin orijinali yazılıdır.

Ruhu sıkıntılar için ayrıca fenni tedavi için doktora da gitmek gerekir. Organik bir rahatsızlık da olabilir. Peygamber efendimizin üç türlü ilaç kullandığı bildirilmiştir. Kur'an-ı kerim veya duâ okurdu. Fen ile bulunan ilaçları kullanırdı. Her ikisini karışık da kullanırdı.

Read more
Son Güncelleme ( Pazartesi, 02 Ocak 2012 20:00 )

AĞLAYAN YILLAR PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan ozsoy
Çarşamba, 28 Aralık 2011 16:40
Şiirler / Dini Şiirler
AĞLAYAN YILLAR

Kahraman ecdadın makberi şanlı mazi
Kafeste hapsolunmuş bir kuş gibi ağlıyor
Altında yatan şehit üstünde kalan gazi
İstikbalden ümitsiz hazin hazin ağlıyor

 Bizans’ın surlarını iman ile deviren
 Şahlanan ordusuyla cihana dehşet veren
 Binlerce kiliseyi camiye çeviren 
 Emsalsiz sultanımız koca Fatih ağlıyor

Din için her türlü meşakkate nazlanan
Gece gündüz huzurda secdelere kapanan
Dünyayı bir kişiye dar gören koca sultan
Şu bir avuç toprağa bakıp bakıp ağlıyor

Emanet vatanım da çalınan korkunç çanlar
Susturulmak istenen müezzinler ezanlar
Yılbaşı gecesinde kesilen masum çamlar
Kesen zalim ellere lanet edip ağlıyor

Daha dün bizimdi Bulgaristan Sofya
Elimizi öpmüştü Lenin, Stalin ve Rusya 
Minaresi pas tutmuş zavallı Ayasofya 
Cenabet insanlardan tiksinerek ağlıyor

Acep nerden türedi bunca soysuz veletler 
Değmesin namusuma kalleşçe namertler
Topkapı sarayında  mukaddes emanetler
Kuran’a hasret kalmış sessiz sessiz ağlıyor

Cahillerin elinde rezil oldu ilim 
Her mazlumun elinde çöreklenmiş bir zalim
Ağzına kilit konan bunca hakiki alim 
Çürüyen kitaplara bakıp bakıp ağlıyor

Ahlaksızlar yuvası sokaklar, parklar, yollar
Kullar çıkmış kulluktan kula kul olmuş kullar
Tarihinin mirasını taşıyan  hakiki yıllar
Karanlık ufuklara bakıp bakıp ağlıyor
Read more

ABDULHAMİD HAN’IN RUHANİYETİNDEN İSTİMDÂD PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan ozsoy
Çarşamba, 28 Aralık 2011 16:39
Şiirler / Dini Şiirler

ABDULHAMİD HAN’IN RUHANİYETİNDEN İSTİMDÂD

Nerdesin şevketlim Sultan Hamid Han?
Feryadım varır mı bârgâhına 
Ölüm uykusundan bir lahza uyan,
Şu nankör milletin bak günahına

Tahrike yeltenen tac ve tahtını
Denedi bu millet kara bahtını
Sınadı sillenim nerm-ü sahtını
Rahmet et Sultanım sûz-i âhına

Tarihler ismini andığı anda
Sana hak verecek ey koca Sultan!
Bizdik utanmadan iftira atan
Asrın en siyasi padişahına

Padişah hem zalim, hem deli dedik,
İhtilale kıyam etmedi dedik,
Şeytan ne dediyse biz beli dedik
Çalıştık fitnenin intihabına!..

Divane sen değil, meğer bizmişiz
Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz
Sade deli değil edepsizmişiz
Tükürdük atalar kıblegâhına

Sonra cinsi bozuk ahlakı fena!
Bir sürü türedi girdi meydana
Nerden çıktı bunca veled-i zina
Yuf olsun ecdadın ham evladına

Bunlar halkı didik didik ettiler
Katliama kadar sürüp gittiler
Saçak öpmeyenler secde ettiler
Bir âsi zâbitin pis külahına!

Bugün varsa yoksa Mustafa Kemal
Şöhretine herkes fuzuli dellal!
Âlem-i manadan bak da ibret al
Uğursuz tâli’in şu gümrahına

Haddi yok açlıkla derde girenin
Sehbâ-yı kazaya boyun eğenin
Lanetle anılan cebâbirenin
Rahmet okundu bu en küstahına!
Çok kişiye şimdi vatan mezardır!
Herkesin beladan nasibi vardır
Selametle eren pek bahtiyardır
Şu şeb-i yeldanın şen siyahına

Millet davası fıska büründü!
Ridâ-yı diyanet yerde süründü
Türkün ruhu zorla asi göründü
Hem peygamberine hem Allah’ına

Sen hafiyelerle dem sürdün ancak
Bunlar her tarafa kurdu salıncak
Eli yüzü kanlı bir sürü alçak
Kement attı dehrin mihr-ü mâhına

Bu itler –nedense- bana salmadı,
Pahalıydı başım kimse almadı
Seyrandan başka iş de kalmadı
Gurbet ellerinin bu seyyahına

Hoş oldu cilve mey-i Cumhuriyetin!
Tadı kalmamıştı meşrutiyetin,
Deccala dil çalan böyle milletin
Bundan başka çare yok ıslahına

Lakin sen sultanım, gavs-ı ekbersin!
Ahiretten bile himmet eylersin
Çok çekti şu millet, murada ersin
Şefaat kıl şahım meded hânına.


Rıza Tevfik BÖLÜKBAŞI

Read more

Anama Şiiri PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan ozsoy
Çarşamba, 28 Aralık 2011 13:20
Şiirler / Anne Şiirleri

                              ANAMA
Dokuz ay koynunda gezdirdi beni
Ne cefalar çekti ne etti Anam
Acı tatlı zahmetime katlandı
Uçurdu yuvadan yürüttü Anam 

Anaların hakkı kolay ödenmez
Analara ne yakışmaz ne denmez
Kan uykudan gece kalkar gücenmez
Emzirdi salladı uyuttu

Anam Doğurdu beni Sivas ilinde
Sivralan Köyünde tarla yolunda
Azığı sırtında orak elinde
Taşlı tarlalarda avuttu

Anam Ben yürürdüm Anam bakar gülerdi
Huysuzluk edersem kalkar döverdi
Hemen kucaklayıp okşar severdi
Çirkin huylarımı soyuttu Anam

Çocuğudum Anam bana ders verdi
Okumamı çalışmamı öngördü
Milletine bağlı ol da dur derdi
Vatan sevgisini giyitti Anam

Tükenmez borcum var Anama benim
Onun varlığından oldu bedenim
Kimi koylu kızı kimisi hanim
Ta ezel tarihte kayıtlı Anam

Veysel der kopar mi Analar bağı
Analar doğurmuş ağayı beyi
İşte budur sözlerimin gerçeği
Okuttu öğretti büyüttü Anam Aşık Veysel'i
Aşık Veysel

Read more

Zulmü Alkışlayamam PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan ozsoy
Çarşamba, 28 Aralık 2011 13:08
Şiirler / Mehmet Akif Ersoy
Zulmü Alkışlayamam

Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!..
Boğamazsın ki!
Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
İrticâın şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?

Mehmet Akif Ersoy
Read more

Meyhane PDF Yazdır E-posta yaz
Yazan ozsoy
Çarşamba, 28 Aralık 2011 13:05
Şiirler / Mehmet Akif Ersoy
         MEYHANE
...............
...............

Canım sıkıldı dün aksam, sokak sokak gezdim;
Sonunda bir yere saptım ki, önce bilmezdim.

Bitince bir sıra ev, sonra bir de virane,
Dikildi karşıma bir han kılıklı meyhane:

Basık tavanlı, karanlık, sefil bir dükkan;
içinde bir masa, yahut civar tabutluktan

Atılma çok ölü görmüş acıklı bir teneşir!
Yanında hurdası çıkmış bir eski püskü sedir.

Sakat, bacaksız on, on beş hasırlı iskemle,
Kırık dökük şişeler, bir de çinko tepsiyle,

Beş on kadeh, iki üç testi... Sonra tezgahlık
Eden yan üstüne devrilme kirli bir sandık.

Sönük sönük yanıyor rafta isli bir lamba...
Önünde bir küme: fes, takke, hırka, salta, aba

Kımıldanıp duruyorken, sefil bir sohbet,
BU isli zulmete vermekte büsbütün vahşet:

-Kuzum Dimitri, bu aksam biraz ziyadece ver...
-Ziyade, anladık amma ya içtiğin şişeler?

-Çizersin..
          -Öyle mi? Lakin, silinmiyor çetele!
Bakın tavan tebeşirden görünmez oldu...
                                      -Hele!

-Bizim peşin paramız... Anladın mı dun kurusu?
-Ayol tükendi mezem... Bari koy biraz turşu.

Arattı kendini ustan... Dinince dinlersin!
-Hasan be, sende nasıl nazlı nazlı söylersin!

Nedir o türkü... Aman başka yok mu?... Hah, şöyle!
-Ömer, ne nazlanıyorsun? Biraz da sen söyle.

-Nevazil olmuşum, Ahmet, bırak sesim yok hiç...
-Sesin mi yok? Açılır şimdi: bir imam suyu iç!

-Yarın ne istersin Osman?
                       -Ne isteyim... Burada!
-Dimitri çorbacı, doldur! Ne durmuşun orada?

-O kim gelen?
            -Baba Arif.
                      -Sakallı, gel bakalım...
Yanaş.
     -Selamünaleyküm.
                   -Otur biraz çakalım...

-Dimitri, hey parasız geldi sanma, işte para!
-Ey anladık a kuzum...
                  -Sar be yoldaşım cigara...

-Aman bizim Baba Arif susuz musuz içiyor!
-Onun bi dalgası olmak gerek: Tünel geçiyor.

-Moruk, kaçıncı kadeh? Şimdicik sızarsın ha!
-Sızarsa mis gibi yer, yetmemiş adam değil ya.

Yavaş yavaş kafalar, kelleler kızışmıştı,
Ağız, burun, hele sesler bütün karışmıştı;

Dikildi ağzına baktım, açık duran kapının,
Fener elinde bir erkek, yanında bir de kadın.

Beş on dakika suren bir düşünceden sonra,
Kadın girdi o zulmet-sera-yi menfura.(Nefret edilen karanlık yer)

Gözünde ebr-i teessür, yüzünde hun-i hicab,(üzüntü gözyaşları)
Vücudu ra'se-i na-car-i ye's içinde harab,(çaresizlik üzüntüsü)

Teveccüh eyleyerek sonradan gelen Babaya:
-Demek taşınmalı artık çoluk çocuk buraya!

Ayol, nedir bu senin yaptığın? Utan azıcık...
Anan da, ben de, yumurcakların da aç kaldık!

Ne is, ne güç, gece gündüz içip zıbar sade;
Sakin düşünme çocuklar acep ne yer evde?

Evet, sen el kapısında surun isin yoksa!
Getir bu sarhoşa yutsun, getir paran çoksa!

Zavallı ben... Çamaşır, tahta, her gün uğraş da,
Sonunda bir paralar yok, el elde bas basta!

O tahtalar, çamaşırlar da geçti, yok halim...
Ayakta sallanışım zorlanır Huda alim!

Çalışmadın, beni hep bunca yıl çalıştırdın;
O yavrucakları çıplak, sefil alıştırdın;

Bilir mahalleli kim, aldığın zamanda beni,
Çehiz çimenle donatmıştı beybabam evini.

Ne oldu simdi o eşya? Satıp kumarda yedin!
Evet, kumarda yedin, hem de karsılarda yedin!

.......................
.......................

Herif! Su halime bak, merhametli ol azıcık...
Bırak o zıkkımı, içtiklerin yeter artık.

Efendiler, ağalar, siz de bir nasihat edin,
Sizin belki var evladınız...
                        -Hasan, ne dedin?

-Bırak, köpoğlu kadın amma çalçeneymiş ha!
-Benimki çok daha fazlaydı.
                          -Etme!
                              -Elbet ya!

Onun için boşadım. Sen işitmedin mi Halim?
-Kadın lakırdısı girmez kulağıma zati benim.

Senin kadın dediğin adete pabuç gibidir:
Biraz vakti taşınır, sonradan değiştirilir.

Kadın bu sözleri duymaz, tazallüm eylerdi;
Herif mezar taşı tavriyle sade dinlerdi;

Açılıp ağzı nihayet, açılmaz olsa idi!
Taşıp döküldü, içinden su la'net-i ebedi:

-Cehennem ol seni hınzır orospu, git Bossun!
-Ben anladım isi, sen komşu, iyice sarhoşsun;

Ayıltınız sunu yahut!
                   -ilişmeyin!
                           -Bırakın!
Herif ayıldı mi, bilmem, düşüp bayıldı kadın!


                                   Mehmet Akif ERSOY
                                   SAFAHAT-Birinci Kitap

Read more

Sayfa 1 / 2
<< Başlangıç < Önceki 1 2 Sonraki > Son >>

ilahim Takvim

< Aralık 2011 >
Pz Sa Ç Pr Cu Ct Pz
      1 2 3 4
5 6 7 8 9 10 11
12 13 14 15 16 17 18
19 20 21 22 23 24 25
26 27 29 30 31  

Sitemap

xml   html